2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-11: Serap Aslı Araklı

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?

40 şiir kuşağı, 50 öykü ve şiir kuşağı olarak bugün bile temsilcileri ve etkisiyle varlığını sürdürüyor, kuşak kavramından da ben şiire başladım başlayalı söz ediliyor. İkinci yeni ve 80 kuşağından etkilenmiş bir şair olarak, her ne kadar “kuşak” kavramına çok fazla itibar etmesem de her on yılda bir kuşak tartışmalarının olduğu, şair ve yazarların birer kuşak temsilcisi hâline getirilme “kolaycılığı” yazınımızın göreceli gerçeği. Kendi payıma düşeni söyleyeyim: Kanımca 2000’le birlikte şair ve yazarların bu kaygıyı yaşamadan birer ada, kendilerinin dağı olabilme yolunda kendi coğrafyalarını genişleterek yazma isteğiyle dolu olduklarını söylemek isterim. En azından ben öyleyim.


b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?

Çok değil on yıl önce 2000 kuşağından biraz biraz söz edildiğine göre, var sayalım ki “2010 Kuşağı” da var, birazdan olacak! Doğrusu ben asıl 2020’de çiçek açmak isterim; bende ve çekmecelerimde bekleyen şiir dosyalarım ödüller de alsa beklemede! Babam ve ilk usta-ağabey şairlerim sayesinde politik-poetik dengenin gözetildiği bir ortamda büyüdüm, ilk şiirlerimi de böyle bir dönemde yazdım. Yanıtımı 2010 söylemiyle ilişkilendireyim öyleyse: 2010’da dergilerde yazan ve ilk kitapları bu yıllarda yayımlanan şairlerde şunu gözledim çağın dağınıklığı ve hileli geçitlere rağmen tartımlı şiirler ve poetik anlamda bir duruşu olan şair ve kitaplar resmigeçidiydi sözümona bu yıllar; böyle olunca da 2010 için poetik-estetik dengelerin korunup kollandığı bir dönemdi denebilir, ancak kuşak demek için erken.


c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Şiire lise yıllarında başladım. İlk iki defterimdeki şiirleri babamdan önce Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya göstermiştim. Kuşak kavramından değil de şiir ve gelenekten söz etmişti sanki. Bir de kafamda “şiirin kalın olma” hâli vardı, Metin Altıok’tan ödünçlediğim. Dağlarca “yeni” olmanın altını çizer gibi serbest şiire geçmeden önce yetkin dörtlük, üçlük, gazel, türkü formunda şiirler yazarak kanat alıştırmaları yapmam gerektiğine benzer bir şeyler söylemiş hem umudumu kırar gibi olmuş hem de bana “dört kanatlı kuş”un bir kanadını takmıştı ve eklemişti: “Unutma şiir devamlılık ister, senden hayatının üçte ikisini ister, her şeyi ister”; ben de şiire ömrümü vermeye çalışsam da maalesef hayat şartları tökezlemelerime neden oldu; buna rağmen şiirden hiç kopmadım. On yıllık zaman dilimleri aldatıcıdır; şimdi burada yirmi isim saysam yarısı belki de 2020’de olmayacak. Dergiler üzerinden giderek yine üç isim vermek istiyorum; dilerim vakti zaman beni yanıltmaz: Yusuf Araf, Yiğit Ergün, Yiğit Kerim Arslan! Yeni’nin Y’si gibi.

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?

“Kuşak” kavramını oluşturan nedenlerin başında birliktelikler ve ortak oluşumlar geliyor sanırım. Bir loca oluşturur gibi bir araya gelmeler birlikte dergi çıkarmak ve şiir-edebiyat kulüpleri. Maalesef internet çağında herkes kendi “taşra”sına gömülü olduğu için bundan böyle geniş tabanlı kuşakların oluşabileceğine çok fazla inanmıyorum. Ne var ki, “tek başına okul” olabilecek birçok imzanın önümüzdeki on yıllık dilimlerde ortaya çıkacağı bir gerçek. Yani yeni şiiri, modern çağ da hızlı geçişler de öldüremeyecek.

b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

2010 Kuşağı demek için biraz daha zamana gereksinim var. Çünkü 2010 içinde adları geçen şairler ve kitapları henüz doğru dürüst tanıtılıp onaylanmadı.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkilendi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Ekranların renklenmesiyle hayatımızın renginin kaçtığı düşüncesindeyim. Oysaki 12 Eylül’ün sert rüzgârı bile içimizdeki üretme aşkını çalmamıştı. Her kuşak yaşadığı yaralanma eylemlerinden çok okuyarak ve üreterek oluştu. Bu su götürmez bir gerçek. Acı ve acıya karşı dik duruş parıldama eylemi gibidir. 1980 kuşağının ve sonrasının siyasal erk karşısındaki etkisi 2000 yılları ve sonrasında azaldı. Pek çok örgütün sosyal hayatta, geçmiş yılları düşünerek, iktidara karşı duruşunda bir uzlaşı söz konusu. Şimdilerde geçmişte suç kabul ettiği eylemi gerçekleştiren yazarları görüyoruz. Gezi’yle ilgili şiir yazanlar paylaşım yapanlar bir kutba, 15 Temmuz’a atıfta bulunanlar bir kutba toplanmış durumda. Herkes karşı kutbu eleştirmekle, suçlamakla meşgul. “Kuşak” kavramının 80 Kuşağı sonrasında giderek anlamını yitirmeye başladığını düşünüyorum. Çünkü yaklaşık yirmi beş otuz yıllık yaş gruplarının oluşturduğu birliktelikler birbirini takip etmekle anlamlıydı. Şimdi herkes sadece kendi yazdığını okuyor gibi. Kuşak olmak için de birbirini takip etmek yorumlamak zenginleştirmek gerektiği fikrindeyim. Siyasal yapıyı yüksek sesle eleştirenlerin de sesinin kısılmaya çalışıldığı bu dönemde, çarklara göre hareket eden ılıman insan modelinin adaptasyon anlamında daha çok pekiştirildiği görülüyor. Yaşam mücadelesinin de oldukça çetrefilli geçtiği bu yıllarda kuşaklar da kuşanma konusunda sorunlar yaşıyor.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Sindirimi zor olan metinlerin yerine gelip geçici kitapların okunduğunu gözler olduk. Popüler kültür neyi isterse yayınevleri de ne yazık ki onu üretiyor. Bir eserin gerçek varlığını zaman belirlemektedir. Bu anlamda zamanın iyi bir gösterge olduğunu düşünüyorum. Kendi adıma üretkenliği türlerle sınırlamam. Şiiri kenara bırakmadığı sürece romandan tiyatroya her türlü metin kurgulayabilir yazar. Burada sorun bunu ne amaçla yaptığıdır. Geçim sıkıntısıyla yazılmış, çok satma garantili kitapları ne yazık ki samimi bulmuyorum. Daha yayınevine gönderildiği an satışı biten kitapların gerçek mi sahte mi olduğunu yıllar gösterecek. Tüketim çağına ayak uyduramamanın da bir duruş olduğunu düşünüyorum. Bazı şeyler okunmasa da güzel olacak. Çok satanlar listesinde olmak, kült eser vermiş olmakla eş olmadığı gibi bunun zıttı da mümkün.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum. Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Her şair her yazar uç’ta da olsa bir yanıyla mutlaka geleneğe yaslanır, öyle ya da böyle içinde bulunduğu geleneğin bir parçasıdır sonuçta. Değil 40 Kuşağı toplumcu şiiri Cumhuriyet dönemi şiirini bile kim, hangi şair ve yazar inkâr edebilir. Ben bazen işsiz kaldığımdan, hüzün ve kederden bir eve dönüştüğümde “kutu” gibi evime çekilip Nâzım Hikmet değil de Ziya Osman Saba okuyorum.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

En bireysel ya da en konformist şiir bile hayattan kopuk değildir, bence hayatın ta kendisidir; hiçbir şiir de hayattan ve siyasadan kopuk değildir. “Kopuk”olan olsa olsa şairdir, o da zamanla kandaki güneşi görür, hayata ve siyasete ait olur; tıpkı aile içindeki yaradan siyasete ait olmak gibi.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Twitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Maalesef sosyal medya da hayatımızın bir parçası. Çok eskiden magazin karşıtıydım, “çok yeni eski” sosyal medya karşıtıydım da şimdilerde ikisiyle de hem Serap hem Aslı iyiyim; arka cebimde Sürmene bıçağı değil de Araklı çakısı, nasıl da iyiyim! Bakın bakın ekranıma mavi bir kuş kondurdum, şimdilerde Twitter bile kullanıyorum. Eski Yeşilçam’lardaki “jöndam” hâlim yok şimdilerde, Twitter’a resimlerimi rahatlıkla koyamıyorum, bakarsınız şiirresimleri koyarım ilerde. Şaka şaka! Ölçülü, sataşmasız, yararlı kullanıldıkça sosyal medya da varsın olsun “pelür” hayatımızda!? Şunun şurasında şiir dergileri üç yüz, şiir kitapları beş yüz satmazken.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar (Örnek 1990 Kuşağı), 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

Bir kuşak biraz da birikimler demektir; dergiler, oluşumlar, çıkışlar, tek tek ürünler ve tabii ki de kitaplar. 2010 Kuşağı bu anlamda da bana flu geliyor. Öne çıkan imzalar olmadığı gibi yapıtlar da yok; bunun ve tüm bunların oluşamamasının bir nedeni de eleştirinin olmaması, tutarsızlıklar. En büyük ve hakiki eleştirmenin zaman olduğuna vurgu yapıp 2010 kuşağı diyebilmek için de en az bir on yıl daha beklemek gerekecek. Sahi, “2010 Kuşağı” diyebiliyorsak, bu kuşağın kalıcı-kaydadeğer üç yapıtı neler?

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

Aslolan şiirin kendi. Manifestolar bile bir yerden sonra keyfi. Öyle şairler var ki her şiiri bir parıltı, her şiiri başlı başına bir manifesto. Dağlarca, İlhan Berk, Ece Ayhan ve küçük İskender şiirlerine bak(ıl)tıkça şiirin her şeyden önce bir yapı kurma ve nakış işi olduğunu anlıyorum. Bundan olacak kalbi tığımla kanaviçemi kan gülü motiflerle örmekle meşgulüm: Yer yer uzun, orta, kısa; yer yer lirik ve dramatik.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Yapıtlarım gün ışığına çıkarsa, daha da önemlisi şevkim kırılmazsa şiirim hak ettiği yere oturur diye düşünüyorum. Benim şiir saatlerim zaten Gizlilik Saati.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir