2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-13: Nergihan Yeşilyurt

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Kuşak konusunun kronoloji ile ilgili bir konu olduğunu düşünüyorum. Bu yönüyle de edebiyat tarihinin alanına giriyor. Kuşak bize yalnızca o sanatçının hangi dönemde doğduğunu haber verir. Onun sanat görüşü, şiir dili hakkında bir fikir vermez, veremez.

2.Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?

Kuşak ile akım tamamen farklı kavramlar. Akımların ortak özellikleri, ülküleri, belirli bir iddiaları vardır. Büyük sosyal olaylardan etkilenip büyük kitleleri etkileyebilirler. Edebi akımlar yahut geniş çerçeveden alırsak sanat akımları, felsefe ile ilintilidir. Bir kuşak içinde zikredilen hiçbir sanatçı için ortak ülkü yahut özellikten bahsedemeyiz. Şairlerin irili ufaklı gruplar halinde bulunmaları, onların şiirde ortak misyon yüklendiğini göstermemekle beraber, bu konu aynı zamanda şairin yazın hayatının tamamını kapsamaz. Bugün 2010 Kuşağı’nda şiir söyleyenlerin ortak bir özelliğinden bahsedemeyiz.

3.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkiledi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Ne ideolojik çarpışmalar ne teknoloji ne de postmodern sanat akımları, şairlerin tamamının üzerinde etkilidir desek doğru olmaz. Bugünün şairinin şiiri toplumcu da olsa başka temalar etrafında da dönse bireyseldir. Kendi etrafında döner. Mutlak bir ilke yahut ülküden bahsedilemez. Ülkülerin çözüldüğü, topluluğu tutan parçaların dağıldığı, ahlaki bütünlükten bile bahsedilemeyen bir zamanda, toplumsal olayların şiiri ne ölçüde etkilediğini, etkileyeceğinin ve bu etkinin olumlu mu olup olmadığını şimdiden söylemek mümkün değil.

4.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Tüketim çağına ayak uydurmuş “dergiler” edebiyatın neresindeler? Şiirimsiler, içdökümler 90’lardan bu yana, edebiyat dünyasının bir problemi. Gerçek şiir okuyucusu zaten azdı, artık çok daha az. Özellikle bireysel işlerdeki sanat kaygıları, şiiri ortalama okurun çok uzağında tutuyor. O nedenle gerçek sanat sözkonusu olduğunda tüketim çılgınlığına savaş açmaya gerek kalmıyor. Bir anomali gibi şiir çoktandır toplumun dışladığı bir yerde, en fazla bin kişi arasında dönüyor. Pek az şiir ya da şair zaman zaman popüler oluyor, olmuyor değil. Ancak bu kaçınılmaz bir şey, zaman zaman modernizmin çarklarına öğütülecek yepyeni fikirler gerek.

5.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Hiçbir şiir türü kendiliğinden ortaya çıkmamıştır elbette. Mutlaka çevresiyle (yakın geçmişiyle) ve içine doğduğu gelenekle bağları vardır. Ancak o türün gelenek oluşturup oluşturmayacağı geleceğin konusu. Gelenekle bağın bendeki karşılığı; geleneği iyi tanımak, onu özümsemek, zamanından bakabilmek. Yani şartları içinde değerlendirebilecek görgüye de sahip olmak. Bunu yapabilen şairler hemen her dönemde olmuştur, bugün de geleneğin içinden sesler bulduğumuz şiirler vardır, klişe korkusundan yok edilmezse yarın da olacaktır.

6.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Salt siyasete yaslanan şiir, çok uzağımda. Bu nedenle bir değerlendirme yapamam. Gündelik hayattan enstantaneler şiirimde yer alabiliyor ama çoğunlukla bireyin problemleri, felsefe, tarih, bireyin toplum karşısındaki durumu ve ontoloji üzerine kafa yoruyorum. Tek tipleşmek, şiiri öldüren bir şey, sadece siyaset ve gündelik hayat şiiri laf kalabalığı olmaktan öteye taşıyamaz.

7.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Sosyal medyayı, içine milyonları alabilen bir kahvehaneye benzetiyorum. Herkesin her şeyi az çok bildiği, çok konuşup az şey söylediği bir kahvehane. Büyük sosyal olaylar kuşağımız şairini belki çok etkilemedi, ama bu yoz kahvehane şairin gücünü kırmıştır. Burada başlayan bir tartışmanın ciddi bir zemine taşınacağına inanmıyorum. Bu inançsızlığımın altında şahsi tecrübelerim var. Sosyal medyanın bütünün erişimiyle birlikte bir fişleme, dedikodu ve linç aracı olarak kullanıldığını gördük. Göreceğiz. Yakın zamanda şöyle bir şey duydum, para ile insanları rencide edicek sözler söyleyen insanlar tutulabiliyormuş. Bundan başta elbette popüler kültür etkilenecektir, ama bizi bu korkunç icattan koruyacak ne var ki.

8.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

9.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden?

Bu iki soruyu ortak paranteze alalım. Bu kuşak için bir şeyleri aştı ya da gereksiz görüyor diyebilir miyiz. Bence daha çok tembel bir kuşak içindeyiz. Uzun tartışmaların, sıkı eleştirilerin yerini sosyal medya mecralarındaki kavgalar aldı. Edebiyatın bütün mevzusunu çay-çekirdek muhabbetlerine harcamış olduk. Eleştiriyi ciddiye alanlar var elbette. Onların emeklerini yadsımayız.

10. Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Gelecekle ilgili bir planım, bir iddiam yok.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir