2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-14: Kaan Eminoğlu

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Elbette şiirmizde bir 2010 Kuşağı mevcut ancak bu kuşağın uğradığı sükût suikasti bu kuşağın varlığı/yokluğu konusunda bir tartışma zeminin oluşmasına neden oluyor. Bu zeminin çürüklüğü ise “2010 Kuşağı yoktur.” Diyenleri enkaz altında bırakmaya devam ediyor. Bu kuşağın yadsıyıcıları ağırlıklı olarak 2000 ve 1990 kuşağı olarak adlandırılan şair ve müteşair grubu dememizde bir beis görmüyorum. Hatta bu yadsıyıcı durumun insani bir reflekse (ya da zaafa) dayandığını düşünüyorum. Şiirleriyle ve sanat anlayışlarıyla ortalamanın altında kalan 1990 ve 2000 kuşağı şairleri bu ortalama altı sanatın var olabilmesi (daha doğrusu yarattıkları sanal varlığı sürdürebilmeleri) için kendilerinden çok daha yetenekli şair grubunu elinde bulunduran 2010 Kuşağı’nı reddederek ceset hâline gelmiş sanat anlayışlarına suni teneffüs yapmaya çalışıyorlar. Bir cesedi diriltmek için çabalamaları ve bunu ümitli şekilde yapmaları elbette ki takdir edilebilecek bir durum, ancak bir ölünün ne kadar suni teneffüs yapılırsa yapılsın canlandırılamayacağı gerçeği gerçeklikle bağlantılarını koparan bu kuşakların zayıf karınlarını oluşturmaktan öte gitmeyen bir sorunsalın çimentosu oluyor. Oysa yetenek bazında yaşadıkları sorun ve sanat anlayışı olarak kalıcı eserler ortaya koyamayan bu kuşakların 2010 Kuşağı’nın yetenekli şairlerinin izinden giderek yeni bir şiire kapı aralamaya çalışmaları onlar için güzel bir ölüm olabilirdi. Bunu tercih etmediler, belki de güzel ölmek istemediler.

2010 Kuşağı varlığını ortaya koyduğu vakit gelen ilk itiraz şuydu: “Bu gençlerin bir kuşak olmaları için toplumsal bir kırılma görmeleri lazım ancak onlar hiçbir şey görmedi, her şeyi biz yaşadık!” Gerçeklikle bağlantının koparıldığı ise bu iddia ile vücut buluyordu. Gezi gibi, 15 Temmuz gibi iki büyük toplumsal kırılmayı yaşayan gençlerin “hiçbir şey görmediğini” iddia etmek, o gençleri görünmez kılmak için kör taklidi yapmak kadar anlamsız bir hareket olmasına rağmen yaşlı şairler böyle tezlerle edebiyat ortamımızdaki zihinlere sahte tez şırıngalama işlemine giriştiler. Bu işlem yüzde yüz başarısız oldu diyemeyiz, çünkü bu işlemin zihinlerinde yarattığı hasar ve aşağılık psikolojisinin etkisiyle “Biz kimiz ki, biz kuşak değiliz, biz kuşağız dersek bizi silerler vs.” düşüncelerle vehimlere kapılan birçok kuşakdaşımı gördüm. Tabii ki bu düşünceyi taşıyan kuşakdaşlarım kuşağımızın en çabuk dökülen şairleri olacaklardır. Fikrine şiirine güvenmeme yeteneksizliğin en büyük alametifarikalarındandır.

Bu kuşağın önceki kuşaklardan çok keskin farklılıkları olduğunu görmenin çok da zor olmadığı görüşündeyim. Ancak bu tahlili yaparken bu kuşağın iki tür şairi olduğunu da yadsımamak gerekir. İlk tür şairlere “2010 Kuşak Şairleri”, ikinci tür şairlere ise “2010 Uşak Şairleri” dememiz gerekiyor. Söze kuşak şairlerden başlamak gerekirse bu kuşak benim beş benzemez diye tabir ettiğim bir poetik reddiye içerisinde diyebilirim. Çünkü dünya görüşleri ne olursa olsun kuşak şairlerimiz kendilerinden önceki hiçbir şeyi kabul etmeyip hiçbir otoriteye boyun eğmeme eğilimindeler. Bu yüzden çoğunun kendilerinden önceki kuşaklar gibi iyi siyasi bağlantılar kurup bol maaşlı işler ve yağlı kapılar bulma imkânları olmamış. Tavırları onları sevilmeyen yapmış. Aile ilişkilerinde ise sürekli bir baba gerilimi ya da kuşak çatışması yaşamışlar. Bu durum onların mücadeleci ve iyiye olan eğilimi artmış insanlar yapmış. Teknoloji ile büyüyen ilk kuşak olmaları ve aynı zamanda sokakta oynayan son kuşak olmaları onları bir senteze ulaşma konusunda şanslı kılmış. Maddi imkânsızlıklar önlerini de kesse de azimlerini törpülemiş. Gördükleri toplumsal kırılmalar ve aldıkları edebiyat eğitimi de başarıya ulaşmalarına zemin hazırlamış. Bu sayede de hem duruş sahibi hem de şiir sahibi bir kuşak ortaya çıkmış. Bu kuşağın şairleri kimdir denildiği vakit genelde politik cevap verilir, söylesem ayıp olur vs. ancak ben politikacı değil şair olduğum için net cevap verebilirim diye düşünüyorum. Bu yüzden de şimdiye kadar yaptıkları ile bu kuşağın temsilciliğini üstlenmiş şairler şunlardır diyebilirim: Yiğit Ergün, Cengizhan Genç, Eray Sarıçam, Emre Ay, Çağın Özbilgi, Süleyman Berç Hacil, Mert Mevlüt Gökçe, Can Acer, Onur Bayrak, Naile Dire, Eda Fırat, Neda Olsoy, Enes Talha Tüfekçi, Aytaç Ars, Gökhan Ergür, Fatih Memiş, Ayşenur Öztürk, Zeliha Cenkci, Kaan Koç, Okan Yılmaz, Mizgin Bulut, Mahmut Aksoy, Bekir Dadır, Eşref Yener, Hanifi Yiğittekin, Adem Üren, Emre Şahinler, Yiğit Kerim Arslan, Mücahit Ocakden, Yiğit Kerim Arslan, Cihan Adıman, Emre Gürkan Kanmaz, Taner Sarıtaş, Burak Ş. Çelik, Furkan Çirkin, Fatih Akça, Abulhâlik Aker, Raşit Ulaş, Yasin Uysal, Esra Sağlık, Bekir Dadır ve bendeniz Kaan Eminoğlu. Tabii ki zamanla bu isimlerden elenenler ve bu isimlere eklenenler olacaktır. Ancak benim şu an itibarıyla gördüğüm kuşak tablosunun içerisindeki isimler bu şairlerdir.

Üzerinde durulması gereken bir diğer grup ise 2010 Uşağı diye adlandırdığım şairler. Bu tip şairler tatlı su muhalifliğini sevmekteki hünerleri ile meşhurdurlar, herkesin hucüm ettiğine uçum etmekte, linççi güruhun karşısına çıkmamakta usta davranırlar. Bürokrat şairliğin alametifarikasına inanırlar ve çoğu toplumsal mesele karşısında tavırsızlığın en büyük tavır olduğunu düşünürler. Ödül kokusunu iyi alırlar, sevmedikleri genç şairlerle birysel poetik ve politik tartışmaya girmeyip sürülerini toplayarak saldırma niyetindelerdir. Teorik ve pratik bilgisizlikleri teke tek karşılaşmalarda canlarını çok acıttığı için bu saldırı stratejisinin ahlakiliği üzerine düşünmeyi reddetmişlerdir. Deneysel şiir(sizlik) denilen şiir olmayan ama şiir adı altında itibar görmelerini istedikleri kelime toplulukları ile edebi dejenerasyonuna sebep olmakta bir beis görmezler. Genelde iyi giyinirler, çok güzel konuşurlar ama boş ses çıkarırlar, ikili ilişkilerde uzmanlaşmışlardır, kendilerine ödül getirecek ve büyük dergilerin ve yayınevlerinin kapılarını aralayacak “usta”yı –ya da edebî tarikat şeyhini- seçmekte çok mahirdirler, şiirleri yoktur ama sanal bir şiir inşa etme konusunda çalışkanlardır, birbirlerinin değersiz metinlerini yüceltip yeteneklilere karşı eksiklik duygusuyla saldırgan bir tutum sergilerler, yazdıkları şiir olmasa da, tavırları liberal yozlaşmacı tavır olsa da eleştiri kabul etmezler. Onların size sunduğu tek seçenek sınırsız övgüdür. Sınırsız övgü ile onların dostluğunu, gerçekleri söyleyerek de düşmanlıklarını kazanmak hayal ettiğinizden bile kolay olabilmektedir. Onlar için şu ya da bu isme sahiptirler demek de gerekmez, çünkü birkaç yıla kalmadan edebiyatımızdan silinip gidecekler. Biz de bu satırları kötü hatıra kayıt defterimize gereksiz bir ayrıntı diye not edeceğiz. Tabii ki bunu yapabilmek için onları gerçek şiir ile nakavt etmeliyiz.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkilendi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Toplumsal kırılmalar genelde geçirimsiz iki zıt kutup yaratır. Bana kalırsa Gezi ve 15 Temmuz gibi büyük olaylar da böylesi bir durum söz konusu. Bu kırılmaların edebiyatımıza faydası ise kırılma ile ortaya çıkan enerji diyebilirim. Şairin yaratıcılığını ve toplumsal sorumluluğunu ön plana çıkaran bu olaylar yaratıcılık ve tavır koyma konusunda şairlere yeni yeni imkânlar sağladı. En meselesiz denilen şairler bile gerek mahalle baskısından gerekse de düzene ayak uydurma eğilimi nedeniyle bu kırılmaları işleyen şiirler yazdı. Yazılanların niteliği elbette tartışılır. Bazıları saf hamaset, bazıları sırf klişe olan bu şiirlerin birçoğunun ideolojik kabul görme refleksi ile yazıldığını da biliyoruz. Ancak kabul görme refleksi de olsa hakikat de olsa şiirimize ivme kazandırdığı konusunda herhangi bir tereddüt yaşamıyorum.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Bugünün şairinin çok önemli bir özelliği var. Dereyi geçene kadar suları en büyük düşmanı, dereyi geçtikten sonra ise suya tapan bir insan hâline dönmesi. Ben meseleleri bu bağlamda değerlendirdiğim zaman popüler edebiyata, çok satılan kitaplara karşı çıkan yazarların eserlerinin kapitalizmin parlatma mekanizması içinde yükselebilme şansı olsa bu yazarların var olan düzenin en büyük savunucuları olacağını düşünüyorum. Hemen hemen hepsi popüler kültür dergilerinden bir kalem bekleyen bu şairler, o kalemi alamadıkları zaman o kalemi vermeyenlerin işine yönelik kara propaganda yapabiliyorlar. Bu propagandanın ne kadar karşılık bulacağı ise tam bir muamma.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Eğer bir şiir büyük bir yankı uyandırmak istiyorsa ayağını mutlaka geleneğe basmalı diye düşünüyorum. Ancak ayağı geleneğe basıp oraya batan kötü taklitçi şiirden bahsetmiyorum burada. Geleneği bir trambolin olarak görüp şiirimizin ya da dünya şiirinin birikimlerini bir sıçrama tahtası olarak kullanmak güncel şiir açısından yepyeni imkânlar sağlayacağı yadsınamayacak bir gerçektir. Kendi şiirimi de bu minvalde değerlendirdiğim vakit toplumcu gerçekçi şiirimizin olanaklarından yararlanıyorum diyebilirim. Düşünsel metodumun da diyalektik olduğunu söyleyebilirim. Ancak benim diyalektiğim donuk, şiirim ise sloganlara dayalı değil; özgün bir formda ilerleme iddiası taşıyor. Eğer bir damar oluşturabilirsem şu anki poetik zenginliğe bir katkıda bulunacağım konusunda herhangi bir şüphem yok.

Soruda bahsi geçen eğilimlerin birçoğunun (görsel, biçimci vs.) moda olduğunu ve bu modanın birkaç yıla kalmada tedavülden kalkacağını düşünüyorum. Çünkü bu tip “şiir”(sizlik)ler herhani bir yeteneğe ya da kültürel birikime dayanmıyor, postmodernizmin yarattığı “herkes için şiir, herkes şiir yazabilir” düşüncesinin tezahürü olmaktan ileri gidemiyor. Tabiri caizse şiirin saygınlığını sıfıra indiriyor. Şiirimizin toplumsal hayattan kopması, herhangi bir şairin ciddiye alınmaması ve eski dönemlerde olduğu gibi şairlerin aydın vasfını yitirmesi bu postmodernist dekadanizmin edebiyatımızı (şiirimizi) kuşatmasından kaynaklanıyor.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Ekmeğin fiyatını bile siyasetin belirlediği bir ortamda siyasetsiz şiir olur demek, ekmeksiz hayat olur demekle eş değerdir benim için. Sofralarında bol et olan ve çok boğazlı fakir ailelerin çocuklarının karnını en ekonomik şekilde o ekmekle doyurabileceğini bilmeyenler, ekmeksiz hayat olabilir dedikleri gibi siyasetsiz şiir de olabilir diyebilirler.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Sosyal medyanın bizim kuşak açısından mükemmel bir iletişim ve düşünce yaratma aracı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu ortamda herkes eşit. Gerçek hayatta bir profesörle ya da yaşça bizlerden çok daha büyük bir insanla tartışırken birçok iletişim ve eşitlik sorunu yaşıyoruz. Oysa sosyal medyada böyle bir hiyerarşi yok. Herkes eşit. Bu yönüyle sosyal medya bizim gerçek dünyada kurmak istediğimiz cennete benziyor. Tabii ki bizim amacımız şairlerin yazarların sosyal medyaya gömülmesi değil, sosyal medyadaki eşitlik ortamının gerçek hayatta da inşa edilmesi. Ben kendi adıma sosyal medyadaki seviyeli tartışmaları takip edip (Birçoğunun içinde de yer aldım.) bunlardan önemli kazanımlar elde ettim. Güncel tartışmaların içinde yer alarak ve takip ederek yeni kazanımlar elde edeceğimi de düşünüyorum.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

Bizim kuşağımızın hız kuşağı olduğunu düşünüyorum. Buna fast food kültürü de diyebiliriz. Yani çok hızlı yaşayıp çok hızlı tüketiyoruz. Günde 5-6 şiir yazan kuşakdaşım şairler tanıyorum. 20’li yaşlarında 3-4 tane kitabı ya da çok daha fazla sayıda kitap dosyası olan şairler var. Bu hızın şehvetine karşı koyamamaktan kaynaklanıyor. Bizim kuşağın en büyük zaafı da bu diyebilirim. Şiir yazdığımız zaman arkamıza bakmıyoruz. Şiiri dinlenmeye bırakmıyoruz. Hemen dergilere gönderiyoruz. Oysa şiiri tekrar tekrar okusak birçok değişiklik yapacağımız ya da o şiiri çöpe atacağımız aşikâr. Eleştiri yazmama konusunda yapılan eleştirileri ise kabul etmiyorum. Eski kuşakların “eleştiri” adı altında yayımladıkları güzellemeleri gördükten sonra eleştiri yazısı yazılmamasının daha hayırlı olduğunu düşünüyorum. Herkesin birbirini övdüğü hiçkimsenin hiçkimseyi eleştirmediği bir ortamda 2010 Kuşağı şairleri de büyüklerinden gördüklerinden hareketle övgü yazılarına girişiyorlar. Bu durumda nitelikli şiir ile niteliksiz şiir ayrımının ortadan kalkmasına neden oluyor. Şiir kuramı konusundaki eksikliklerin ise kuşağımızın 30’lu yaşlardaki verimleri olacağı kanısındayım.

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

Önceki kuşakların yaptıkları tartışmaların niteliği konusunda büyük şüphelerim var. Küfürleşmeler, hakaretleşmeler ve linç ile ilerleyen birçok poetik kavga hatırlıyorum. En genç kuşağın böyle bir takıntısı yok. Çünkü çok daha büyük sorunları var. Bu yüzden farklı ideolojik cenahlar bir araya gelebiliyor. Örneğin ödüller konusundaki statüko, ikili ilişkilerin belirleyiciliği bu kuşağın motivasyonunu düşürüp enerjisini harcayan bir sorunsal. Ayrıca en genç kuşağın şairlerin toplumsal statü sorunu yaşaması, birçoğunun hayatını insani ölçekte geçirebilecek maddi gelirinin olmaması bu kuşağın dergi çıkarma, poetik metinler üzerine kafa yorma gibi konularda dönem dönem verimsiz kalmasına neden oluyor. O yüzden 90 Kuşağı’nın bol paralı ve mevkili şairlerinin yayınevlerine/dergilerine ürün ve emek vererek yeteneklerini 90 Kuşağı’nın hak etmediği konuma ulaşması konusunda harcamak zorunda kalıyorlar. KANON 2010 dergisi ile bu mecburiyeti ortadan kaldırmaya çalıştım. Davetimi geniş çevrelere ilettim. Ancak köleliğe alışanların zincirlerine olan aşkını hesap etmediğim için birçok şairde yanıldım.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Bundan 20-30 yıl sonrasında kendimi dünyada konumlandırmıyorum. Edebiyatımızdaki yerin konusundaki hükmü ise okur verecek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir