2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-17: Beyzanur Turcihan

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Bu soruyu cevaplarken çuvaldızı öncelikle kendime batırdığımı belirtmek isterim. Bu sorunun net bir cevabı var mı bundan emin değilim açıkçası ya da bu soru erken sorulmuş bir soru mu diye de içimden geçirdim. Fakat bu sorunun alt metni olarak şunu sordum kendime: Şiir ortamı ne durumda? Şiirin sınırlarına dahil ettiğimiz eleştiri, düzyazı ne durumda? Evet bu kuşakta herkes “bireysel” olarak ya da birkaç kişi olarak var oluyor ama topluluk oluşturacak bir eleştiriden söz edebilir miyiz ya da düzyazıdan? Benim burada üzerinde durmak istediğim konu, eleştirilerin yazıldığı ya da şiirin özgürce tartışıldığı ortamların azlığı. Burada şiir öldü gibi saçmalıktan bahsetmiyorum, böyle bir yanlış anlam çıkmasın bu söylediğimden. Sadece daha iyi nasıl bir ortam olabilir, nasıl kuşak oluşabilir bunu kendimce yanıtlıyorum. Bunu ve birkaç meseleyi açtığımda bu sorunun cevabına en azından yaklaşmış olacağımı düşünüyorum.

Eleştiri de ilk adım, şairin şiir düşündüğü her anda, bu süreçteki bütün zihinsel hareketlilikleridir. Yani zihinsel olarak kabul ettiği ve reddettiği her şey bir eleştirinin sonucudur. Bundan sonraki adımsa şiir bilgimizle ilgilidir daha çok. Cöntürk’e göre, iyi şair şiirin içinde ne var dışında ne var iyi bilir. Bunun bir ilerisi olarak diyebiliriz ki, ancak şiirin sınırlarını iyi bilen biri iyi bir eleştiri sunabilir.

Bugüne baktığımızda ise eleştiri olarak görülmemesi gereken iki şey söz konusudur. Salt övgüler -ya da şairin anlam dünyasına değinenler- ve içi boş, haksız yergiler (bu daha çok twitterdan yürüyor). Bunlar ne şairi besler ne de şiir ortamını zannımca. Artılarıyla eksileriyle bir şiir eleştirisi mümkün olduğunda ortamın hareketliliği canlılığı söz konusudur diyebiliriz. Bunu daha açarsak bir şiir iyi şiirse nedeniyle beraber açıklamak, kötüyse nedeniyle ortaya koymak ya da karşılaştırma ve çözümleme yapmak… Neden dediğimiz kısmın dolu olması da diyebiliriz. Peki nasıl doldurulabilir? Bir poetik yaklaşımın olmasıyla, şiire dair tüm bilginin konuşmasıyla. Çoğunluğun bu durumdan haberdar olduğunu, kafa yorduğunu düşünüyorum fakat halen bu boşluk doldurulamıyor, dolduramıyoruz. Belki biraz daha zaman diyebiliriz bu konuda. Yani bu bağlamda bugün elbet istisnalar olsa da bir kuşak oluşturacak kadar ciddi bir ortamdan söz edemiyoruz maalesef. Bu konu tartışmaya çok açık, üzerinde fikir alışverişi yapılması gerek diye düşünüyorum ayrıca. Ben sadece kendi dünyam bağlamında kendimden yansımaları, kendimden bakarak gördüklerimi ifade ettim. Bunun sebebi başka etkenlere de bağlanabilir ve uzun uzun tartışılabilir elbet ama benden bu kadar.

Bu eleştiri konusunun dışında başka bir boyut, yine Cöntürk’ten ilhamla, ‘çağının şairi’ olmak meselesi zannımca. İbn’ül vakt miyiz, eğer böyleysek bir kuşaktan söz edebiliriz diye düşünüyorum. Her gün başkalaşan dünyayı reddedecek ya da bu başkalaşımın içinde cebelleştiğimizi gösterecek bir şiir anlayışımız var mı? Yeni bir poetik oluşumdan söz edebilir miyiz? Yoksa bu başkalaşan dünyaya hep tarihi geçmiş cevaplar mı veriyoruz? Yani bize atom bombası gönderen dünyaya kılıç mı sallıyoruz hala? Soruyu soruyla bitirmiş olayım. Zaten hayattaki birçok şeye net cevaplarım yoktur, sorularla gezerim. Bu soruda da böyle oldu galiba.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkilendi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Toplumsal olaylar fikri tetikler, fikirlerde toplumsal olayları. Ben böyle bakıyorum olaya. Toplumsal olaylar genellikle bir sonraki kuşağı daha çok etkiler. Ama o kuşaklar farkında olmadan o fikrin içine, o toplumsal olayın ortaya çıkardığı fikrin içine doğmuşlardır. Gezi ve 15 Temmuz’u biz yaşadık. Etki alanını da kendimizce dile getirdik, getiriyoruz. Şöyle diyebiliriz, belki biraz komplocu olabilir ama gavur hep iş başında ve bizi alt etmek için pusuda bekliyor. Benim asıl ilgilendiğim konu bizim nasıl tavır aldığımız, ne yaptığımız. Şiir ve şair bağlamında da şunu söylüyorum bu yüzden: Şair her şeyin farkındadır. Farkında olmak zorundadır hatta. Gezi meselesine Süleyman Çobanoğlu’ndan cevap vereyim: “Taksim’den çıkan hiçbir hareketin bu ülkeye hayrı olmaz.” 15 Temmuz ise tam olarak halkın zaferidir. Halkın gücü, millet olmanın gücü. Hiçbir politikacı bu olayda kendine pay çıkarmamalı diye düşünüyorum. Tüm bunlar bağlamında elbet bunlar şairi etki alanına almıştır ama zaten benim şair dediğim kişi bu ruhu hep taşır. Buradaki ruh Yunus Emre’den Köroğlu’ndan bugüne gelen ruhtur. Demem o ki, elbette şair tüm bunlardan etkilenendir. Nasıl etkilendiği ise her şair için biriciktir. Ama etkileme gücü de en az etkilenme gücü kadar büyüktür.

Kuşak oluşumu bahsine gelirsek sadece toplumsal olaylarla bir kuşak olunabileceğini düşünmüyorum. Tek şart değildir, başka şartlarda gerekli diyebiliriz ilk soruda bahsettiklerime atıf yaparak. Toplumsal olayların diğer şartlara göre daha farklı bir yerde durduğu ise aşikardır.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

İyi şiir bunun karşısındadır her zaman. Yani şiirin ve şiire dahil olan her şeyin tüketim ürününe dönüştürülmesinin karşısındadır. Piyasanın oyuncağı olabilecek bir şey değildir iyi şiir. Kıymetli bir azınlığa hitap eder çoğunlukla. Çünkü gerçek bir yerden konuşur, bu yüzden alıcısı her zaman azdır. Şair de eğer bunun karşısında durmak istiyorsa iyi şiir için çabalar. Bu her dönemde böyledir. Dışarıdan bakabilmelidir şair. Hepimiz bir şekilde bu tüketim çarkının içinde yaşıyoruz. Onunla savaşıyoruz bazen yenik düşüyoruz hatta. Ama neye yenik düştüğünü bilen ve neyle savaştığını bilen kişidir şair. Bunun acısını duyan kişidir. Yenildiğinin farkındadır, kalkıp devam eder ama tekniği asla unutmaz. Sözün özü Furkan Çalışkan’ın “İmkansızın İhlali” kitabında dediği gibi, şair ölçülebilen uzaklık ve ölçülemez yakınlık arasında bir yerden konuşur.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Poetik yönelimlerin çıkış noktaları istisnasız gelenektir. Gelenekten kastımız Yunus Emre’den Karacaoğlan’dan Dadaloğlu’ndan ve bugüne gelen şairlerden başkası değildir. Fakat poetik yönelimlerin farklılaşmasının temel nedeni geleneğin yoğrulmasıyla ortaya çıkan yönelimlerin içinde bazı şairlerin ya da şiirlerin dozunun diğerinden fazla olmasıdır. Yani bugünü farklı şekilde algılama ve yorumlama istediği de diyebiliriz.

Hangi yılların şiiri gelenekten doğru yararlanmıştır sorusuna gelirsek. Bu soruya cevabım geleneği reddeden bile reddederek ondan yararlanmıştır diye düşünüyorum.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Toplumdan uzak olan bir şair bilmiyorum ne kadar gerçek ne kadar mümkün. Hepimiz her gün başka başka yenilgilerimizi çantamıza yükleyip yola çıkıyoruz. Yolda başka hikâyelerle karşılaşıyoruz -eşin dostun hikâyesi- onları da ekliyoruz sırtımızdaki yüke – yük mü bu, o da tartışılır, şahsen yüküm için Allah’a her gün şükrediyorum-. Bunların yanında yaşadığımız toplumun gerçeğiyle –siyasi, kültürel, psikolojik- çarpışıyoruz yol boyunca. Onları da bir bir çantamıza koyuyoruz. Şairin bir çantası varsa böyle bir çantadır. Bazen bu çantanın kulpu kopuyor bazen bir çiçek iliştiriyor biri, ama yamayla ama çiçekle o çantayı taşıyor şair. En azından benim şiirim ve şiir anlayışım böyle. Şiirimin lirik olduğunu söylesek bile, lirik şiirde asla toplumsal olaylardan uzak değildir. Son şiirlerimde bu toplumsallık daha da belirgin o ayrı.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Özellikle Twitter’ı şöyle düşünüyorum, parmağınızı yukarı doğru kaydırıyorsun ve önüne yüzlerce anlamlı anlamsız şey düşüyor. Paket programlar, takılmış maskeler, yargıçlar ve dahası… Mükemmellikler abidesi… Herkes olduğundan çok başkası. O akışın içinde senin de sorgusuz sualsiz çarka girmen bekleniyor. Mesela oraya yazmazsan herhangi bir olaya tepki göstermemiş oluyorsun, oraya yazmazsan yoksun yani. Bir varlık sorunu olarak sosyal medya… Belki tam soru bu değildi ama şu soruna da bir şey söylemeden geçemedim. Asıl soruya geldiğimizde ise evet, sosyal medyayı çok yerinde kullanmaya çalışanlar var. Ama onların azınlıkta olduğu düşünürsek evet Twitter özellikle dedikodu ve lincin merkezi. Çoğunluk yüzüne söyleyemeyeceği şeyleri karşısındakine Twitter’da kusuyor. Sanırım Kazım Berkay Özkardaş söylemişti, iyi bir şey olacaksa o Twitter’da olmaz minvalinde bir söz. Fazlasıyla katılıyorum. Şiirin yeri Twitter değil gibi geliyor bana. Ufak tefek şeyler dışında. Bir yazı olarak linki paylaşılan şeyleri kastetmiyorum elbette yeri değil derken. Kullanılabilir ama merkezi burası değil kesinlikle. Yine de sosyal medyayı en verimli şekilde kullananlar edebiyat dünyasıdır diyebiliriz.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

Kuram ve eleştiri, bilginin göstergesidir. Eleştiri bahsini sanırım ilk soruda cevapladım. Kuram daha ciddi bir tavır. Bilginin tecrübeyle yoğrulmasıyla yeni bir şey ortaya koyma cesaretini gösterebilmek diyebiliriz. Burada eleştiri bahsine ilaveten şunu söyleyebilirim, poetik bir yönelim olmadan eleştiri de çok mümkün değil. Bence kuram konusunda 2010 kuşağına bir şey söylemek için erken. Tam olarak bir şeyler oturduğunda şairin şiiri oturduğunda bu konuşulabilir gibi geliyor. Ya da tembelliğimize bir kılıf arıyoruz. Ama şiir düşünürken yazarken her şair aslında bir poetika da inşa ediyor. Bununda elbet bir gün somut olarak ortaya konacağını düşünüyorum her dönemde olduğu gibi. Ama öncelik şiirin oturması. Yani kuram olayının bir ustalık dönemi işi olduğu kanısındayım.

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden?

Bence bizim kuşağın problemi, tartışmaları aşması ya da gereksiz görmesi değil. Her dönemde farklı tartışmalar vardır olmalıdır, şiirin gidişatına göre. Bence bizim sorunumuz, bu sorunları konuşamamak. Tartışamamak yani.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Klişeleşen o cevabı vereyim: Buna zaman karar verecek. Burada Türkçe’ye, Türk Şiiri’ne layık olmak gibi bir derdimin olduğunu söyleyebilirim sadece. Gerisi Allah kerim…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir