2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-19: Meryem Kılıç

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Öncelikle “kuşak” ayırımı hangi kriterler üzerinden ortaya konuluyor; üzerinde durmak gerekir. Onar yıllık aralıklarla kayda geçirilen bu sınırlandırma, keskin çizgilere sahip değil. Yalnızca zamanı mı başat faktör görüyoruz bu konuda? Şiirler üzerinde yapısal bir tarama mı, cevherine yerleştirilen amacın araştırmacı tarafından belirlenmesi mi söz konusu? Söz gelimi önceki kuşakta yer edinmiş bir şair, sonraki kuşakta nereye konumlandırılacak? Şair, şiir serüvenine başladığı noktadan uzaklaşırken kendisinin de ön görmediği bir gelişim sergiler. Yazdığı şiirin türü değişebilir; önceki kuşakta temsilcisi sayıldığı noktadan ayrılabilir. Yoksa bir “kuşak” oluşturmak için yeni ve görülmemiş olanın peşine mi düşmeliyiz? 2000’lerde deneysel şiiri yüklenen bir şairin yanında klâsik şiiri temsil etmeyi sürdüren başka bir şairi görmek/ okumak mümkün? Yoksa yukarıda saydığım ayırıcı ve tespit edici soruların hepsi mi olmalıdır bir “kuşak”tan söz etmek için.

Bir şiir akımının ortaya çıkması için yeni/ özgün/ denenmemiş olanı keşfeden şairin/ şairlerin bir açıklayıcı metinle dile getirmeleri ya da bu keşfi şiirlerinde örnekleyerek ve işaret ederek ortaya koymaları uygun olanıdır diye düşünüyorum.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkilendi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

2000’lerde mezkur olaylar dışında da toplumda gelişmeler yaşandı şüphesiz. 2010’larda da . Hatta 2020’ ye yaklaşırken bahsettiğiniz teknolojik değişim ve gelişim etkisini devam ettirmekte. Toplumsal olaylar evet, insanları etkiliyor ve bu durum yazılarına yansıyor. 20.yy başlarında yaşananlardan dönemin yazar- şairlerinin etkilenmesi gibi. Mehmet Akif’in şiirlerinde insanlara nasıl kendini anlatmaya çalıştığını hatırlayalım.

Toplumsal olayların şiire girmesi mevzusu şöyle değerlendirilebilir: Yaşanan olay/olaylar, gözlemci- gerçekçi bir eğilimle açık seçik bir yerleştirmeyle şiire girebilir. Tarihe de tanıklık etmesiyle sonraki zamanların okuyucusu için öğretici ve haberdar edici bir durumu oluşturur. Sembolist, imgesel bir yönelimle şairin imgeleminde sıçrama gösterir ve biraz keskin biraz flu bir anlatımla yine tarihe geçmekliğiyle kendine bir yer edinir.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Roman ve hikayenin şiirden daha çok okunduğu bir gerçek. Hatta son dönemlerde hikayenin ilk sırada olduğunu söyleyebiliriz. Sosyal medyaya yüklenen resim/yazı o kadar hızlı ve değişken; bir o kadar da kısa. Bu sebeple uzun yazılar okumak çok zor gelmeye başladı. Mesele, en kısa ve kolay haliyle anlatılsın isteniyor. Yani kimse zihnini yormak istemiyor. Bu sebeple edebi türler içinde hikaye;- o da üç dört sayfayı geçmeyecek kısalıkta olursa- en fazla tercih edilen tür.

Bir “tüketim” eğilimi olsa bile, şairin “çok satmak” gibi bir kaygısının olmadığını düşünüyorum. Ya da olmamalı. Şair, derdine ortak olacak bir zihni aramalı diye düşünüyorum. O zaman şiiri artacak ve karşısında uygun zemin bulmanın şansıyla bereketlenecek. Şiir, yankısını yıllar sonra bulan ses. Şair, yankısız konuşmayı göze almalı.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

2010’ larda bahsettiğiniz biçimci, popülist, görsel… şiirler yazılmakta. Bu tür şiirler, günümüzde görünürde olmalarını yıllar öncesinde keşfedilme, yavaş yavaş belirme ve gelişme dönemlerinin olmasına borçlular. Zenginlik olarak değerlendirilebilirler. Hatta bahsi geçen ve fazlası diyebileceğimiz eğilimler, içi içe geçmiş durumda da gözlemlenebilirler. Deneysel bir epik şiir okuyabiliriz. Yine okuduğumuz bir lirik şiir, imgelerle kurulmuştur. Sıraladığınız eğilimler dışında tespit edilen türler de mevcut. Bu durumu ilk sorudaki “kuşak” sınırlandırmasıyla koşut değerlendirebiliriz. Bu tespitler, birer kuram ve farklı deneyleyen bir başkası tarafından çok başka bir şekilde maddelere ayrılabilirler.

Geleneğe bağlarının nasıl/ nice olduğu sorusu… Gelenek, sürekli gelişen, hareketi kesilmeyen ve bir bakıma eklemlenmeyi bekleyen bir yapı. Şimdinin şiiri, tabiî bir şekilde gelenekle bağlantılı. Bana göre aradaki bağ şöyle olmalı: Şimdinin şiiri, biçim olarak gelenek şiirine çok uzak görünse bile( çünkü dil değişkendir; tabiatı böyledir), içinde sakladığı hakikate ulaştırma ve hikmete yönlendirme noktasında aynı noktada durmalı. Bu noktadan ayrılmamalı.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Sadece siyaset değil, her durum gündelik hayatın içinde bulunuyor. Gündemdeki gelişmelerle birlikte alışılmış , kanıksanmış şehir hayatı ve içindekiler; hepsi şiirimin içinde. İnsan zihni, olup biteni ustaca harmanlamayı çok seviyor. Bahsettiğiniz şekliyle bir ayırım yapmadım; yapmıyorum. Zaman, mekân ve yaşam bütünlüğünü bozmadan akıp gitmekte. Benim şiirime de bu bütünlük ve imgelemimdeki erimeyle tebarüz etmekte.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Ben sosyal medyada güzel sohbetlerin yapılacağına inanıyorum. Önceleri bir kıraathane masasının etrafına toplanan edebiyatseverler, şimdi sanal platformda kendilerine bir tabura bulabilirler. Bulabilirler; karşılarında cismiyle birinin bulunmadığında hareketle; ölçmeden, düşünmeden gereksiz söz söylemeyerek/ metin girişi yapmayarak.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

2010’ da eleştiri ve kuram noktasında eksik olunduğunu söylüyorsunuz. Bu noktada ciddi bir akademik metin , poetik metin taraması yapılmalı. Kuram noktasında belki yeni bir şey duymuyor olabiliriz. Ancak, dergilere baktığımızda eleştiri yazılarını görebiliriz. Bir süre sonra bu yazılar, toplumun zihninde, tekrar tekrar söylenmekten kaynaklanan bir durumla kayda geçeceklerdir. Zamana yayılmış ve yavaş yavaş yayınlanan metinlerden söz ediyoruz. Örneğin, hâlâ İkinci Yeni’den daha ileri gidilmediğini söyleyenler var. Şiirde yeni bir dönemecin bulunamadığından v.s

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

Epik, lirik, dramatik şiir tartışmalarından kastınız sanıyorum onları edebiyat tarihinde bir yere oturtmak maksadıyla sınıflandırmak durumu. Bu tartışma, olmalıydı da. Bahsi geçen türler, birbirlerinden uzak noktalarda duruyorlar. İlk uzaklık gerekçesi; şairlerinin dertlerini nasıl anlattıkları noktasında.

Uzunluk- kısalık mevzusu ise çok başka bir konu. Yukarıdaki sınıflandırmayla ilgisi yok. Şimdi de uzun şiirler yazılmakta. Birkaç aydır zihnimde taşıdığım uzun bir şiirim, giriş ve birinci bölümünün bir kısmıyla Karabatak Eylül-Ekim sayısında yayınlandı örneğin.

2010 şairleri, belki yeniliği, özgünlüğü ve hakikatliliği tartışabilirler. Yazılmış olanı tekrar etmenin bir faydasının olmadığı malum. Yapılması gereken; yazılmış olanın bence ve şimdide ifade ettiği anlamıyla şiirler yazmak. Yeni bir söz söylemek için önce kendi dilini inşa etmek uygun olanı. Bu durum, şair için bir süreç aslında. Yola çıkmak, keşfetmek, yorulmak, tecrübe ettiğini bulduğu dille işaret etmek.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Yönelttiğiniz bu sorunun cevabını hiç düşünmedim. Benim şiirle, yazmakla ilgili bir planım olmadı; sanırım olmayacak da. Şiirler yazdım ve artık onlar benim kalemimden ayrıldılar. Aynı yerden bakacak gözler ve akıllarla karşılaşmak için havada asılı durumdalar. Belki de karşılaştılar. Rilke, sözün derin kuyuya atılan taşlar olduğunu söylüyor. Sesini şimdi duymayabiliriz. Duymak kaygısı da taşınmalı mı? Üzerinde düşünülebilir. Şair, ilkin kendisine söylüyor sözlerini. Şiiri, önce ona yol açıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir