2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-2: Adem Maksatsız

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Türk şiirinin sahip olduğu geçmiş kuşaklara baktığımızda günümüz şairlerinin bir kuşak oluşturabilme niteliğinden ve becerisinden uzakta olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda bilinçli bir 2010 Kuşağı’nın varlığından bahsetmek pek mümkün görünmüyor. Öte yandan bilinç ya da beceri mevcut olmasa da 2000’lerden daha farklı şiir yazan önemli bir şair kitlesi ve yine buna bağlı olarak bu şiiri okuyan bir okuyucu kitlesi olduğu gerçeği de ortadadır. Buna bir kuşak diyemesem de bir 2010’lar topluluğu olduğunu düşünüyorum. Bir kuşağın ortaya çıkmasını sağlayan en önemli koşul birbirine benzer temaları işleyen ya da metotları kullanan şairlerin bulunması değil, Türk şiirini bir amaç uğrunda geliştirme bilinci ve birliği olmasıdır. Buna ek olarak kuşağı birleştiren önemli ve kaliteli ortamların (medium) varlığı ve şiir-edebiyat eğitimini (akademik ya da otodidakt) hayatlarının merkezine konumlandırmış ustaların varlığı da kuşak oluşumunun tamamlayıcı unsurlarıdır. Bu maddi unsurların yanı sıra manevi unsurlar da mevcut olmalı. Bence alçakgönüllülük, merak, sahiplenme ve öğrenme gibi duyguların da hem şairlerde hem okuyucularda hem de ortamda bulunmalı.

Şimdi baktığımızda 2010’ları bu bağlamda bir kuşak olmaktan uzakta bırakan unsurların en başında çağımızın ve edebi şartların birlikte etkili olduğunu görüyoruz. Bir kuşak oluşabilmesi için öne sürdüğümüz maddi ve manevi şartlar bir toplum tasavvurunu gerektirmektedir. Bugün Türkiye hızla çözülen, dağılan ve savrulan bir toplumsal yapıya sahiptir. Toplum çeşitli siyasi, iktisadi ve felsefi sebepler ile yok olmakta ve küçük küçük topluluklar oluşmaktadır. Başka bir değişle kanser olmuş bu toplumda bir amaç yolunda bilinçle ve gayretle oluşturulmuş bir kuşak aramak zor. Elbette şairler, edebiyat ve sanat her zaman toplumun tamamına mal olmuştur diyemeyiz. Ama kuşağın sürdüğü zaman sınırları içinde değişen sosyolojiyi yansıtmayı başardığı ya da toplum tarafından bir biçimde sahiplenildiği için var oldular. Baktığımızda bugün sosyal medya ve neo-liberalizm virüsleri sebebi ile ölmekte olan Türk toplumu içinde bir kuşağı aramak beyhude olacaktır. Nitekim günümüzde farklı şiirsel yönelimleri olan şairlerin sanal ortamda kendilerine bir topluluk kurduğunu (ve bazen bu çevreler ile ömrü kısa dergiler çıkardığını) görüyoruz. Yani net, özgün ve lider bir ortam bulmak zor. İyi şairler ve iyi şiirler var olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz ancak bu şairlerin ve şiirlerin devamlılığı olacağını söylemek güç. Çünkü manevi unsurlardan tamamen yoksunuz. Ayrıca akademik eğitim tamamen görmezden geliniyor. Burada kastım her şair bir edebiyat fakültesi bitirsin ya da edebiyatla ilişkili bir doktora sahibi olsun değil; şiiri ilham geldiğinde yazmanın dışında şiir teorisi, edebiyat tarihi ve akımları üzerine okumak ve düşünmektir. Kimse yapmıyor değil ama kuşak oluşturacak çoğunlukta da değil. Bu yüzden öne çıkan temsilcileri de saymak mümkün değil. Çok sayıda topluluk (ki ben buna cephe derim genelde) ve çok sayıda parlatılmış şair mevcut.

2010’ların şiir topluluklarında net poetik yönelimler söz konusu değil. Çoğunlukla ideolojik rüzgârların etkisinde savrulmalar görülüyor. Negatif anlamda sabit yönelimlerden bahsedebiliriz. Dil büyük bir sorun. Görsel şiir denilen fenomeni bir kenara bırakarak konuşuyorum bu noktada. Ancak “Türk” edebiyatına Türk edebiyatı diyemeyen Türkiye edebiyatı gibi tuhaf uydurmalara girişen bir kitle mevcut. Bu kitlenin içinde dili bilen ve iyi kullananlar olduğu kadar Türk dilinden bir haber v e kötü niyetli olanlar da var. Bu kötü niyetli şairler deneysel şiir kılıfında dili kötü ve kötüye kullanıyorlar. 1990’larda bu Türk şiirinin gelişimi için iyi bir niyetle iyi bir biçimde (dili bilerek) yapılıyordu. Ancak bugün bundan bahsetmek mümkün değil.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkilendi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Sorudaki varsayıma bir yere kadar katılıyorum. Evet, Garip’te, İkinci Yeni’de ve Post-modern şiirde önemli olayların etkilerini görüyoruz. 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat gibi siyasi vakıaların hatırı sayılı etkileri oldu şiir kuşaklarının oluşması üzerine. Ancak ben genel kanıya katılmıyorum. 2000 öncesi olaylara bakıldığında toplumun neredeyse her bireyine, sınıfına ve yapısına etki eden genel olaylar olduğunu görüyoruz. Aynı zamanda bir siyaset bilimci olarak ben çok iyi biliyorum ki 27 Mayıs’ın bazı etkileri hala 1960’taki kadar etkilidir ülkemizde. Güçler ayrılığındaki dengeyi bozmuştur bir kere. 12 Eylül bugün içinde yaşadığımız neo-liberal tahakkümün temellerini attı. 28 Şubat ise İslami burjuvazinin hegemonyasını meşrulaştırdı. Ancak Gezi ve 15 Temmuz bu olaylar kadar etkili mi değil mi şu anda anlamak mümkün değil. 5-6 senelik olaylar bunlar. Üstelik sosyolojik ve siyasi etkileri bazı bağlamlarda yok olmuş bile gözüküyor. Ya da birbirini nötralize etmiştir diyebiliriz. Bu iki olay şu anda sadece 2010’lar kuşağının oluşmasını engelleyen ideolojik kutuplaşma zeminini oluşturmuştur.

2010’lar şiirine etki eden asıl vakıa bence 2008 yılında ortaya çıkan dokunmatik akıllı telefonlar ve 2008 ekonomik krizidir. 2008’den bu yana bireyler git gide daha hızlı bir biçimde sanal dünyanın kölesi haline gelmektedir. Ekonomik kriz ise neo-liberal varsayımların koca bir yalan olduğunu, Avrupa Birliği’nin bile sanıldığı kadar sağlam ekonomik-politik temellere dayanmadığını açığa çıkarmıştır. Amerikan emperyalizminin eninde sonunda herkese zarar vereceğini ortaya koymuştur. Kendi kültürüne, diline ve kimliğine düşman yetişmiş olan 2010’lar kuşağının (aksine istisnalar mevcut elbette lakin bir kuşağı oluşturacak bütünselliği düşündüğümüzde yaptığım genelleme ağırlığı oluşturuyor) sırtını dayayabileceği bir “batı” da artık ortada yok. Görünürde teknolojik imgelemin şiirde yer edinişi haricinde bu durumunda 2010’lar şairini bir kuşak oluşturmaktan alı koyduğunu söyleyebiliriz. Şairler sosyal medyada kendi otoritelerini kurmakla meşguller.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Günümüz şairleri (yine istisnalar mevcut) ifade ettiğiniz bu tespite ayak uydurmuş gözükmektedirler. Zira yazdıkları şiirlerde idealist değiller. Şiirler barındırdıkları sözve söz öbeklerinin ardında bir imgeye-ideaya ulaşma amacını gütmüyor. Burada Platon’cu bağlamda bir idealizmden bahsetmiyorum. Ancak çok uzak bir durumdan da bahsetmiyorum. Baudrillard’ın Simülasyon ve Simülakra kuramı aslında bahsettiğim duruma daha uygun düşebilir. Şairimiz tüketilebilir şiir yazıyor. Buna çeşitli teorik kılıfları da mevcut. Kimisi post-truth diyor kimisi avangardizm. Nitekim şairler de tüketiliyor. Varlığın her unsuru tüketilebilir bir durumda. Baudrillard’ın örneklediği gibi. Canlı yayınlarda savaş tüketiyoruz biz artık. Şairler tüketilmek istiyor. Buna amiyane tabirle parlatılmak diyoruz. Bir dönem de olsa parlatılmak istiyor şairler. Öldükten sonra değil tam da bu yaşlarında (20-30) bir baskı yapmış bir kitapları, 1000 takipçisi olan bir twitter hesapları olsun istiyor şairler. Göstermeleri gereken tepkiyi söylemek de şairlerin hazmedilişine katkıda bulunmaktır bence. Bırakalım tüketilmek istemeyenler kendiliğinden ortaya çıksın. Belki bugünün toplulukları onları sosyal medya çöplüğüne atar. Ancak atide değerleri anlaşılacaktır.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Garip akımı sonrası ortaya çıkan kuşakların gelenekle net bir rabıtası yok bence. Garip geleneği karşıt süje edinerek reddederek de olsa geleneği barındırdı. İkinci Yeni pek kimseyi dikkate almıyordu. Turgut Uyar ve şiiri bunun bir istisnası ancak genele baktığımızda durum bu. Öte yandan İkinci Yeni’yi bu cümlelere getiren de sizin zenginlik olarak atfettiğiniz özgün yönelimleriydi. Ayrıca belki Türk şiiri geleneğinden faydalanmadılar ama o günün batı Edebiyat akımlarından çokça etkilendiler. 1990’larda “yeraltı” dediğimiz post-modern şiir doğdu. Bu şiirin gelenekten (hem Cumhuriyet hem de Divan) öz ya da biçim bağlamında faydalanması pek mümkün değildi. Zira günlük dili ve bireysel meseleleri şiire taşıdılar. 2000’lerden bu yana gelen dönemde toplumsal yapıdaki çözülmenin ya da daha önce ifade ettiğim şekliyle topluluklar haline gelmenin belki de tek olumlu yanı sizin de ifade ettiğiniz bu zenginliklerin artması oldu. Nitekim kuşak sınırları bulunmayan çok farklı şairler gelenekle ve günümüzün farklı bakış açılarıyla çok farklı/zengin şiirler ortaya çıkarmaya başladılar. Yani bugün bir 2010’lar kuşağı oluşmuş olsaydı şu anda var olan topluluklardan birinin poetikası egemen olacak ve şairlere önemli anlamda tesiri olacaktı. Bu tesir olumlu ya da olumsuz olurdu demiyorum. Ama belki de bazı zenginliklerin doğuşunu etkileyecekti ya da perdeleyecekti diyebilirim. Bugünün şiiri zengin ama gelenekten tam anlamıyla faydalanıyor diyemem. Daha çok eklektik bir şiir var. Ben düşünce dünyasında eklektik yapıya İsmet Özel kadar karşı olsam da şiirde o kadar karşı değilim.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Gündelik hayatı şiirden ayırmak mümkün değildir hiç de olmamıştır. En romantik, erotik ya da felsefi döneminde bile şiir şairin gündelik hayatını yansıttı. Ama siyaset için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Ben Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okudum lisansta, Master yaptım. Şimdi de doktora yapıyorum. Bu yüzden belki de “siyaset” diye tek bir tanımı uygun bulmuyorum. Siyaset dediğimizde Türkiye Siyaseti mi, Uluslararası Siyaset mi, Siyaset Felsefesi mi, Ekonomi-Politik mi yoksa İdeolojik tartışmalardan mı bahsediyoruz açığa kavuşturmamız gerek. Şair aynı zamanda bir entelektüel olarak topluma karşı sorumlulukları ve duyarlılıkları olan bir “vatandaştır”. Bu yüzden şiir ve siyaset (az önce saydıklarımdan hangisini seçerseniz) arasındaki ilişkiye organik olarak bakmamız gerek. En apolitik çağında bile şiir apolitikliği seçerek siyaset ile bir ilişki kurmuştur. Benim şiirimde de ilgi alanıma bağlı olarak ekonomi-politik ve devlet teorisinin yeri çoktur diyebilirim. Parti Bitti isimli kitabımın isminden son şiirine kadar siyaset hep etkili olmuştur. Kitabı yazdığım 2013-2018 yılları arası belki de ülkenin ve dünya siyasetinin en çalkantılı olduğu yıllar olduğunu varsayarsak bundan doğal da bir şey yok bence. Ama çevremde bazı şairler bu şiirlerinde etkisi var olmasına rağmen siyaseti reddetmek için sözde salt şiir yazmak için garip tekiler veriyorlar. Bu yüzden çok güzel olabilecekken bozulmuş şiirlerle çok sık karşılaşıyorum. Sanırım günümüz şairlerinin bir kısmı siyasetin şiirdeki yansımasını didaktik olmakla karıştırıyorlar. Haklılık payları yok değil tabii. Ama biçimsel denge dikkatli kurulduğu müddetçe siyasetin barındığı şiirler geleceğe kalma ihtimalleri daha yüksek şiirler olacaklardır.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Bu soruya aslında ilk üç soruda detaylıca cevap verdim ama defaten belirtmem gerekirse sosyal medya şiirin ve şairin öldüğü yerdir. Mail grupları, kutuları bireylerin kendilerini ifade ettikleri bir mesajı karşı tarafa ulaştırdıkları elektronik mecralardır. Burada şairler kısıtlı katılımcı arasında kendilerini ifade eder kimileri tarafından desteklenir. Ancak bugün sosyal medyada şairler sahip oldukları topluluklar ile sadece linç ediyor ve linç ediliyorlar. Şiir, sanat ve edebiyat konularında durum bu. Gerçi hemen hemen her konuda böyle ama etliye sütlüye karışmayan sadece kedi videoları paylaşan şairler için belki verimli bir ortam oluyordur bilemem. Ama bana göre sosyal medya öncelikle herkesin bir cephesinin olduğu savaş alanı ardından da çıkan savaşlarda ölenlerle dolu bir mezarlıktır. Orada görece ünlülük ya da liderlik ya da etkileyicilik sıfatına erişen (sosyal medya savaşlarındaki gazilik ve şehitlik yoluyla) herkes de zombi adayıdır. Ben ne zombi şair olmak istedim ne de oportünist biri. Bu yüzden uzunca bir süre önce sildim tüm hesaplarımı ve hayata döndüm.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

2010’ların bilgi-eğitim eksikliğini yinelememe gerek yok sanırım. Bence herkesin çok da ihtiyacı var. Ama slogan haline gelebilecek 800 favlık bir dize yerine 320 sayfalık bir kuram kitabı yazmak zahmetine girmiyor kimse. Sosyal medya etkisini de yinelememe gerek yok. Ama tembellik ve gevşeklik gibi iki sebebinde altını çizmemiz gerek. Neslimiz bu iki ruhsal hastalıktan mustarip. Çünkü kimse gerçek bir karakter inşa etme mecburiyetinde değil. Farklı ortamlarda farklı kişiler olabiliyor herkes. Ve bu farklı kimliklerde farklı şeyler söyleyip bunu kanıtlamak zorunda da hissetmiyor kimse. Felsefi bir sebep bu. Post-truth dedikleri bu işte. Kimse göre neye göre? “Doğrunun” değil tarafların peşinde olma meselesi bu. Kuram ve eleştiri kitabı bir doğruyu ortaya atmak ve kanıtlamak üzerinedir. Kimse bunları dert etmiyor ki. Dert edilen şey iddiaların ve şiirlerin kabul görmesi. Yani sizin de belirttiğiniz şekilde tüketilebilmesi. Ve onaylayacak, tüketecek sanal kitle çok kolayda bir yerde bekliyor şairler için. Çözüm var mı? Bilmiyorum. Ben kendi adıma üretmeye çalışacağım onu biliyorum. Doktoramı şiir-siyaset kuramı üzerine yapacağım mesela. Rusçayı ve Rus biçimcilerini öğreneceğim.

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

Herkesin üretebildiği şiire göre bir kitlesi olduğu için. Tartışma yaşamıyor kimse. Cepheler arası laf atmalar “bu da şiir mi şimdi” gibi sataşmaları saymazsak dişe dokunur bir şey yok ortada. 2010’lar bu bağlamda bu tartışmaları aşmadı. Gereksiz görüyor çünkü tartışmak bilgi, sabır, adap ve üslup gerektirir. Yorucu bir şey yani. Tartışmak yerine laf sokup engelleyebilir ya da topluluğuna linç ettirebilirsiniz.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Ben kendimi bu dünyada bir tek sevdiğim kadının yanında konumlandırabiliyorum. 30 yıl sonra umarım hala onun saçlarını tarıyor olurum. Edebiyat dünyasında ise büyük başım dik olayım yeter. Konumlar değişiyor. Ben bugün nerede isem orada olurum inşallah. İsteyene de Whatsapp’tan atarım konumumu. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir