2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-21: Nur Alan

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

a)Kuşak tartışmaları her dönem yapılır olsa da şiir üzerine kuramsal tartışmaların yeterince yapılmadığı bir dönemdeyiz. Şairin kolektif bir hareket içinden çıkan sesle değil de tamamen bireysel sesiyle duyulur olduğu şu günlerde yeni bir kuşağın doğuşuna ortam hazırlayacak koşulların olgunlaşması pek mümkün gözükmüyor bana. Tarihsel bir perspektiften bakıldığında genelde büyük toplumsal kırılmaların ardından yeni bir kuşağın doğuşuna şahit oluyoruz. 2010lar için bu türden büyük sosyal dönüşümler de söz konusu olmadığından yeni bir poetik temayülü yeşertecek kümülatif bir beklenti hasıl olmuyor sanki. Şair artık şiirden yana tarafını inşa eden ve ona göre konumlanan değil, kendi şiirinin piyasa koşullarıyla belirlenmiş bir köşesinde magazinsel bir karakter olarak beliriyor. Son olarak belki küreselleşen dünyanın zıtlıkları eriterek diyalektik karşıtlıkları zayıflatması da bu anlamda yeni bir şiir iddiasının ortaya çıkmasını zorlaştırıyor denebilir.

b)Sözgelimi 90’larda yaşanan ekonomik dalgalanma ve önemli siyasi gelişmeler, 2000’lerde teknoloji ve özellikle internetin hayatımızı her yanıyla kuşatacak kadar öne çıkması pek çok şeyi değiştirdiği gibi edebiyatı ve konumuz olan şiiri de büyük ölçüde etkilemiştir. Sosyal ve siyasi değişimlerin belirgin bir ayrım yaratması dolayısıyla yeni bir kuşaktan söz etme imkanını bulmuş gibiyiz. Ancak 2010lar için bu geçerli değil.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkilendi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Öyle görünmüyor.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Yazıyı tahtından indiren görsel bir çağda olduğumuz düşünülürse aslında tüm yazınsal türlerin benzer bir tehdit altında olduğu söylenebilir. Diğer yandan edebi eserlerin taşıyıcı ortamlarının yazılı medyumdan sanal medyuma hızla taşındığı şu günlerde yine de baskının hala önemli bir yere sahip olması umut verici. Fakat içeriksel olarak çağın hızına ayak uyduran, hızlı tüketilebilir, reklam potansiyeli yüksek ve kolay ulaşılır olanın daha fazla tercih edildiği de aşikar. Tüm bu gidişat içinde şiir belki de talebin en düşük olduğu türlerden biri. Herşeye rağmen şiir; dilin kalıplarını aşan, onu yeni anlam arayışlarına taşıyan tüm kavramsal devingenliği ile var olma, yeni seslere kendini açma mücadelesine devam ediyor. Bu şartlar altında kolay tüketilebilir ve geniş kitlelere ulaşabilir bir şiirin peşine düşmek şairin tercihi olabilir elbette. Fakat bu seçim kalıcı olmaktan ve şiirin hakkını teslim etmekten ödün vermek pahasına olacaktır diye düşünüyorum. Öte yandan şiirin diğer sesli ve görsel sanatlarla etkileşime girdiği disiplinlerarası çalışmaları heyecan verici bulduğumu da eklemek isterim.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Şiirin geçmiş ya da gelecekle kasten kuracağı ya da zaten dile içkin olan doğal bağları açık edip etmeyeceği şairin tercihidir bence. Bu tür ilişkisel ya da zamansal lüzumlar, faydalar şiirin kural tanımaz doğasına tutunamaz kanaatindeyim. Tüm bu poetik yönelim zenginliği geleneğin bir devamı olup onu ileri taşıyabileceği gibi, gelenekle verilen bir kavgaya sahne de olabilir, ondan tamamen kopmuş zamansız bir çizgiye de oturabilir. Bana kalırsa şiirde her şey mübah.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Toplumsal gerçekçi yönelimin didaktik tutumunu takınmadığı müddetçe şiirin her alana dokunabileceği görüşündeyim. Bir tür propaganda aracı olması ise zaten şiiri şiir olmaktan çıkaracak denli yakışıksız bir durum yaratıyor. Bunun dışında şiir en sıradan günlük durumu dahi konu edinebilir hatta ondan nice afili imgenin veremeyeceği bir etki de yaratabilir. Şahsen şiirimde pek siyaseti konu edinmiyorum ama günlük yaşam illa ki bir yerinden şiire sirayet ediyor.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Mail gruplarında buluşmanın ötesinde geçmişte şiir üzerine tartışmaların sürüp gittiği şiir meclislerinde şairlerin bir araya gelmeleri maalesef bir gelenek olarak mazide kaldı. Sosyal medyanın bu açığı kapatmak şöyle dursun çeşitli kamplaşmalar üzerinden karşılıklı saldırılar için bir mecraya dönüşmüş olduğunu düşünüyorum. Bu durumun şiire de şaire de olumsuz dönüşleri oluyor kanaatindeyim. Hatta belki yeni bir şiirin ve kuşağın doğuşunu geciktiren sebeplerden biri de sahici ve verimli bir edebi iletişimin eksikliği olabilir.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

7-8)Sanatın bir çok alanında, kolektif düşünce ve üretimin giderek yerini herhangi bir akım, kuşak ya da ekole aidiyet hissetmeyen sanatçının bireysel alanında verdiği tekil üretimlere bıraktığını düşünüyorum. Şiir özelinde yine aynı dönüşümü görmek mümkün. Bireyselleşmenin yanı sıra kuramsal bilgi ve tecrübeyi derinleştirme gereği duymayan, biçim, dil ya da anlam konusundaki tercihlerini bir kuramsal arka plana dayandırmayan yeni bir şair modeliyle karşı karşıyayız. Belki biraz da her alanın kendi içinde fazlasıyla branşlara ayrıştığı modern zamanlarda; şiirin eleştirisini ya da edebiyata dair kuramsal çalışmaları da eleştirmenlere, kuramcılara bırakma eğiliminin arttığı söylenebilir.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Hayatın herhangi bir alanında belli bir yol haritası çizen ve o yolda ilerlemeye çalışan biri olmadım hiç. Edebiyat konusunda da bu böyle. O sıra neyi nasıl hissediyor ve hangi biçimde dile dökmek istiyorsam onu yapıyor ve eseri kendi haline bırakıyorum. Edebiyat adına bir misyon taşımadığım gibi “ulaşmak istenen yere” dair bir tahayyüle de sahip değilim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir