2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-25: Ahmet Keskinkılıç

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Bu kuşak meselesi 1990’larda ya da 2000’lerde bu kadar tartışıldı mı bilmiyorum ancak etiketleme durumu daha çok bu çağın bir “hastalığı” gibi geliyor. Tam olarak bir heştegler dünyasında yaşıyoruz, bunun bir getirdiği bir şey olsa gerek. Etiketleyince, ona bir isim verince somutlaşdığını düşünüyoruz, daha elle tutulur bir hale bürünüyor. Oysa bu bir yanılsama. İçinde debelendiğimiz bu çağda sınırlar o kadar muğlak ki, gerçek ve gerçekdışı o kadar içiçe ki bir şeyler de belirginleşsin istiyoruz sanırım. Bunun yolunun da terimler üretmekten, dediğim gibi heşteglerden geçtiğini düşünüyoruz, öyle olmasını umuyoruz ama elbette değil. Flu bir dünya burası artık. Bunun kuşak tartışmalarıyla rabıtası da tam burada burada selam diyor bize. Geçtiğimiz bütün 10 yıllık zaman dilimlerini birbirlerinden ayıran-bütünüyle net olmasa da- belirgin özellikler vardı. 70 açlıkla, kavgayla bilenmişti, toplumcuydu, 80 kuşağı darbelerden geçmişti, 90 kuşağı içine kapanmıştı, bir anlamda sönüktü, 2000’lere gelindiğinde başka bir ülke başka bir toplum vardı, amiyane tabirle söylemem gerekirse 2000 kuşağına iyi bir orta açılmıştı, gol getirdi mi bu orta bilemiyorum ama özgün işlerle dolu bir 8-9 seneden rahatlıkla bahsedebiliriz. 2010’larda şiir yazanlar içinse sürekli bir kıvranış içinde denebilir artık zira bu on senenin bitmesine de çok az kaldı. Ben bu 10 yılı devasa bir doğum sancısı olarak görüyorum. Bunun sebepleri muhtelif. Öncelikle 2000’lerde şiir üreten kesimin dilsel anlamda açtığı bir yol varsa 2010 şairleri bunun ilerisine gitmediği, gidemediği (burası başka bir yazının konusu) halde bu yolu asfalta yeniliyor ancak. Bu şairin beceremediği bir şey değil, girişte bahsettiğim gibi çağın getirdikleriyle alakalı. 2000 kuşağı bitmedi bana kalırsa, 2040’a kadar devam eder gibi de görünüyor.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkilendi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Bu yine yukardaki soruda değindiğim gerçeklik/muğlaklık noktasına gelip dayanıyor. Bahsi geçen hadiseler sıradan bir toplum için devasa sayılabilir ancak içinde yaşadığımız sosyal medya evreninde çok çabuk çözünüyor. Çok küçük çaplı ama büyük bir ölçeği etkilemesi gereken olayların bile raf ömrü 2 güne düştü. Her şey “mizah” malzemesine çok hızlı dönüşüyor ve kolektif bilinçte çok çabuk bir imgeye dönüşüyor. Duyarsızlaşıyor. Çok basit bir örnek vereyim; sosyal medyada türeyen bir terim, duyar kasmak. Hakikaten incir çekirdeğini doldurmayacak durumlarda kullanılınca yerinde ama bilinçli ve duyarlı bir şekilde yetiştirilmemiş farklı zümrelerden mürekkep sürüler topluluğu olan canım ülkemizde sözgelimi bir ölüm karşısında bile kolaylıkla kullanılabiliyor. Anormal yeni normal.

Şüphesiz ki şair kişisi de içinde yaşadığı toplumdan azade düşünülemez. O toplumla-ya da hadi indirgeyip topluluk diyelim- sürekli bir etkileşim halinde üretir. Bahsettiğimiz şartlarda günümüz şairinin etkilendiği olayları da toplumsal değil de daha küçük çaplı, bireysel trajideler-şahsi trajedisi olması gerekmez- olduğunu düşünüyorum. Bir diğer etken ise elbette iletişim araçları. Şairin muhatap aldığı kitleyle iletişim biçimi de söylem alanını genişletiyor ve onu daha konformist bir yere koyuyor diyebilirim.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Her şeyden önce şairin derdi kesinlikle okur olmamalıdır. Kaldı ki bu yüzden şiir bu yüzden zor bir alan. Üretmesi, anlaması, sindirmesi, kusması. Bahsettiğiniz popülist dergi ve şairler hep oldu. Şiirin Hürriyet Gazetesidir denildi, geçildi, yine geçilir. Ancak ve ancak bu soruşturmada bütün cevaplarım dönüp dolaşıp Baudrillard’a dayanıyor. (gülüşmeler) Bir tüketim nesnesi olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu mu şair için? Söz gelimi yukardaki popülist örnekler dışında çok özerk bir şiiriniz var ama bu şiirlerden bir dizeyi ayıklayıp bunu tişörtünü bastırdı birisi. Aldı yürüdü o dize müstakil olarak. Şair ne yapabilir bu tüketiliş karşısında, yüzyüze olduğu topluluk bu çünkü. En fazla abv diyebilir bana kalırsa.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Konuşmaya başladığımızdan beri, yazının icadından beri demiyorum bakın, iletişim kurmaya başladığımızdan beri, birbirimizden etkilene etkilene bugünlere geldik. Sürekli yıkarak geldik geridekini-geleneği, ama bağlı olarak da aynı zamanda. Soruşturmanın ikinci kısmında Adem Maksatsız da söylemiş, Garip dahi devasa bir geleneği reddederek olumladı. Bugün bir kavramsal sanat işinde mağara resimlerinden etkilenildiğini görebiliriz ve buna şaşırmayız da. Günümüz şiiri geride bırakılan kümülatif birikimi görebildiği için şanslı ve bahsettiğiniz türler çeşitliliğine sahip. E elbette coğrafya kaderdir, deneysel şiir nitekim Avrupa’da çok erken filizlenebilirken bizde 2000’leri beklemesi gerekti.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Natama’nın 17. sayısında şunu demişim; her şeyden bağımsız olarak 2017 yılında Türkiye’de yaşıyor olmak politiktir. Ancak yukarda biteviye belirttiğim nedenlerden ötürü de şiirin politik bir ivme kazanmasını ya da politize ve sloganik bir biçime bürünmesini de anlamsız buluyorum. Kitabımın epigrafının Baudrillard’ın “Gerçek bir daha asla geri dönmeyecektir” sözü olması da elbette tesadüf değil.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Ben arada sırada fanzinler yayınlıyorum. Bu isteğimin diriliğine göre süreklilik gösteriyor ya da sönümleniyor. Ama hepsi online oluyor. Ulaşım açısından kolay olduğu için bunu tercih ediyorum. Aynı şey poetik tartışmalar için de geçerli. Örneğin adı Sipsi Majör’ün bir sayısında Coşkan Tugay Göksu ve Mazlum Mengüç’le Etkilenme Endişesi için yaptığımız tartışmanın tamamını whatsapp üzerinden gerçekleştirmiştik. Gayet doyurucu idi. Ya da Özgür Göreçki instagram’dan fanzin yayınlıyor ki bu harika bir şey. Like’lıyoruz. Sosyal medya bir eşyadır onu nasıl kullandığınıza göre şekillenir.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

Yine çıkıyor tek tük ama ihtiyaç duymama gibi geliyor bana. İhtiyaç var mı? Yazılsa okurum.

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

Yoo yaşandı geçen hafta, gözlerimin önünde. İmza günümüzde birisi ortaya attı uzun şiir-kısa şiir diye. Ordaki cevabımı tekrar edeyim, şiirin bitmesi gereken bir yer var, orayı şair biliyor, orada da bitiyor. Aştı mı sorusu bile gereksiz, öyle gereksiz yani.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Ne zaman öleceğime göre değişir bu, bilemem.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir