2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-26: Anıl Cihan

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Kuşak kavramı edebiyatımızda, daha da özelde şiirimizde, geçmişten günümüze değin her on yılda bir, en hararetli tartışma konuları arasında başı çekiyor hiç kuşkusuz. Şiirimizde 2010 diye bir kuşağın varlığının ya da yokluğunun benim için artık pek bir anlam ifade ettiğini düşünmüyorum açıkçası. Elbet her dönem, kendi bütünlüğünü, o dönem içerisinde yaşayan insanlara kabul ettirme gayreti ve çabası içerisinde olacaktır. Elbet her dönem, bütün iktidar odaklarıyla karşımıza.

Şairin ve yazılan şiirlerin dönemin getirilerinden etkilenmemesi mükün mü? Elbette hayır. Fakat, edebiyat tarihimiz, 10’ar yıllık dönemler içerisinde, şairler ve eleştirmenlerce hortlatılan, sert kuşak tartışmaları ile doluyken, kimin hangi kuşağa ait olduğu/ olmadığı hararetle konuşulup yinelenmişken, bu meselenin benim gözümde hoş bir nostalji boyutunda olduğunu belirtmek isterim. Konu bulamayan televizyon dizilerinin kullanıla kullanıla yıpranmış kavramları yılmadan seyirciye sunması gibi şiirimizde kuşak tartışması. Nasılsa her dönem alıcısı mevcut. Bütün bunların yanında, satın alacağım/ okuyacağım şiir kitaplarını, şairleri yıllara bölmezken, kıstasımı 10’ar yıllık periyotlarla belirlemezken, bir kuşak saptaması yapmanın, varlığı/ yokluğu üzerinden görüş belirtmenin yararı olmayacağını düşünüyorum. Bütün bunların yanında, şimdi olmasa bile ileriki zamanlarda, birçok şairin, eleştirmenin “2010 Kuşağı” başlığı altında kalem oynatacağını, görüş belirteceğini, hatta kıyameti koparacağını şüphesiz şimdiden kestirebiliyorum. Hepimiz bir yerinden tutunuyoruz şiire, yılların/ zamanın oturup bununla ilgilendiğini sanmamakla birlikte, bu komik aktiviteyi insana bırakacak kadar ağırbaşlı olduğu hissini taşıyorum.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkilendi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Zamanın getirisi, hiç kuşku yok ki homosapiensin günümüze kadar kendi hayatına kattıkları veya hayatından çıkardıkları, bir daha anmadıklarıyla ölçülebilir konuma geldi. Avcı ve toplayıcı yaşamı benimseyen atalamız, yerleşik düzen, tarım ve sanayi dönemlerini de geride bırakıp, hayatına bu aletleri de katarak/ dahil ederek yoluna devam ediyor. Fakat yolun sonunu kestirebilen beri gelsin. Bunun yanında, bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu gibi aletlere ekleyebileceğimiz ve neredeyse her gün bir üst modelinin piyasaya sürüldüğü teknolojik ürünler de göz ardı edilmemeli. Yani 2010’larda insan hayatını etkileyen bu aletler, halen etkisini sürüdürüyor ve uzun süre etkisini sürdürmeye devam edecek gibi görünüyor. Teknolojik aletleri bir kenara bıraktığımızda, toplumsal olayların insan hayatında ve tabi şairin hayatında/ şiirinde derin izler bıraktığında su götürmez bir gerçek. Toplumsal olayların sıkça yaşandığı ülkemizde, Gezi dönemi gibi, elle tutulur, gerçek, tasarlanmamış ama kısa vadeli olaylar, bir kuşak yaratmaktan ziyade, mevcut koşullara karşı gerekli tepki orataya koymak, hep bir ağızdan sıkıntıları dile getirmek isteyen insanların ortak platformu konumunda bana kalırsa. Koşulların hergün daha da kötüye gittiği bir coğrafyada, bu kötü gidişe dur demek isteyen şairlerin, sanatçıların ürünlerinde ironi ve politize olmuş dil kendini göstermekle kapmayıp, politize bir hayatın ve özgür bir söylemin kapıları da açılmış durumda.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Doğru söze ne denir. Yormayan, çabuk öğütülüp aynı hızda tüketilecek yazınsal, görsel, işitsel ürünlerin revaçta olduğu bir dönemi tercih eden insan, nitelikten/ nicelikten ve incelikten yoksun bir yaşamı, kalitesiz bir hayatı tercih etmiş durumda ne yazık ki. İçerisinde yer aldığım kitap sektörünün sözünü ettiğiniz/ ettiğim durumda olması ise ayrı bir üzüntü kaynağı benim için. Tercih ettiğimiz ürünlerin davranışlarımızı, hitap şeklimizi nasıl ve hangi yönde etkilediği ise ortada. Sorunuzun giriş bölümünde yer alan ve yanlış anlaşılmaya meyilli olan bir noktaya değinmek istiyorum. Kolay tüketilmeyen, üzerine kafa yorulması gereken, öykü, roman ve deneme türünde eserlerin varlığını görmezden gelmek elbet haksızlık olur. Tüketim kültürünü körüklemek üzere, sırf bu sebeple kuluduğunu düşündüğüm çapsız, ne yapmaya çalıştıklarından kendilerinin de bihaber olduğu dergiler, yayınevleri ve en kötüsü de şairlerin var olduğu aşikar, evet. Tercih ise bu noktada şair için hayati bir öneme sahip. Neyi/ nasıl/ neden tercih edeceğimiz ne ile karşılaşacağımızı belirlemekle kalmayıp bir sonraki tercihimizde büyük oranda söz sahibi olur. Şairin tercihi, aynı zamanda şiirine de sirayet eder. Uzlaşmayan, yerinde ve zamanında tepki gösteren, gerektiğinde hırçınlığı, dayatılan terbiye, ahlak ve içi boş değerler düzelmine karşı bir silah olarak kullanan şair, kıymetlidir. Kıymetini bilmek gerekir. Zira kiminle/ kimlerle yola çıkacağımız alacağımız nefes kadar önemlidir. Iskaladığımız nokta, bize referans olan olayları/ olguları/ rahatsız edici sonuçları eleştimek yerine onları yazanı/ yazanları hedef gösterip paçayı sıyırmak suretiyle, biri ya da birilerini ortada bırakıp çekip gidenlere, ortadan kaybolanlara tepki göstermemekti. Çünkü kolay olan da buydu. Kolay olanı seçmek ise en kolayıydı.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Şiir, “ben yazdım oldu” düsturunu benimseyerek ortaya ürün çıkartabileceğimiz bir mecra değil. Şiirin hangi çizgilerden geçerek günümüze ulaştığını, şiir geleneğimizde ne gibi hareketlerin olduğunu, bu hareketlerin şiirimize etkileri bilmek önemli. Geleneği, omuzlarda taşınması gereken bir yük, hatta külfet boyutunda gören, öyle algılyan zihinler ise ayrı bir yerdeler. Eliot’un söylemiyle: “Din ve milliyetçilik, bunların yanında gelenekler ve ne kadar saçma olursa olsun herhangi bir inanç, sadece bireyi diğer insanlara bağlar ve bütün insanların en çok korktuğu şeyden kaçıştır: yalnızlıktan” Bütün bunların yanında, elbette size katılıyorum, bugün yazılan ortaya konan ürünlere baktığımızda, çeşitliliğin kendini hemen ortaya koyduğu görülecektir ki, şiirde bundan daha güzel birşeye az rastlanır. Farklı damarlar/ yollar/ kanallar arayarak sıradan olanın dışına çıkmak için çaba sarf eden şiirimizin, zengin bir geçmişi/ kaynağı olduğunu düşünüyorum. Bu elbette bir avantaj. Bu kaynağın farkına varmak, biçim ve öze yeni imkanlar tanımamıza, yeni alanlar yaratmamıza olanak sağlıyor. Tabi geleneğin hangi yönünü ve dönemini de benimsediğimiz, kendimize ve şiirimize hangi tarafının yakın olduğunu bilmek de bu noktada önemli. Gelenek, bir sonraki adımı atmamızda, yön tayini üstlenmede klavuz görevi görüyor. Öyle ya, herkes yönünü bilmek ister. Son olarak, gelenekten yararlanmanın doğru ve tutarlı tarafı nedir? Nasıl olmalıdır? Bunun bir formülü var mı? Şöyle yazarsanız gelenekten, doğru ve tutarlı yararlanabilirsiniz minvalinde bir kaide mevcut mu? Herkes, şiir birikimi/ bilgisi ölçüsünde yararlanır gelenekten. Her dönemde gelenekten yararlanma şeklimiz bu olmuştur bence.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Siyasetin, şiiri kabul etmesi, varlığını tanıyıp yaşam alanı sunması konusu her dönem olduğu gibi bu dönemde de sıkıntılı. Kurulan bağ sağlıksız ve tartışmalı. Şiir kendi mevcudiyetini koruma ve kollama yolunu uzun bir süredir benimserken, şiire ve şaire bu mevcudiyeti çok gören siyaset, şiiri ve şairi her zaman gözetim altına almak gibi hastalıklı refleksler göstermiştir. Bu noktada şiirin ve gündelik hayatın şiirime sirayet etmemesi olanaksız. Çünkü zor bir coğrafyada/ ülkede hayatta kalmaya, yaşama tutunmaya çalıştığımız artık malumun ilanı. Hüküm sürenin, gücünü iyiden iyiye hissettirdiği, iktidar heveslisi mecraların, kimseye ön vermediği, acıların ve üzüntülerin iktidar oraganları tarafından çarpıtılarak, değiştirilip dönüştürülerek servis edildiği, üstüne acı sahibinin hedef gösterilip lince maruz bırakıldı tiranlıklar ülkesinde ve hatta gezegeninde şiirim payına düşenin hep bir fazlasını almıştır. Kaldı ki, birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış, birçok medeniyeti bünyesinde barındırmış savaşlara, ayrılıklara, acılara ev sahipliği yapmış olan bu topraklar, gezegenimizin en eski tarih birikimlerini de bünyesinde barındırıyor. Bütün bunların yanı sıra sözgelimi, otobüs durağında, binmesi gereken otobüsü görmeyip peşinden koşan bir yolcunun dikkatsizliği, akbili bitmiş bir insanın, başka bir insan yardım istemesi, yolunu kısaltmak için yayaları hiçe sayıp kaldırımı kullanan pide/ lahmacun kuryesi, karşıdan karşıya geçerken kırmızı ışığa yakalanma ihtimalinin içimizde yarattığı tedirginlik ve korku, dünyanın öbür ucunda keşfedilen yeni bir dinazor fosili, bir uçağın aniden türblansa girmesi, hava limanında rötar yemesi ya da dünya dışında farkına varılan yıldız kümesi. Velhasıl, neyi nasıl yazacağıma, hangi konuları şiirime dahil edeceğime, biçimi belirleme aşamasında hangi kıstasları kabul edeceğime karar verebildiğim için çok rahat.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Sözünü ettiğiniz sosyal medya platformlarının kullanılma amacına odaklanmak doğru olacaktır diye düşünüyorum. Bizde sosyal medya, iletişim kurmak, kaynağından sapmadan, bilgiyi çarpıtmadan genişletmek ve yaymak odaklı bir kullanım yerine, “ben”in istila halinde çoğaltılması, görünür olanın yağma boyutuna hizmet ediyor. Beğenmediğini, onaylamadığını hedef göstermek, çoğunluğu elde etmek, av olarak görülen hedefin dört bir koldan sarılması. Ve dışlanarak, avın nihayete erdirilmesi. Durum bu. Edebiyat bunun neresinde?

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

Kuram ve eleştiri, uzun yıllar disiplini elden bırakmadan, ince elenip sık dokunması gereken, bilginin zaman içinde başka bir alanı, düzlemi beraberinde getireceği/ getirmesi gerektiği zahmetli bir uğraş elbette. “İhtiyaç duymamak” olduğunu düşünmüyorum. Zira sanatın her alanı, kuram ve eleştiri ile kendine çekidüzen vermiştir. Üretkenlik konusunda acele edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

Kişisel ilişkilerin ve bu ilişkilerin doğurduğu sorunların, şiir üzerine konuşulması, kafa patlatılması gereken konuların önüne sıkça geçtiğini görüyorum. Anlaşmazlıklar elbet olacaktır. Karşı çıkışlar, makul ve mantıklı olduğu ölçüde kabul edilebilir. Aksi, laf salatası, karalamalar, iftiralar vs. Zihnin bu kadar az çalışıp, çenenin bu kadar çok efor sarf ettiği bir dönemde, hangi lirik, hangi epik, hangi dramatik?

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Canlı ve hareket halinde olan birşeyin içinde konum aramak, bir yerde konumlanmak boş bir çaba. Hareket halindeyken yolum pürüzsüz olsun yeter. Şiiri elbet bulurum. Ya da şiir beni…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir