2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-27: İnanç Avadit

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Bir 2010 Kuşağı olduğunu düşünüyorum. Çünkü 2000’le 2010 arasındaki fark olan sosyal medya ve akıllı telefon kullanımının tüm alışkanlıklarımızı ya kökten değiştirdiği ya da bir biçimde içine sızdığı gibi bir gerçekliğin içinde yaşıyoruz. Facebook’un Türkiye’de yaygınlaşmaya başladığı tarih 2007, onun getirdiği devrimle birlikte Twitter’ın, Instagram’ın, Whatsapp’ın hayatlarımızı bir şekilde ele geçirdiği yılı 2010 olarak alıyorum. Bunun yazdıklarınıza, ürettiklerinize etki etmemesi gibi bir gerçeklik mümkün değil. Ama bunun da ifade edildiği gibi bir köksüzlükten beslendiğini değil, 2010’u hazırlayan şairlerin 90’ların sonlarına doğru internetle tanışan şairler olduğunu düşünüyorum.

Web her şeyi alt üst etti, dokunmadığı hiçbir sektör, hiçbir alan kalmadı. Siyasetteki en büyük güç olduğu, özellikle ABD seçimleriyle birlikte ayyuka çıkan seçmen etkileme yöntemleri benim açımdan bunun en büyük kanıtı. ABD başkanının twit attığı bir dünyada bununla ilgili bir ikna çabasına ihtiyaç duymuyorum açıkçası. Artık bu dünyada yaşadığımızı kabul edeceksek bu değişimlerin de kendi edebi kuşaklarını yaratacağını, hatta çoktan yarattığını kabul etmemiz gerekiyor. “2020 yılında ne olur” diye düşününce de 2000’le 2010 arasındaki farkın 2020 ile 2010 arasında varolacağını düşünmüyorum. 2020’lerin bu değişimi kanıksama yılları olacağını, şiirin de buna bağlı olarak daha oturmuş bir şiir olacağını düşünüyorum.

Kuşağın poetik yönelimi zamana uygun düşen bir biçimde eklektik bir yönelim. Biraz ondan, biraz bundan. Sebze çorbasının içine koyacağınız malzemeyi sınırlamazsanız en sonunda kahverengi bir su elde edersiniz tabii. Bence iyi şiir artık bu eklektik biçimin kararıyla ilgili. Daha önce deneysel şiir olarak adlandırdığımız şiirin de yerleşik bir hal aldığını, genel olarak yazılan tüm şiirlere bir şekilde sızdığını düşünüyorum. Bu da aslında deneysel şiirin “kazandığı”, bu yüzden de bir çıkmazda ya da bir durgunluk döneminde olduğu anlamına geliyor benim için.

Bu kuşağın öne çıkan temsilcileri ifadesini sevmemekle birlikte kendi severek okuduğum şairlerden söz edebilirim sadece. Enes Kurdaş, Mihrap Aydın, Cihat Duman, Ozan Can Türkmen yazdıklarından etkilendiğim şairler arasında.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkiledi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Bir üstte saydığım, sizin de soruda geçirdiğiniz teknolojik gelişmenin şairleri etkileyen başat unsur olduğunu düşünüyorum. İlişki biçimlerini, daha özelde flört etme biçimlerini bile tamamen değiştiren bir teknolojiden söz ediyoruz sonuçta. Diğer yandan Gezi’nin de, 15 Temmuz’un da şairleri etkilediğini düşünmüyorum. Şiirlerine girdi elbet ama şiirlerini değiştirmedi. 15 Temmuz konusuna girmek bile istememekle birlikte Gezi’nin de bir süreklilik taşımadığı, kendi içinden çıkan başka bir eylem disiplinine yol açmadığı düşünülürse, şiiri etkilemek için çok zayıf kaldığını söyleyebilirim. Buradan sorumlularının da bizzat Gezi’yi yarattıkları halde, Gezi’den sonra sokağı tamamen yalnız bırakan insanlar olduğunu söyleyeyim.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Bence artık göstermemeliler. Televizyon uzun süre boyunca aydın, entelektüel tarafından tehlikeli bulundu, aşağılandı da ne oldu? Herkes, aynı aydın, entelektüel de olmak üzere televizyon izledi. Bu dergileri dışardan eleştirmek yerine içerden değiştirmeye zorlamak daha mantıklı geliyor artık. Buradan Ot ve Kafa dergilerine sesleniyorum, bizi Truva atları olarak dergilerinize davet ederseniz, okuyucularınızı güncel şiirle tanıştırmak isteriz.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Sanırım bu soruya da ilk soruda “eklektik” diyerek cevap verdim. Gelenekten beslenme konusuna gelince, şiir okumadan iyi şiir yazılabileceğini düşünmüyorum. Bir iki istisna dışında mümkün değil ki istisnalar da böyle konularda çok önemli değil. Gelenek dediğimiz şey bütün olarak şimdiye kadar yazılmış şiirin kendisi. Roman okumadan, romanın ne olduğunu kuram dışında roman okuyarak kavramadan iyi bir romancı olmanız mümkün değilse şiir okumadan, şiirin ne olduğuna dair kuramları, denemeleri okumadan şiir yazmanız da pek mümkün değil.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine dair İslamcıların bu konuda daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın, şiirlerinin iyi olduğundan söz etmiyorum. Bu kadar kısıtlı bir dünya görüşü ile günümüzde iyi şiir yazmak mümkün değil. Sadece onları yazmadan önce yazmaya iten kaygılar -doktrini savunmak, iyi bir kul olmak, belediyeden ihale kapmak, söyleşiye çağrılmak- sonucu siyaset şiirlerinde çok daha fazla yer alıyor.

Kendi şiirime gelince, tarih, gündelik yaşam ve bunun siyasetinden besleniyorum direkt olarak. Bundan başka bir şey yazmak da istemiyorum açıkçası.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Siz ne amaçla kullanmak isterseniz o amaçla kullanırsınız bu mecraları. Sonuçta aklı başında tartışmalar da dönüyor, insanları “Fetö”ye üye olmakla suçlayan onursuz, ahlaksız, ruh hastası olduğunu iddia edip ruh hastalarının adını kirleten insan müsveddeleri ile de karşılaşıyoruz. Ben bu mecranın uzun vadede insanın içindeki vahşi bir gerçeği ortaya çıkardığını düşünüyorum: Bir ilişkinin içine girdiğiniz ilk zamanlarda rol yaparsınız ama uzun vadede nasıl bir pislik olduğunuz mutlaka ortaya çıkar eğer bir pislikseniz. Bu mecralar bu pisliklerin ortaya çıkarılması ve tüm şiir camiasında aforoz edilmeleri için kullanılabilir ama günümüzün en büyük tavır eksikliklerinden biri bu. Görmezden gelmenin, tavır almanın başarılamadığı, “ama”nın çok sık kullanıldığı bir zamanda yaşıyoruz.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

Bu durumun en büyük sebebinin İkinci Yeni’ye, artık yaşamayan şairlere sıkışıp kalmış bir eleştiri geleneğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Hepimiz konuşuyoruz, “Orhan Koçak neden güncel şiirle ilgilenmiyor” diye. Enis Akın’ın Kekeme Türk Şiiri yeni baskısını yaptı mesela, keşke bir Kekeme Türk Şiiri 2 – Güncel Türk Şiiri diye bir kitap daha yazsa. Bu saydığım iki şey eminim 2010 Kuşağı’nı da bu konuda etkileyecektir. Nasıl da bütün suçu başkalarının üzerine atıp kurtuldum sorudan. Böylece 2010’ların tembelliğini de göz ardı etmiş oldum başarılı bir biçimde.

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

Yine ilk cevabımdaki eklektik şiir bağlamında tartışılabilir. Eklektik şiir belirli, masif bir biçim anlayışını toptan reddederek yazılabilir ancak. Yaşadığımız çağda biçimin masif olmak gibi bir şansının olduğunu düşünmüyorum. Türler, biçimler keşfedildi, kullanıldı, şimdi hepsini şiir yazmak için kullanabiliriz sadece.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

20-30 yıl sonrası ile ilgili, İklim Krizi kaynaklı bir karamsarlığa sahip olduğumdan, edebiyat dünyamızın o sıralarda gıda ve su aramak için birbirini bıçaklayacağını düşünüyorum. Benimle ilgilenebilecekleriniz çok düşünmüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir