2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-28: Emre Şahinler

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Bence böyle bir kuşağı tanımlamak için çok erken. Bırakalım bunun kararını edebiyat tarihçileri versin. Çünkü bir kuşağın oluşması için büyük kırılmalar ve bahsi geçen kuşağın herkes tarafından kabul görmüş sürdürümcüleri olması gerekir. Şimdilik biraz dağınığız, kargaşa halindeyiz. Hem neden bir kuşak içinde yer almalıyız bunu anlamaya çalışmak bile delilik geliyor bana. Bir çemberin iç sınırlarına dahil edildiğimi düşünüyor, huzursuz oluyorum. Böyle olursa bir güle kanmam güçleşir. “gül alırdık. biz. hepimiz. / her şey için, yerli yersiz / gül alırdık bir zamanlar. / biz. hepimiz. / gülleri de eskittik.”

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkilendi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Teknolojik gelişmeler yaşamlarımızı konforlu hale getirdi. Şiir de bu konfordan payını aldı. Her ay onlarca şiir kitabı basılıyor ve hepsini alıp okumak iyi şiiri yakalamak epey zor. Ömer Şişman’ın “Türkiye’de şiir izleyen 300 kişi kaldı” başlıklı yazısını okumanızı öneririm. Kendisi bu yazıyı kaleme alalı dört yıl oluyor. Ben o sayıyı dijital deformasyonla birlikte 20’ye düşürüyorum. Şairler dışında kimse kitaplarımızı okumuyor. Hatta bizi şairler bile okumuyor. Biz birimize hasret bir milletiz. Gezi bu hasreti sıcak tuttu. Taşkınlığımız, isyanımız bundan… Bir isyanı büyütüp şarkılara, şiirlere karışmak istedik hepsi bu.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Şiir diğer sanat disiplinlerinden en ayrıcalıklı olanıdır bana göre. Şair her çağda okura yenilmiş bir öznedir. Şiir, iyi okurun özümseyeceği bir türdür. Şairlerin iyi okura ihtiyacı var, hesap ekstrelerine değil. Dergiler, yayınevleri kolonileşiyor bence dikkati buraya çekmekte fayda var. Kolonileşen dergilerin gösterdiğini okuyabiliyoruz. Bu yüzden merkezden dışarıya çıkmalı, şiirin keşfine kulak vermeliyiz.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Türk şiiri sentetik bir şiir değildir. Bu çok çeşitlilik bizi bir araya getirmeyen ve farklı perspektiflerden varoluşu anlamlandırmaya çalıştığımız yerdir. Şiirde ayrışmalıyız, sıyrılmalıyız birbirimizden, hepimiz aynı yere konuşlanamayız. Türk şiiri yapısal olarak yüzyıllardır kendi yatağını yenileyen bir şiir. Kuşaklar arasındaki çatışmanın sebebi ise bir yenilenme arzusu. Günümüz şiiri lirizmden biraz uzaklaştı bu iyiye işaret olabilir. İkinci Yeni döneminde lirizm kırsalında çağın en iyi şiirleri yazıldı. 2010’larda yazılan şiirler lirizm duvarlarını yıkıp deneysel eğilimler gösterdi. Bu fraksiyonlar çok önemli çünkü hepimiz okyanusa bir damla bırakıyoruz.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Şiir, toplumsal çalkantıların yüzümüze vuran şavkıyla politikleşir. Gündelik yaşamdan besleniyor; politikacılardan negatif etkileniyorum. O yüzden yüzümü yaşama, gerçeğe dönüyorum. Bu gerçeklikle bir müziğin uğultusundan doğuyorum.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Şiir tartışma platformları eğer şairlerin kendi birikimlerini okura ve şairlere aktarabileceği bir ortam olacaksa neden olmasın. Maksadını aşmaması kaydıyla bu tip platformlara çok ihtiyaç var.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

Şiir yazmaktan çok şiir üzerine çalışmak gerekir. Şairler, Word dosyalarına yazdıkları şiirleri bir an evvel dergilere gönderip beş-altı dergide çıktıktan sonra hesaplarının önüne şair yazıyorlar. Eleştiri mekanizması bizde pek arzulandığı gibi işlemiyor. Yola çıkarken yolda unuttuklarımızı konuşuyoruz. Şairler eleştiriye ihtiyaç duymuyor çünkü herkes aynı gömleği giyiyor.

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

Bu konular üzerine daha çok konuşmalıyız. Bir hayalim var bir gün sadece eleştiri yazılarının yayımlanacağı bir dergi çıkaracağım. En yakın arkadaşınızın şiirini eleştirdiğinizde size düşman kesilebiliyor. Bizim buralarda eleştiriye tahammül yok. Bu konuda epey gerideyiz ve en az ortaçağ kadar kırsalız. Eleştiri yapacağım diye şairi katledenleri söylemiyorum, o konu tamamen ayrı. Eleştiriyi özümseyemiyoruz, kabul etmiyoruz bu gerçek.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Şiir bir tasfiye meselidir. Her yeni kitabımda kendimi tasfiye etmem gerektiğine inanıyorum. Konum meseline gelince merkezde konumlanmayacağım kesin. Herkesin durduğu yerde durmak beni tahrip eder. Bana o sıfıra, kutlu intikale çalışmak istiyorum. Hiçliğe, belki orada kendimi sıfıra çekecek huzurlu bir rüya bulurum. Dünyaya alışamadım çünkü. Bir hakkım daha olmalı. Lütfen…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir