2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-29: Aykut Nasip Kelebek

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Modern şiir tarihimizi T. S. Eliot’un her on-on beş yılda bir yeni kuşak oluştuğu iddiasına dayanarak onar yıllık kuşaklar halinde değerlendirmek gibi oturmuş bir alışkanlığımız var. Gerekli gereksiz tartışma konusu edilebilen, sağladığı kimi kolaylıklarla birlikte içerisinde sıkıntılar da barındıran ama şiir üzerine konuşan neredeyse herkes tarafından edinilmiş bir alışkanlık bu. 70 Kuşağı, 80 Kuşağı, 90 Kuşağı gibi ifadelerin her birimizin zihninde birbirine yakın imgeler yarattığını biliyor ama bu imgelerin yanıltıcı olabileceğini, hatta çoğunlukla yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Mesela 70 Kuşağı genelde politik şairleriyle hatırlanır ama imgeci şairlere de sahiptir, 80 Kuşağının imgeci olduğu söylenir ama bunun arka planındaki siyasi içerik atlanır, bu bağlamda örnekleri artırmak mümkün. Dolayısıyla kuşak kavramı birçok yönüyle toptancıdır, bizi lüzumsuz yere yorabilir ve tartışmalar poetik bir zeminde ilerlemediğinden de çoğunlukla şiir adına işimize yarayacak veriler sunmaz. Ben de kuşak ibaresiyle belli yaş gruplarını işaret ediyorum, 2010 Kuşağı da bu bağlamda 80’lerin sonu ya da 90’ların başında doğup 2010’larda belirginlik kazanan nitelikli şairler anlamına geliyor. Bu tarife uyan şairler olduğuna göre şiirimizde bir 2010 Kuşağı da var demektir, Olağan Şiir gibi yeni kuşak şairler hakkında tek tek kapsamlı dosyalar hazırlayan bir derginin genel yayın yönetmeni olarak aksini zaten iddia da edemem.

2010 Kuşağının önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri diye konuşmaya başlarsam kuşak şairleri arasındaki farklılıkları yok sayıp renkleri ve çizgileriyle yekpare bir 2010 Kuşağı varsaymış ve neticede yukarıda eleştirdiğim toptancılık yanlışına düşmüş olurum, o yüzden burada bir duralım. Ben bu tip değerlendirmelerde biraz daha zora talip olmaktan, tartışmaları hayali gruplar değil de tek tek kişiler üzerinde yürütmekten yanayım; zaten yine yukarıda söylediğim gibi Olağan Şiir’de yaptığımız da tam olarak bu. Rastgele seçilmiş birkaç özellik üzerinden 2010 Kuşağının genel karakteristiği budur deyip bu kuşağı yine gelişigüzel tanımlanmış önceki kuşaklarla yalan yanlış karşılaştırmak istemem. Olağan Şiir’de şimdiye dek 2010 Kuşağı şairleri hakkında yazdığım eleştirilerle birçoğunun detaylı tablosunu çıkarmaya çalıştım, poetik ve politik olarak bu isimler arasında ortaklık ararsak boşa kürek çekmiş oluruz. Mevcut koşullar geçmiş şair kuşaklarıyla aramızda sadece şöyle bir ortaklık belirlememize yarıyor: Önceki şairler gibi biz de çoğunlukla orta-orta alt sınıftan yani güçlü ekonomik imkânların fersah fersah uzağından geliyoruz, aramızda burjuva yok; şiirin kaderine ve belki gidişatına dair de bir şey bu. Önceki kuşaklardan farkımızı sorarsan, onlar da Türkiye’nin birçok tarihi olayına tanıklık ettiler ama ben onlardan ülkemiz ve dünya adına çok daha fazla şeye tanıklık edeceğimizi ve onlardan daha fazla şeye dâhil olacağımızı düşünüyorum.

Kuşağın poetik yönelimlerine gelince: Dediğim gibi, kuşağı da geçtim, kuşağın pek çok şairi hakkında Olağan Şiir’de uzun uzadıya yazdım, düşüncelerimi burada tekrar etmekten ya da kısa cümlelerle geçiştirmektense okuru dergimize yönlendirmek istiyorum.

Olağan Şiir’de şimdiye dek Selim Sina Berk, Raşit Ulaş, Elyesa Koytak, Belya Düz, Berat Bıyıklı, Abdullah İlhan, Orhan Özekinci ve Turgay Demirel hakkında dosyalar hazırladık; önümüzdeki aylarda da daha başka arkadaşlarımız hakkında dosyalar hazırlamaya devam edeceğiz. Bu soruya kişisel cevabım da yine buradadır; ama özellikle belirtmeliyim ki mesele öne çıkmaktan çok önde kalabilmektedir.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkiledi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Ekonomik krizler ve 28 Şubat sadece 90 Kuşağını değil hepimizi derinden etkiledi, teknolojik gelişmeler de yine her birimizin hayatına doğrudan dâhil oldu. Bir kuşak ortaya çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerektiği kanaati kimin kanaatidir bilmiyorum ve buna katılmıyorum da. Şiir elbette ülke ve dünyadaki gelişmelerle ilişki içerisindedir ama girift bir ilişki biçimidir bu. Gezi’den ya da 15 Temmuz’dan sonra edebiyatın bir anda komple değişmesini bekleyenlerin hayal kırıklığı da biraz bununla ilişkilidir. Doğrudan Gezi ya da 15 Temmuz hakkında şiir yazmadım ama şiirlerimde bunların etkisi vardır. Öte yandan şiire gelene kadar tek tek hayatlarımız şu son beş-on yılda dalgalanıp durmuş, birçoğumuzunki maalesef alabora olmuştur. Ama bunlardan yola çıkarak yeni bir edebiyat kuşağının oluştuğunu söylemek, buralardan şiire bir “yarar” beklemek gereksiz olur. İşte yukarıda andığım arkadaşların tamamı Gezi ve 15 Temmuz’dan önce yazmaya başlamışlardı, tek tek onların metinlerine, siyasetin onların yazdıklarındaki işleniş biçimine eğilmemiz lazım.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Kolay tüketilebilir ürünlere öncelik vermek günümüz insanının değil genel itibariyle kapitalizm sonrasının bir problemidir, şiir de kapitalizmin insanlık üzerinde egemenlik kurma sürecine paralel olarak tercih edilme anlamında hızlı bir biçimde romanın –öyküyle denemenin bu bağlamda romanla karşılaştırılması bile düşünülemez- gerisine düşmüştür. Roman satışlarının değerlendirilmesi de ayrı bir problem çünkü bütün romanlar sanıldığının aksine çok satmaz, mesela birçok nitelikli roman ve romancı toplum nezdinde tanınırlığa çok sonradan ulaşmıştır. Aynı yıl doğmuş romancı Oğuz Atay’la şair Sezai Karakoç’un geniş okur topluluklarınca bilinirlik kazanması aynı dönemlere tekabül etmiştir mesela. Her halükarda, inatla şiirin peşine düşen, dergilerde heyecanla şiir yayımlayan ve sonra o heyecanla şiir kitabı çıkaran bizler asla romancılar kadar çok satmayacağımızı biliriz, ayrıca çok satmaktan birçoğumuz ürkeriz de. Bizler sadece şiiri izleyen entelektüel çevrelerde bir karşılık bulmayı umarız, belli bir aşamadan sonra bu umudu da bırakıp kendimizi sadece yaptığımız işe veririz. Çok kişisel konuşmuş olacağım ama ben bu aşamadayım, şiirimi yazıp yayımlıyorum, okumuş okunmamış, kitabım satmış satmamış bunlarla da ilgilenmiyorum. Belki safçadır ama yapılması gerekenin de bundan ibaret olduğuna inanıyorum. Başarılı bir biçimde, çocukluğumuzun tabiriyle son gücünle yazmak, istikrarını yitirmeden şiirini geliştirip önüne bakmak: Felsefem bu. Şiirin itibarını korumanın, kapitalist ilişki biçimleri içerisinde şiiri ayakta tutmanın yegâne yolu da şiir adına sıkı işler yapmaktan geçiyor bence. Okunmuyoruz diye üzülmenin anlamı yok, bu işe başlarken hepimiz şiirin sınırlı sayıda okur tarafından izlendiğini, şiirin ve şairin geniş kalabalıklara yayılma sürecinin bir hayli yavaş işlediğini biliyorduk. Çok satma derdi olanların kendileri adına yapacağı en faydalı iş bence şiirden vazgeçip bir şekilde popüler romanlar üretmeye başlamak olur; ama yukarıda söylediğim gibi orada da herkes için çok satma garantisi yoktur. Tekrar şiire dönecek olursak: Bizim zaten üç yüz kişilik bir okur kitlemiz var deyip şiiri daha da içine kapalı bir tür haline, bir çeşit şifreli bir sistem haline getirmek de bunu yapanların felaketi olur; okunma kaygısıyla değil ve fakat nitelikli bir iletişim kurma derdiyle şiirin dilini açmak gerekir. Okura kızmaya bazen çok da hakkımız yok diyorum çünkü ben de şiir kitabı diye önümüze konulanların büyük bir kısmını okuyamıyorum.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Biçimci şiir, görsel şiir, felsefi şiir vb. kavramları özellikle benim şiir yayımlamaya başladığım 2000’ler boyunca sık sık duyardık, bugün birçoğunun sesinin soluğunun çıkmadığını görüyoruz, ortada şahsen şaşırtıcı bir durum olduğunu da düşünmüyorum. Böyle afili isimlerle ortaya çıkan, ara ara gürültü de koparanlardan geriye edebiyat adına bir şey kalmadı, sadece birileri boşuna zaman harcamış, başka birileri de bu tartışmalarda boşuna hikmet arayarak kendi kendilerini yormuş oldular. Epik şiirin yeri farklı, epik her dönemde kendini yeniden yeniden üreterek var olmaya devam eder. Biçimciliğin ve imgeciliğin 20. yüzyılın kuramsal tartışmalarında ciddi bir ağırlığı vardır ama bu kavramların ardına sığınarak ama sadece bunu yaparak adımı şaire çıkarabilir miyim diye düşünüyorsan, maalesef, buradan bir şey çıkmaz. Ortaya atılan her kuram, savunulan her görüş ya da her türün kendinden öncekilerle ister kabul isterse ret üzerine kurulsun zorunlu olarak bir bağı vardır. Gelenekten doğru yararlanmak, geleneği yanlış anlamak vs. bizim çoğu zaman boşuna hikmet aradığımız, önem atfettiğimiz kavramlardır. Bir kez daha: Kuşakların değil tek tek kişilerin gelenekle ilişkisini tartışmak gerek.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Şiir, siyaset ve gündelik hayat birbirinden bağımsız kavramlar değil. Siyaset gündelik hayatımızı doğrudan etkiler, gündelik hayatımızın şartları da ister istemez şiirimize dâhil olur; tersine çevirirsek şiir gündelik hayatımıza katılır ve gündelik hayatımız da siyaset üretme tarzımızı etkiler. Bu üçlü arasındaki ilişki biçimleri benim burada andıklarımla sınırlı da değildir, bu bağlamda örnekleri artırmak mümkündür. Her halükarda şiiri siyasetin ya da gündelik hayatın dışına çıkarma çabası boşunadır ama şiirde zorlama siyasi göndermelerden ya da acemice gündelik hayat ibareleri kullanmaktan da herhangi başarılı bir sonuç elde edilemez. İlk şiirlerimden bu yana şiirimi gündelik hayatın bütün boyutlarına ve bütün göstergelerine açık tuttum, edebiyat akademilerinden ve günü çoktan geçmiş kişi ve dergilerden yayılan sözüm ona seçkinciliği ve yine sözüm ona üst dil takıntısını da sadece küçümsedim. Siyasi anlamda da toplum olarak nerden gelip nereye gittiğimizi, bugün yaşamakta olduğumuz siyasi, kültürel ve toplumsal problemleri hep şiirimin gündeminde tuttum. İlk şiirlerimde de olan siyasi doz son şiirlerimde giderek daha da arttı, üçüncü şiir kitabım çok büyük oranda politik şiirlerden oluşacak gibi görünüyor.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

2000’lerin ortalarından itibaren gündemdeki nitelikli tartışma ve yönelişleri dikkatle takip etmeye çalıştım. Bunlardan çıkardığım sonuç şu: Sosyal medya uygulamalarından ya da mail gruplarından edebiyat adına kayda değer şeyler beklememek gerekir; üzerinde çalışılmış internet siteleri ve blogları ayrı bir yere koyarak söylüyorum bunu. 2000’lerin mail gruplarını vs. hatırlıyorum, öyle çok verimli tartışmalar çıkmış olsa bugün önümüzde mutlaka adamakıllı bir dökümü, bir verimi olurdu. Günümüzdeki sosyal medya uygulamalarından da şiir adına herhangi bir katkı beklemeye gerek olduğunu düşünmüyorum, sosyal medyadan sadece sosyal medyayı kurup yönetenler kârlı çıkar, her zamanki gibi kasa kazanır yani. Buradaki dedikodu ve linç kültürünü de genel ahlakımızın hayatımızın her alanına yayılmış bir uzantısı olarak algılamak lazım, dedikodu ve linçi maalesef sosyal medyanın icadından önce de çok seviyorduk.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar. (Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

Önceki cevaplarda olduğu gibi burada da yine somut veriler üzerinden konuşacağım, şimdiye dek Olağan Şiir’de hakkında dosya hazırladığımız arkadaşlardan sadece birinin eleştiri kitabı var, diğerlerininse eleştiriye ve kurama ciddi ve istikrarlı bir biçimde emek verdiğini söylemek çok zor. Sebebi açık: Eleştiri yazmak zor, eleştiri yazmak maddi-manevi bir getiri sağlamadığı gibi düşmanlar edinmenize yol açıyor, eleştiri yazmak medya-basın ve yanı sıra çeşitli iktidar imkânlarını elinde tutanlarca hiç de hoş karşılanmıyor. Türkçesi eleştiri yazmak deli işi. Bizim toplumumuzsa sanıldığının aksine delilerden değil bir hayli akıllı, hesabını kitabını bilen ya da en azından bildiğini varsayan insanlardan oluşur, bu anlamda deliler bir hayli azınlıkta kalır. Kuşağımızın eleştiriye ya da kurama uzak duruşunun nedenlerini burada arayabiliriz ama bu alanlardaki üretimsizliğinin nedenlerini kuşağımızla sınırlamak da haksızlık olur, eleştiri diye birtakım metinler yazıp duranların ne ürettiğine de bir bakmak gerekir. 90 Kuşağı şairleri eleştiri ve kuram konusunda çalışkandı diyorsun ama çalışkanlığın tek başına bir değer ifade ettiği şeklindeki ön kabulüne hiç de katılmıyorum. Çalışkanlık ancak ortaya nitelikli ürün çıkardığında bir anlam ifade eder, aksi halde hem kendine hem de çevrendekilere zulümdür. 90 Kuşağının yaptığı da çoğunlukla budur. Bir, en en fazla ikisi hariç hangi 90 Kuşağı şairinin eleştiri ve kurama ciddi bir katkısından bahsedebiliriz? Hangisinin kitabı çıkınca hemen alıp okuyalım duygusu yaşadık, yaşıyoruz? Niceliğe aldanmayalım, işin aslına bakalım. Kuşağımıza gelince, üretmiyoruz üretmiyoruz demek yerine elimizden geldiği kadarıyla dişe dokunur bir şeyler üretmeye odaklanalım.

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden?

Lirik ve epik gibi kavramlar şiir sanatının temel kavramları arasında yer alır, şiir üzerine tartışmalarımızda da önemli bir yere sahiptir, bugün bu kavramların uzun uzun yazılarla gündeme gelmemesi çok anlam ifade etmez, şiir kuramı konuşuyorsanız bunlarsız yapamazsınız. Bu kavramları aştım ya da gereksiz görüyorum diyemezsiniz. Yüksek lisans tezimde şiir-ideoloji ilişkisini inceledim mesela, lirikle epiği tartışmadan nasıl yürüteceksin bu tartışmayı? Olmaz. Dolayısıyla bazı kavramları bazen yüksek sesle tartışırız, bazen kısık sesle bazen sonradan ele almak üzere uzanabileceğimiz bir yere bırakırız; ama onları aştım, gereksiz buluyorum deme hakkımız çoğu zaman yoktur.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

20-30 yıl sonrasıyla çok alakadar değilim, hali hazırda işlerime odaklanıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir