2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-30: Ali Yoksuz

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Geçenlerde bir televizyon programı izlerken, adamın birinin, yapay zekanın şiir yazabileceğini fakat bir şiir fikrini ortaya çıkaramayacağını söylediğini duydum. Katıldım bu adama. 2010’lu yıllar itibariyle yazılmış olan pek çok sıkı şiir, iyi şiir, kötü şiir, vasatta gezen şiir vardır. Böyle derken şunu da iade etmem gerekir ki son 30 yılın -belki- “iyi şiir” bakımından en bereketli dönemini geçirdik/geçiriyoruz. Hatta bunlar içinde 1990’lı yıllarda doğmuş şairlerle beraber senin sözünü ettiğin kuşaklar içinden gelen ve güncelde kalmayı başarabilmiş şairler de var (ablalarım abilerim!). Şifa İle Taburcu’nun “upload” yılını unutmamak gerekir örneğin. Aslında pek çok şeyi unutmamak gerekir. Misal, ben bunları bu otuz yılın en bereketli onyılını devirirken söylediğimi unutmuyorum. Bu onyılın içinde şiir için öyle yoğun bir malzeme vardı ve bu malzeme karşısında yediden yetmiş yediye öyle bir dumura uğradık ki ekranlar şiirle doldu sevgili Eray; hepimiz akran olduk bir anda, 4 yaşındayız. Hâl böyle olunca “belli ki 2010’lar bir kuşak oldu” demeye başladı şairler. Çünkü ekranlara bakar gibi bakıyoruz şiirlere artık. Okuma öldü; artık görüntülüyoruz şiiri. Şiirin, diğer her şey gibi önizlendiği bir dönemde de kuşaktan söz ediyoruz. Fena! Ezcümle tıpkı başta sözünü ettiğim yapay zeka hadisesi gibi bir şiir fikri ortaya koyan ve bunu 2000’lerden özge yaptığını sürebilecek nitelikte bir şiir yok maalesef. 2010’lar itibariyle şiir yazan veya 2010’lar nimetinden faydalanarak yeni şiirlerini yazan şairler 2000’leri kuşatıyor sadece. Bunu yaparken de elbette yeni kültürleşmeden, yersizyurtsuzluktan, sosyal medyadan, teknolojiden yararlanıyor. Elbette 2000’lerin ve 1990’ların tahayyül edemeyeceği bir şekilde yapıyor bunu. İnsan 2000’lerde olduğundan daha çok ve daha çeşitli türlerde çöp üretiyor artık. 1990’lara kıyasla daha kabız bir toplumuz, probiyotik yoğurt yiyoruz; her şeyin altı ayda bir eskidiği, eskiyen her şeyin beş yılda bir trend olduğu dünyadayız, kabızız. Sonuç olarak, böyle bir dönemde hem o idealleştiriğimiz “kuşak”tan söz etmek hem de artık bunu onyıllarla düşünmeye çalışmak bana biraz zorlama geliyor.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkilendi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Gezi, bugün yazılan şiire ne kadar ihtiyaç duyduğumuzun somut bir göstergesidir ve bu ulusal bir meseledir aslında. Diğer yandan elbette toplumsal olaylar en önce kültürü etkiler. Buna mukabil kültür dili, dil ise şiiri ve sanatı etkileyecektir. Tam da bu nedenle sorunun yalnızca şiir özelinde cevaplanamayacağını düşünüyorum. İran veya Güney Kore sinemasını bir “sinema”ya dönüştüren trajedi, bir Rus Edebiyatı yaratmıştı. Bir fevriyyet İtalyanca diline sebep oldu mesela (aynı yıllarda Yunus Emre, Anadolu’ya serzenişi öğretiyordu). 2010’larda yazılan şiiri en çok etkileyen şey yeni birey(sel)leşme metodları olmuştur. Gezi de bu bireylik meselesiyle ilgilidir. Diğer hadisenin şiirimizle de sanatla da bir ilgisi yok. 15 Temmuz’dan bir dize çıkmaz sevgili Eray, orada sadece kanırtılmış bir hadsizlik görüyorum.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

“Ey şair!” demek istemiyorum. Sadece şu kadarını söyleyebilirim: bugün yazılan şiire, bugün ondan uzak olan insanların çok ihtiyacı var. Dolayısıyla burada şiirin “duyurulma” gerekliliği ortaya çıkıyor. “Yalnızca 300 kişinin okuduğu şiirler”den söz ediyorum. Bugün popüler yayınlarda gördüğümüz eğilim bir tür içerikçilik ve edebi açıdan ortalama bir mizah dergisine yaklaşamıyorlar. Ben Otisabi okumak için Bavul almak zorunda bırakılmış bir bireyim. Diğer yandan şiirin, senin söz ettiğin şekilde tüketilmesi ile ilgili bir problemim yok. Çünkü “her çağ şiiri taht’a çıkartır ve indirir”. Tüketilemeyen şiirle sindirilemeyen şiiri birbirinden ayırıyorum elbette. Hepsinin zamanı geliyor. Sorunun şairlerle ilgili kısmına gelecek olursam, ilk soruna verdiğim cevaba tezat gibi görünen bir şey söyleyeceğim: son otuz yılın en “leyla” şairleriyle yaşıyoruz. Bence kimsenin hiçbir şeye reaksiyon gösterdiği yok. Rahatsızlık varsa da hâlâ miyopuz bu konularda.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Bana kalırsa bu soruya cevap verecek kişi ben ve benim gibi 2000’lerden sonra şiir yazmaya başlamış şairler değil. Buna cevabı, sözünü ettiğin şiir geleneğimiz üzerine disiplinlerarası çalışmış, bununla birlikte 2010’larda yazılan şiiri de takip etme “cüreti” gösteren (Hasan Bülent Kahraman’ı bir kenara bırakalım şimdilik) kişiler vermeli. Fakat ben bu profilde birini görmüyorum. Belki de benim eksik okumamdan kaynaklanıyordur.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Ben “gündelik hayat” ne demek, bilmiyorum. Benim şiirimde hiçbir şey bir diğer şeyden daha “şey” değil. Şairlerin salt dünyalıktan aldığı etkiyi büyütmemeliyiz. Şiir bir dil mesaisidir. Dil şey’i gerçekler. Başka bir yerde söylediğimi tekrarlamış olacağım: bir anlam(a) olarak şiir en önce yerleştirilemeyen bir şeydir. En çok da sözünü ettiğimiz gerçekleme yüzünden böyledir. Bugün deneyime yaslanmış bir şiir var. Deneyimi somutlayan şiirler vasatta kalıyor bence. Zaten bunun için şiirden çok daha elverişli pek çok yöntem ve disiplin vaki. Şiir, şairin aldığı etkinin sonucu olarak dünyaya ilân edeceği şeylerle ilgilidir ama bunun için siyaset gibi, “yaşamak” gibi şeylere sanıldığı kadar büyük bir ihtiyacı yoktur. O şiir ilişki kurduğu her şeyi öylesine çevreleyecektir ki ortada bir ilişki kalmayacaktır zaten.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Az önce Gezi ile ilgili sorduğun soruya ek bir cevap vermiş olacağım burada: bana sorarsan “siirpostasi” şiirimiz üzerinde Gezi olaylarından çok daha sarsıcı bir etki bırakmıştır. İyi ki de bırakmıştır. Şu an bazılarımızın posta kutularında son derece etkili bir trafik var. Hulki Aktunç ve Gültekin Emre’nin Opus’unu anımsıyorum fakat bunları eski zamanda olduğu gibi şeffaflaştırmak çok daha zor. Çünkü bir puntsuzluk var iletişim biçimlerimizde. O nedenle -ve diğer yandan şiir yayını yapan bir derginin yayıncısı olduğumu hatrımda tutarak- diyebilirim ki, şiir tartışmaları için hâlâ ve daima şiir dergilerine gerek var. Dergi derken ille de belli bir kalıba dökülmüş, ölçüleri belirlenmiş formalardan söz etmiyorum; matbuat şart değil fakat şiirin tartışılacağı bir zemin yaratılması şart. Diğer yandan ben sözünü ettiğin ve gelecekte çok daha farklı çeşitleriyle karşılaşacağımız bu uygulamaların ve şairlerin bu uygulamaları kullanış biçimlerinin şiire büyük katkısı olacağı kanaatindeyim. Belki bir yerlerde bir şeyler deneniyordur.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

Sanırım ortaya konmayı, yapılmayı bekleyen o kadar çok şiir var ki kimsenin oturup “biz acaba ne yapıyoruz” diye düşünmeye vakti olmuyor. Bu vakti bulanlar da küsüp çevirmen veya mantıcı olmaya karar veriyorlar. Bunun ayıbı yok. Sen şık verdiğin için ben bir tercih yapayım. Sanırım “ihtiyaç duymama” söz konusu. Diğer yandan ise -dediğin gibi- hazmedilmeyi bekleyen metin çok ve şiir geleneğinin bu denli köklenmiş olduğu bir coğrafyada yeni bir şey söylemek sanıldığı kadar kolay değil.

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

Bugün yöntemle ilgili bir sorunumuz yok. Şiirin gelip dayandığı yer kelime midir, bilemem ama yöntem olmadığı kesin. O yüzden malzemenin yüzüne bakmıyoruz artık. Bunun cevabını yukarıda verdiğimi sanıyorum.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Evli, mutlu, çocuklu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir