2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-32: Belya Düz

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Düşünmüyorum. Yakın yaşlardaki insanlar aynı dönemler içerisinde birtakım eserler verdi diye kuşak oluşmuş diyemeyiz. Bir edebiyat kuşağının geldiğini gösteren emareler vardır. Kuşakların dergileri olur örneğin. O dönemin önemli isimlerinin o dergilerde olgunluk eserlerini verdiğini görürüz. Çıraklık çünkü bir önceki kuşağın dergilerinde başlar. 2010’larda şiir yazan kişiler henüz kalıcı/belirgin bir dergi çıkarabilmiş değiller. Kuşaklarda akımlar, manifestolar ya da en azından poetik tartışmalar olur. Şiirde biçim, içerik, ahenk, ibareler hakkında yapılan çıkışlar farklı eğilimlere kapı açar ve kuşak şairleri yürüdükleri yolları belirginleştirirler. 2010’larda şiir yazanlar kendilerinden önce tartışılmış konuları olduğu gibi kabul ettiler ve yakın buldukları bir derginin şiir anlayışına sığındılar. Birkaç isim hariç şiire dair bir tartışma, bir manifesto hevesi güden olmadı. 2010’larda şiirde şu konuşuldu diyebileceğimiz nitelikli bir şey yok velhasıl. Geçmişi ve bugünü tartışmayan, tartışacak bir mecra oluşturmayan, kendinden sonrakilere bir poetik düşünsel miras bırakmayan bir yaş grubunun kuşak olma vasfına erişmesi mümkün değildir.

Aslında ikinci sorunun cevabı birinci soru. Bir kuşağın karakteristik özelliklerini ortaya koyduğumuzda bu özelliklerin 2010’larda görülemediğini gözlemlediğim için bu dönem isimlerini henüz kuşak olarak kabul etmiyorum. Hatta bir adım ileriye gideyim, ortada bir kuşak olduğunu iddia edenler varsa şiir eleştirisine dair bir bilgiye sahip değiller demektir. Bireysel çabalar, tekil olarak sürdürülen yazınsal maceralar çeşitlilik sağlasa da su hala durgun. Ve malumunuz durgun suda abdest alınmaz. Türk şiirinin akması gerekiyor.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkiledi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Son yıllarda şairler politik gündeme fazlasıyla teslim oldular. Kendi ideolojik kabullerinin güvenli sahalarına çekildiler. İlişkiler yakalamak, bağlantılar kurmak, öznesiz ve hedefi belirsiz eleştirilerle sivil itaatsiz söylemler geliştirmek daha cazip hale geldi. Sol edebiyat, Türk şiirinin ana damarından koptuğundan beri, ki bu 2000’li yıllara tekabül eder, marjinalleşmiş ve biçimci şiirin, görsel şiirin ve hatta ruhu boşaltılmış amorf bir şiir söyleminin savunucusu olmuştu. Gezi döneminde sokaklara yazılan İkinci Yeni mısralarını büyük övgülerle selamlamıştı Ahmet Güntan. “Şiir direnirse kazanacak.” dedi 160. Kilometre ama Edip Cansever’e daha çok inanıyorlardı. Halbuki bugün İkinci Yeni’yle devam edilemeyeceği aşikar. Artık başka bir şiir yazılıyor. İkinci Yeni’nin öncü şiirlerinden olan Masa da Masaymış Ha gibi bir metin bugün yazılsa kimse yüzüne bakmaz. Bugün başka bir anlatı biçimine muhtacız çünkü. Toparlarsak, Gezi süreci sol edebiyatın İkinci Yeni’nin solcu bilinen şairlerini kutsallaştırdığı, Ece Ayhan romantizminin şehvetiyle küçük Ece Ayhancıklar çıkarma çabalarına giriştiği bir dönem oldu. Ece Ayhan gibi söylemeye ve davranmaya çalışanlarla İsmet Özel gibi söylemeye ve davranmaya çalışanlar şiirimizde bir müddet daha yer işgal edecekler sanırım.

15 Temmuz’a gelirsek, aslında bizim yaş grubu bir daha darbe yaşanabileceğine ihtimal vermiyordu. 21.yüzyılda darbe mi kaldı diye düşündük hepimiz. Ama devlet televizyonunda darbe bildirisinin okunduğunu gördüğümde dehşeti yaşamıştım. Türkiye tarihinin en kanlı darbesine şahit olduk. Bu durum dahi şairlerimizin bir söylem geliştirmesine vesile olmadı. O dönem bir aylığına edebiyat dergilerinin darbeyi cansiperane savuşturan halkımızı selamlayan ortak bir kapakla çıkmasını önermiştim. Darbeden 2 ay sonra 15 Temmuz şiir antolojisinin çıkarıldığı bir ortamda hangi edebi silkinmeden bahsedebiliriz ki? Daha darbenin faillerini yakalayanların bile iki gün sonra darbeci olduğunu öğrendiğimiz travmatik bir dönemde kime hangi şiiri anlatabilirsin? Etkisinden çıkamadığın şeyin şiirini iyi bir şekilde yazamazsın. Şiir bir şeyin sende bıraktığı etkiyi senin gözlemlemendir. Duygusallık gerçekçiliğe yaklaştığı oranda şiirin tesiri artar. 15 Temmuz halkın içinde yer alan bir kesimin öncülerinin yaptığı bir darbe olması sebebiyle diğer darbelerden farklı bir etki yarattı toplumda. Etkisinden hala çıkabildiğimizden emin değilim. Tanklara, savaş uçaklarına karşı yiğitçe siper olunan bir dönemde en azından 1 büyük şiir bile çıkmamış olmasının üzerinde düşünmemiz gerekir.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Öykü, roman ve deneme gibi türlerin şiirden daha çok satılması bugüne has bir olgu değil. Bir anlam da ifade etmez bu. Van Gogh, fakirlikten mahvolmuştu. O dönemki yalaka vitrin ressamlarına karşı o sessiz sakin sanatını icra ediyordu ve fakat değeri öldükten sonra anlaşıldı. Bugün dünya Van Gogh’u biliyor ama. Bir şeyin çok satılması çok okunduğuyla ilgili değildir her zaman. Şiir az okunuyorsa iyi şiir kitapları çıkmıyor demektir. Şiir besler diğer türleri. En azından Türk edebiyatında böyle olmuştur. Şiir Türkçeyi öğretir sana. Bir dilin imkanlarını öğrenirsin. Laf kalabalığı yapmamayı, az konuşup etkili konuşmayı şiir okuyarak öğrenirsin. Daha sonra öykü, roman yazmaya başlarsın. “Şiir hayretle yazılan ve hayretle okunandır.” diyor Süleyman Çobanoğlu. Şiir etkin türdür. Şiir politikacıların söylemlerine kadar nüfuz eder. En etkili konuşmalar, vaazlar bir şiirle bitirilir. Mart 2016’da mecliste İsmet Özel’in Amentü şiirini okudu dönemin maliye bakanı. Şiir hutbelerde okunan bir şeydir. Türk şairinin talip olduğu mertebe budur. Şiirin tesiri hacminden çok fazladır. Türk şairi iyi şiir yazdığında okuyucu toplanır. Yeni bir şair nevzuhur ettiğinde bütün edebiyat dünyası ismini öğrenir. Yeni bir güçlü şiir elden ele herkese ulaşır. Bugün neden birçok şair roman yazıyor? Şiir yazabilmiş olmanın verdiği özgüven roman yazımına yetiyor çünkü. Burda herhangi bir edebi türü küçümsüyor değiliz. Şiirle dilin sınırlarında yürürsün, varolan anlamları ters çevirirsin. İyi şiir yazabildiğin anda artık iyi bir öykü yazarı adayı ve iyi bir romancı adayısındır aynı zamanda. Bugünün şairleri şiir yazsın şiiri konuşsun yeter. Ergin Günçe çok iyi şiirler yazdı ama çok geç farkedildi. Farkedilmediği için şiir yazmayı bıraksaydı bugün Türkiye Kadar Bir Çiçek diye harika bir şiir okuyamayacaktık. Şairin en büyük reaksiyonu bomba gibi bir şiiri muhatabının zihnine ve kalbine bırakarak olacakları kürsüsünden takip etmektir.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Gelenekle bağ kurmak geleneği reddetmekle başlar. Çelişki içeren bir cümle gibi duruyor ama öyle değil. Bugüne kadar varolmuş birikimi özümsemiş olmak demek, o birikime paralel yönde eserler vermek değildir. Nelerin yapıldığını iyi okudun ve anladıysan artık neleri yapmaman gerektiğini de görmüş olman gerekir. Orhan Veli kendinden önceki şiiri reddetmeseydi bugün geleneğimizde Garip akımından bahsedemezdik. Sanatta ikrar yoktur. Sanatsal olan biricik olandır. Otel Odaları diye bir şiir yazamayız artık. Çünkü onu Necip Fazıl yazdı ve pek bahsedilmez ama şiirimizde önemli bir yeri vardır. Yeni kelimeler getirmiştir, yeni bir ifade imkanı açmıştır. Muradımı anlatabilmişimdir umarım. Şiiri şiirle reddetmeniz gerekiyor tabi. Yoksa burda cin olmadan adam çarpmaktan bahsetmiyorum. Önce üzerinde konuşulmaya değer bir şiiriniz olacak. Ondan sonra sizin söylediklerinizi merak etmeye başlayacağız. Sıfırdan yeni baştan bir üretimden de söz etmiyoruz. Etkilenen ve etkileyen şairler vardır. Etkileyen şairler geleneğin bütün verimlerini okumuş ve özümsemiş kişiler olarak yeni bir şiiri daha özgün kurmuşlar ve bir damar açmışlardır. Etkilenen şairler, geleneğin birikimini okumak ve anlamakta daha kısıtlı bir çaba gösterdikleri için kendilerine en yakın sesteki, ahenkteki şairi örnek alarak onların şiirinin biçimsel yoluna eklemlenmişlerdir.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Ben şiiri herhangi bir gerçeklik alanından ayırmanın kıymetli olduğunu düşünmüyorum. Gündelik hayatımda başıma ne geliyorsa, aklımda insanlarla ve ülkemle alakalı hangi fikir dönüp dolaşıyorsa şiirimde de onun yer alması kaçınılmazdır. Düşüncelerimi, topluma dair bakışımı bir kenarda bırakayım, şiirim sadece duygulanımlardan oluşsun gibi bir ayrıma gidemiyorum. Bu demek değil ki ağzımıza ya da zihnimize her doluşanı şiire dökelim. Şiir her şeyden önce estetik bir şeydir. Bunu bilmeli şair. Şiir bir dönem raporu, bir panorama, bir bilanço değildir. Destursuzca sayıp dökerek şiir yazılmaz. Aklına, diline, kalbine düşen en güzel ifade biçimleriyle yazarsın şiiri. Dolayısıyla şiirdeki biçim, içerik tartışmalarının önemli bir kısmını faydasız bulduğumu söylemeliyim. İyi şiir biçimde de içerikte de zengindir.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Mail grupları dergilere ek olarak vardı. Burayı atlamayalım. Yani o insanlar halihazırda dergilerini çıkarıyor, yazınsal polemiklerini matbu mecralarda devam ettiriyor, bunun yanısıra mail gruplarında münakaşalar yapıyorlardı. Herkes en azından bir dergi mensubuydu. Dolayısıyla bir çekiciliği vardı. Günümüzdeki sosyal medya platformlarının böyle bir amaca hizmet edebilmesi için öncelikle şairlerin kendi matbu mecralarında eserlerini, beyanlarını, şiir görüşlerini belirtmeleri gerekir. Tartışma oradan doğabilir ancak. Bir dergide yazı var, oturur üzerine konuşursun. Ortada bir gündem yaratacak matbu bir yazı ya da dosya yoksa mevcut platformlar ancak dedikodu ve geyik muhabbeti için kullanılır.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

Gençlerin yetişebilecekleri şiir ocakları pek kalmadı malesef. Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği biraz da bundan. Eskiden devamlılığı olan şiir ortamları vardı. Toplantılar, atölyeler, farklı dergilerdeki şiirleri tartışmak için buluşmalar yapılırdı. Usta şairlerin gençleri yetiştirme hevesi de azaldı diyebiliriz. Dergi mutfakları verimliliğini kaybetti. Neden böyle oldu konuşmalıyız. 2000’lerin hararetli tartışma ortamında iddialı fikirler serdeden birçok isim kabuğuna çekilmiş durumda. Şiir ortamının ruhunun biraz kaybolduğunu söylemek abartı olmayacak sanırım. Şiirin usta isimleri eskisi kadar çok şiir yayımlamıyorlar mesela. Nursuz bereketsiz bir dönemden geçiyoruz gibime geliyor. Ülke gündemi hem dış politika hem iç politika açısından fazlasıyla hareketliyken şairlerin genciyle yaşlısıyla durgun bir görünüm sergilemesi üzücü. Son döneme şöyle bir baktığımızda İsmet Özel’in şiirle gitmek istediği yolu tamamladığını açıklamasından sonra onu Mustafa Kutlu’nun Dergah’tan çekilmesi takip etti, ki Kutlu’nun şiirlere dönüş yaptığı e-mailler bile çok öğreticidir. Akabinde Fayrap dergisi eski eleştirel ve ortamı zinde tutan havasını kaybetti ve artık çıkmıyor. Son olarak İtibar’ın da kapanmasıyla işler biraz daha zorlaşmış oldu. Aslında bu şiirin doğasında var. Dergilerin kapanması, bir şiir ekolünün yorulması, sözünü tüketmesi normaldir. Anormal olan yeni filizler açmamasıdır. İnşallah genç isimler olarak bu kış uykusundan uyanırız.

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

Bizim kuşağımız henüz herhangi bir şeyi aşmış veya tartışmış değil. Şiirdeki bir olgu üzerine düşünüyor değiller çünkü. Bir şeyi gereksiz görmek de o şey üzerine düşündüğünü ve bir çıkarıma vardığını gösterir. Bir düşünme faaliyeti yok ki, gereksiz görüyorlar diyelim. İsmail Kılıçarslan’ın bir şiirinin biçimsel mısra yapısından dolayı İtibar’da yayımlanmadığını, Kılıçarslan’ın da şiiri kendisi adına özel sayı yapılan Mahalle Mektebi’nde yayımladığını hatırlıyorum mesela. Şiirde biçim tartışmaları filan çok ciddi tartışmalardır yani. Çok kalıplaşmış sert fikirler sözkonusudur kuşaklar boyu tartışılagelen. 2010’lar şairleri daha kendi şiirlerini rafine edememiş, kendi anlatım biçimlerini süzememişken, yani daha kendi metinleriyle alakalı bir fikir yürütmemişken başka tartışmaları masaya yatırmaları mümkün değil. Lirik yazan gençler kitaplarının ismini hala kelime oyunlarından koyuyorlar, epik yazan gençler aşırı kalabalık ya da aşırı milliyetçi şiirlere yöneldiler. Bir fikir yazısı ciddiyetiyle şiir yazılmaz. Şiir biraz gülümsetir, biraz okurun hayatına eşlik eder, söylenmişi farklı yerden bakarak söyler, şaşırtır. İnsan çünkü böyledir. Şiir insan oluşumuzu hatırlatır. Sürekli güçlü gözükmemiz gereken siyasi parti lideri gibi aşırı gür sesli olma çabaları şiirde fazlasıyla somurtur. Gençlerin birbirlerini kıyasıya eleştirmeye başlaması lazım. Böyle olmaz. Bir ara ben bunu kendi blogumda yapmayı düşünüyordum. 2010’larda şiir yazan ve kitabı çıkan arkadaşları şiir estetiği açısından cesaret ve doğrulukla eleştirmeyi düşünüyordum. Ama böyle şeylere hazır mıyız emin değilim.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Böyle bir motivasyonum yok açıkçası. Şiir plan program dahilinde devam ettirilebilen, üzerine bir gelecek kurgulanabilen bir şey değil. Bir yönetmen iseniz çekeceğiniz filmleri tasarlayabilir, mekanlar bakabilir, oynatacağınız oyuncularla konuşmalar yapabilirsiniz. Ama şiir tamamen ilhama, yeteneğe ve insanın zihnini sakin tutuşuna bağlıdır. 1 yıl içerisinde 4 güzel şiir yazıp sonraki yıl vasat metinlerle zihniniz dolabilir. Şiirde tutunamayıp ortalama bir hikayeci yahut romancı olarak kabul görmüş fazlaca isim vardır. Şiirin hayata bir yenilik kattığına dair umudunuzu tazelemediğiniz anda şiir yazma edanız kaybolur. Gündelik hayat devam ederken aklınız bir yandan yazacağınız ya da henüz yazamadığınız mısralarda olmalıdır. Hal böyleyken şiirdeki geleceğimle alakalı bir öngörüde bulunmak pek uygun olmaz. Ancak şunu söyleyebilirim, ikinci şiir kitabımı ve şiir eleştirisi, gündelik hayat eleştirisi, toplumsal gözlemler içeren metinlerden bir düzyazı kitabı çıkarmak istiyorum. Yakın gelecekteki hedeflerim bunlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir