2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-33: Muhammed Enis Özel

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Emin değilim. Böyle bir kuşağın olup olmadığını kendilerini 2010 kuşağından sayan şairlerin şiirdeki ısrarı bizlere söyleyecektir. Açıkçası 2010 kuşağının varlığı veya yokluğu şairin ilgilenmesi gereken bir konu da değildir. Şair, tasnif işleriyle uğraşarak ancak kendine alan açabilir. Bu elbette bir olanaktır fakat şair için şiirle açılamamış bir alanda bulunmak da ne bileyim biraz şey… 2000’ler kuşağının varlığından da aynı derecede şüphe duyuyorum bu arada. Birileri birbirlerine yakın zamanlarda şiir yazdı diye şiirde iştirak etmedikleri halde neden birlikte anılsın ki? Bugün 2010 şairleri diye anılan şairlerin kaçı müşterek bir hareket içinde? Ben 1997 doğumluyum. 1985-1995 arası tevellüt etmiş şairlerle neredeyse aynı dönemde şiir yazmaya başladım. Onlar da 2000 şairleri gibi 90 kuşağının baskıcı tutumundan nasipleniyorlardı o sırada. Ayrıyeten 2010 kuşağından söz edebilmek için 2000 kuşağının konturlarının, seçim ve ilgilerinin sarih kılınması gerekir. Bu konuda belirgin bir fikir olduğuna tanık olmadım. 2000 kuşağını kimler temsil ediyor, belirgin özellikleri nelerdir vs.? Bu açık kılınırsa 2010 kuşağını daha net bir şekilde konuşabiliriz. Ama böyle bir zeminden hareket etmiyor hiç kimse. 2010 kuşağından 90 kuşağına atlıyoruz. Bir zorunluluk mu bu? 2000 kuşağının üstesinden gelemediği sorunları, bu kuşak çözecektir belki de.

İsmet Özel, şiiri tabana ve çağına yerleştirebilmemiz gerekir, der. Yaşamları itibariyle 2010 şairleri kendilerinden önceki şairlere göre tanıklıkları bakımından daha zenginler. Bu sebeple çağına çağının zenginlikleriyle beraber yerleşmiş bir 2010’lar şiiri elbette ayırt edilecektir yahut ayırt edilmeyi bekliyordur. Bilhassa 95 sonrası dünyaya gelmiş olan şairler hem sokaklarda oyun oynayıp mahalle maçları yapabilmiş hem internet kafelerde CS atabilmişlerdir. Bunların yanında bu kuşağın şairleri bugün 4K grafiklere sahip olan, kurgusal olarak iyi bir sinema filminden çok daha üstün ve grafikleri itibariyle de sinemayı aratmayan interaktif oyunlar oynuyorlar. Kurguyu takip ederek değil kurgunun içinde bulunarak, karakteri takip ederek değil karakterle kendilerini özdeşleştirip ona yön vererek, onu oynatarak bir sanatsal faaliyetin içinde bulunabiliyorlar. 2010 kuşağı şairlerinin bütün bu sebeplerle yeni bir şiirle kalma ve anılma imkânı var. Bu imkânı değerlendirebilecekler mi zamanla göreceğiz.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkilendi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Sosyal medyanın da etkisiyle beraber manipülasyonun artışı insanların güven duygusunu azaltıp tereddüt duygusunu arttırdı. Bu sebeple toplumsal olayların 90’larda olduğu kadar güçlü ve doğrudan bir şekilde şiiri etkileyebileceğini düşünmüyorum. Demokrasi yani sürekli olarak kandırma durumu sosyal medya ile beraber imkânlarını genişlettiği için insanların işlerinde yahut fikirlerinde ciddiyet azaldı. Kendimi onlardan ayırmayarak ifade ediyorum, sosyal medya ve toplumsal olaylar bizi usandırarak belki dolaylı bir şekilde etkilemiştir. İstihza, ironi, humor, mizah yahut adına ne demek isterseniz o, bu sebeple son dönem şiirimizde artmış ve etkisini 2010 şairleri üzerinden göstermiş olabilir. Her şeyle dalga geçebiliriz. Böyle bir imkânımız var. Bu, bireysel olarak şairleri olumlu yahut olumsuz bir şekilde etkileyebilir. Belki muhacir kardeşlerimizin ülkemizdeki varlığı bizi doğrudan etkilemiştir. 15 Temmuz hakkında yazılmış birkaç iyi şiir var, onun dışında şiirimize esaslı bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Gezi ise solcuların sağcılardan daha evvel gülmesini sağlamış olabilir. O kadar yani.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Hiçbiri umrumda değil. Bu durum günümüz okuyucusuna mahsus bir durum mudur onu da bilmiyorum. İlgilenmiyorum da. Tüketim çağına ayak uyduran şairler ya da laf cambazları genelde safsata üretme konusunda uzmanlaşıyor ve doğruyu kısmî olarak aktarıyor. Şairin ise kısmen doğru olan herhangi bir bilgiyle yahut hikmetle işi olmamalı. Muhatabını avlamamalı, onu ikna etmeli. Bütün diğer olup bitenlere ise gülüp geçmeli. Tüketime dahil olmuş ya da kendini tüketimin parçası haline getirmiş edebiyat tüccarları zaten yok olacaktır. Bu konuyu umursamamamın sebebi bu. Umursamadığımı çok defa dile getirdim, o halde uzatmayayım.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Ben insanların anadilleri olduğu gibi aynı zamanda veya dilleri dolayısıyla anaimgeleri yahut anakavramları olduğunu da düşünürüm. “Kuzum” istiaresiyle sevilen bir çocuk için kuzu, salt hayvan değildir ve çocuk için kuzunun artık bir temsil boyutu vardır. Bu sebeple gelenekle temas halinde bulunmadan şiir yazmanın zaten mümkün olmayacağı kanaatindeyim. Dili annesinden(elbette annesinden kastım yalnızca annesi değil) öğrenmemiş bir insanla konuşmadan bu düşüncemin aksine ikna olabileceğimi düşünmüyorum. Çünkü anneler sanatın en ilkel ve doğal aktarıcılarıdır. Örneğin çocuğunu uyutmak isteyen bir anne ister istemez sanata başvuracaktır. Bu sebeplerle şiirdeki yönelimler zaten gelenekten dolaysız olamaz. Kimin şiiri geleneğe daha yakın sorusuna bir cevap veremiyorum çünkü yıkımı da gelenek inşa etti. O halde geleneğe karşı alınan tutum da geleneğin bir parçası haline gelmiş demektir. Bu yüzden popülist, imgeci, görsel veyahut biçimci şiirin gelenekle aynı mesafede bulunduklarını düşünüyorum, yani.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Şiir herhangi bir şeyle ilintisiz değildir. Hayatın, gerçeğin ve hayalin tamamına taalluk eder. Bu sebeple gerçek, hayal kadar merkezi ve gereklidir. Eksik bir şiir yazılamayacağı için böyledir bu. İlhan Berk “ bir şairin şiirleri, üstüne başına benzemeli; yazdıklarından kendi çıkmalı” diyor. Şairin üstünü başını yani şairi yetiştiren kültürel-sosyal-siyasi ortamı, anlamadan şairi değerlendirmek yahut şairle karşılaşmak zorlaşacaktır. Anlaşılmaz olamayacaklarından bütün şiirlerin merkezinde dolaylı olarak gündelik, siyasal ya da sosyal hayat vardır. Bir bakıma şair olduğu yerden bakmakla mükelleftir.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Salt dedikodu ve linç aracı olarak görmek gerekiyor. İmanın söz sanatlarından kinayenin bir türü olduğunu bilerek söylüyorum bunu. İlkin sosyal medyada şairlerin imalarını yahut sataşmalarını canlılık belirtisi olarak görüyordum. Şimdilerdeyse sosyal medyanın yalnızca pasif agresyona sebep olduğuna kanaat getirmeye başladım. He, bu da bir canlılık katıyor ama ne bileyim, istenebilecek bir canlılık değil yani. Ayrıyeten mail gruplarında olmayan tribün bugünün sosyal medyasında var. Olandan ziyade görüntünün önemi daha büyük sanki sosyal medyada. Bu sebeple ikisi arasında yapılacak bir kıyas doğru olmayabilir. Dolayısıyla sosyal medyadan verimli tartışmalar çıkmaz. Net.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

Değer kelimesini anlaşılmak fiiliyle beraber kullanırız genelde. Türkçede herhangi bir şeyin değeri anlaşılır ve genellikle bu sonradan olur. Sonrasında ise kıymeti bilinir. Bugün bir eseri değerli bulup onun değerini anlamak ve sonrasında kıymetini bilmek için yeterince vaktimiz yok. Yepyeni bilgilerle her an karşı karşıya olmamız tek bir bilgiye odaklanmamızı ve onunla iştigal etmemizi zorlaştırıyor. Üstelik eleştiri de nihayetinde siyasidir. Yani ismini anacağımız herhangi bir insana bir kere ismini andığımız için değer vermiş oluyoruz. Siyaset de burada başlamış oluyor zaten. Bu siyasi bağı ise sosyal medyadan atacağımız 2-3 gönderi, tivit yahut postla kurabiliyoruz zaten. Millet ortalığı ayağa bu sebeple kaldırıyor herhalde tivitırda filan. Bu cevapla dolaylı olarak galiba sorudaki “görgü eksikliği” şıkkını seçmiş oldum. Eleştiri biliniyor da kim uğraşacak yani.

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

Yani şiir hakkında temel meseleleri konuşacak olursak epik-lirik-dramatik gibi kavramları kullanmak zorunda kalırız zaten. Aslında tartışan birçok şair var bu meseleleri. Birçoğunun bu husustaki düşüncelerini biliyor bilmediklerimi de tahmin edebiliyorum. Ayrıca yukarıda sosyal medya hususunda bahsettiğim örneğin tivit atma kolaylığı herhangi bir konuda insanın derinlemesine düşünmesini engelleyebiliyor. Şairler gerçek bir şiire çalışadursun sosyal medya fenomenleri müşterilerinden anlık olarak karşılık alabiliyor. Bütün bunlar gerçek düşünce üretiminin önündeki engeller tabii. Ayrıca 90 kuşağının uzun şiir, efendime söyleyeyim kısa şiir tartışmaları hiç ikna edici tartışmalar değil (bu söylediklerimi kesinlikle temellendirmeyeceğim). Bu meseleyi tartışmaya gerek de yok. Retorik üretmek isteyen buyursun tartışsın tabii. Şiir şairin durduğu yeterde biter.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Şiirim kalır, ben kalır mıyım bilmiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir