2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-34: Burak Ş. Çelik

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Şu anda iyi şiirler yazılıyor. Önemli olan bu. İsim takmak işi her ne kadar edebiyat tarihçilerine bırakılmış olsa da döneminize kuşak diye diye de bir kuşak olarak anılmanız mümkün (Kuşak olarak anılmak başka, etkili bir kuşak olarak başka elbette). Yani sesiniz çok çıkarsa birileri size cevap verir, cevaplandıkça sesiniz daha çok çıkar ve böyle böyle dikkate alınmış olursunuz. Bir arada durmanız da gerek. Birlikte kitap çıkarırsınız, manifesto yazarsınız, dergi çıkarırsınız, ortak noktalarda durursunuz. Bunu 1990 kuşağı başarmıştı. Öncekilerden farkları ise bütün görünmüş, ayrı konuşmuşlardı. Bu işte birlikte iş yapabilmenin doğurmuş olduğu bir sonuç. 1990 kuşağı öncesinde bütünlük içinde bütünlük olduğunu söyleyebilirim. Ancak bireyselliğin arttığı günümüzde 1990 kuşağı bir geçiştir. Artık eskisi gibi birliktelikler kurulabilir mi, ortak amaçlar doğrultusunda adımlar atılabilir mi, bilmiyorum (Kanon 2010 Dergisi denendi, tutmadı. Bunun sebebini en iyi bilenlerden biri sensin Eray.). Benim de içinde yer aldığım bu dönemde kimse kimseye değmeden, dokunmadan şiir yazıyor, bu gerçek. Bunun başat sebebi eleştiri yoksunluğu. Eleştiri başladığı anda herkes rüştünü ispat için bir gayrete düşecek, hatalar yapacak ve maskeler düşecek. Bu er ya da geç olacak. İlk şiirim 2016 yılında yayımlanmıştı. İlk kitabım ise 2019’da çıktı. 2010’ların sonuna ancak yetişti yani. Bu kuşakta şimdiye kadar bir eleştiri alanı oluşmamışsa bunun sebebi bilhassa 2010-2015 arasında ilk kitabını veren arkadaşlardır.

Poetik yönelimler çok fazla. Bu konuya girersek içinden çıkamayız. Ben genel olarak mekanik kafalar, güllü Donkişotlar, fedailer, gelenek havarileri diyeyim, sen istediğini istediğin yere koy.

Gelelim önemli temsilcilere… Sana ve bu yazıyı okuyanlara bazı isimler vereyim: Ali Berkay, Alptuğ Topaktaş, Cengizhan Genç, Emre Öztürk, Emre Yılmaz, Hasan Bozdaş, Hasan Özlen, Kaan Eminoğlu, Raşit Ulaş, Semih Diri, Taner Sarıtaş… Bu liste uzar gider. Aklıma ilk gelenler bunlar. Bunlardan kaçı birbirine benziyor, kaçı aynı masada oturup kalkıyor, kaçı birbirinin tavuğuna ya da eski ev sahiplerinin tavuğuna kış dedi? Cevabı kendin ver. Her birini birbirinden ayıran bir virgül var. Uzatmaya lüzum görmüyorum.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkiledi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Olmadı. Bu iki olay da edebiyat sahasında bir işe yaramadı. Bakın, en kötü şiirler ısmarlama şiirlerdir. Geziye çoğu sağcı inanmadı, 15 Temmuz’a çoğu solcu. Birbirimizi kandırmayalım. Gezi ile ilgili yazılan şiirler de 15 Temmuz ile ilgili yazılanlar da kötü. Net. Şairler artık doğrudan toplumsal hadiselere dayanarak oluşturmuyor şiirlerini. Her hadise bir çeşni olarak yer alıyor esaslı şiirlerde. Kitschlerden bahsetmiyorum. Onlar eninde sonunda cehennemi boylar nasılsa. 1990 kuşağının dile getirdiği ekonomik kriz, 2000’lerin kendisine malzeme yaptığı teknoloji, 2010’lar şiirinde var olmaya devam ediyor. Daha kapsayıcı bir şiir yazılıyor 2010’larda. Henüz yapılan iş görülmediğinden ve tasnif edilmediğinden, bu kuşak şairleri de herhangi bir savunmaya tenezzül etmediğinden bir dağınıklık söz konusu. Hepsi bu.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Olacak olanın önünde duramazsınız. Bir de siz okuyucuya neyi verirseniz o onu okur. Şiirin yukarıda saydığınız türlere karşı bir haysiyeti var. Sen bunu ayak altına atarsan çiğneyen çok olur. Şiir; öykünün, romanın ve denemenin sayfalarca anlattığını tek bir dizede anlatabilir ve tüm çarpıklığı bir tokat gibi çarpar adamın suratına. Ama sen çiçekleri, böcekleri, kuşları, elinin değmediği ve belki de ömür boyu değmeyeceği coğrafyaları kendine malzeme yapar da insani olana dokunmaktan geri durur, kanatlar altında kendine güvenli bir bölge yaratırsan diğer türler karşısında hayrete düşersin. Çarp çarpıklığı çarpıkların suratına genç şair, demek lazım. Şiirin tokadına en çok ihtiyaç duyulan zamanda yaşıyoruz. İnsani olan bozuldukça şiire malzeme çıkar. Çarp çarpıklığı çarpıkların suratına!

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Bu soruyla ilgili sadece şunu söylemek istiyorum: Her yazılan şiirin gelenekle bir bağı olmalıdır. Yoksa hiç kimse her on yılda bir değişip duran ve öncekilerden tamamen bağımsız bir şiir dünyası içinde olmak istemez. Bu hem imkânsız hem de ürkütücü. Tüm birikimi reddetmek manasıyla da büsbütün aptalca.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Siyasetin şiirde -herkesin anladığı anlamda- yeri yok. Benim şiirimde de yok. Ama gündelik hayat şiirin pekâlâ içindedir. Gündelik hayat dediğin kaybolan terliğin, zamlanmış sigaran, kırılan penceren, çalmayan kapın, ötmeyen kuşun, gitmeyen araban, çıkan kolun, agulu aşın değil mi? Bunlar şiirin en kral malzemesidir. Benim şiirimde günlük hayat elbette var. Bir mesele uğrunda.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Bu mecralardan verimli tartışma çıkmaz. İki tivit sonra konuşacak muhatap bulamazsınız karşınızda. Facebook ve Twitter, 2010’lu yıllara yakın bir zamanda kuruldu. Ülkemizde yaygınlaşması, bu seviyelere gelmesi ise sonradan oldu. Şu soruyu sormak lüzumunu görüyorum: 2010 kuşağındaki şairlerin eleştiri alanında zayıf olmalarının bir sebebi de söz konusu mecralarda çok fazla vakit geçirmeleri ve enerjilerini oralarda tüketiyor olmaları olabilir mi? İhtimal. Çünkü Twitter çıktığında 1990 kuşağı 30 yaşın üzerindeydi. 2010 kuşağı ise daha 15-16 yaşlarında. Ergenliğini Twitterla geçiren bir kuşak ile belki de çoluk çocuğa karışmış bir kuşağın bir olaydan aynı düzeyde etkilendiğini iddia edemezsiniz. Özetle bu mecralara karşı temkinli durmakta fayda var. Ama buradan başka bir malzeme çıkacak. Göreceğiz. (Hiçbir şey, yazmak konusunda bahane değil bu arada, yoksa herkesin bir derdi var durur içerisinde. Hadisenin sosyolojik boyutuna dikkat çekmek istedim sadece.)

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

Bu sorunun cevabını kısmen verdim yukarıda ama başka çok sebebi olabilir elbette. Bunları madde madde yazarsam belki daha iyi olacak:

  • Bilgi noksanlığı. (Zamanla geçer.)
  • İhtiyaç duymayanlar da var. İlginç bir şekilde. Bu maraz kimde varsa düzelmez kolay kolay.
  • Tembellik. (Geçene kadar iş işten geçer.)
  • Rahatlık ve “her şeye” (!) kolay ulaşabilir olma durumu.

Liste uzayabilir. Ancak hepsi bahane. Şunu da söylemek gerek, vaziyetimiz böyle kalmaz. Üç beş yıl beklemekte yarar var, zamanla iyi işler çıkacaktır ümidindeyim.

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

Bilmiyorum. Hep birlikte oturup konuşacağımız bir kahvehane ayarlayabilirsen bu soruyu hep birlikte cevaplayabiliriz belki. Kimse bu konularda bir şey yazmazsa nereden bileceğiz? Bir tahmin yürüteyim: Kimse kimsenin tavuğuna kış demek istemiyor. Uzun desem Ahmet küsecek, kısa desem Mehmet. Ne gerek var?

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Yaşarsak çalışma masasında, ölürsek takvim yaprağında.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir