2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-4: Burak Çelik

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Sevgili Eray, sıkıcı cevaplar vermek istemiyorum. Klişe şeyler de söylemek istemiyorum. Bu yüzden sıkıcı şeyleri akademisyenlere bırakarak şöyle diyorum: Bir kuşağı ortaya çıkaran şey öfkedir. Öfke duydukları şeye karşı -cepheleri farklı olabilir- bir tavır takındıkları için geçmiş zamanlarda kuşaklar, akımlar oluştu. Bu gün öfke duyuluyor mu? Dur, ben cevap vereyim. Öfke duyuyormuş gibi yapılıyor. Çünkü taklit çağındayız. “Mış” gibi yapmak herkesi inandırmaya yetiyor. Çünkü herkes öyle yapıyor, mecburlar. Neyse, öfkelenmeyince ortaya bir eleştiri ve karşı akım/kuşak yaratılamıyor.

Şiirimizde bir “2010 kuşağı” olduğunu düşünmediğimi anlamışsındır. Belki de şimdi farkına varamıyorum. Fakat biraz ileri görüşlülük yapacak olursak; geriye dönüp baktığımızda ufak tefek “kuşak emareleri” görebilirsek şanslıyız. Bunun nedenlerinden bir tanesi de, kimse kendisini kuşağının içerisinde görmüyor. Ben, sen ya da diğerleri… Hepimiz önceki kuşaklara yaslanıyoruz. Çünkü kendi zamanımızı önceki zamanlarla anlamlandırmaya çalışıyoruz. Kimse “kuşağının” şiirini okumuyor. Okusa da mahallecilikten dolayı okuyor ve aynı nedenden ötürü eleştiremiyor. Diğer nedenlere gelecek olursak, günümüzde kuşak oluşturabilecek derinlikte poetik çalışmalar yapılmıyor. Bir şiir tanımımız yok. Çünkü şiir üzerine düşünülmüyor. Eleştiri kültürümüz “kitap tanıtım” yazılarına bıraktı yerini ya da sırf ideolojik çatışmalardan kaynaklı seviyesiz eleştirilere (!). Sosyal medyanın da etkisiyle yalnızca görünür olmak için şiir yazılıyor kanımca. “Artist şair” anlayışı sosyal medyada boy göstermek anlamını kazandı. Şairler inanmadıkları, yaşamadıkları şeyleri yazıyorlar. Artık kimse bizim bileklerimize bakmıyor. İnandırıcı değiliz. Böyle olunca da bir kuşak beklemek anlamsız oluyor.

Belki de olası kuşağımızın özelliği budur; belirsiz, şeffaf, dataya bağlı… 2010 Kuşağının varlığından bahsetmek bana şu anlık fazla iyimser, hayalperest ve romantik geliyor. Biraz daha zamana ihtiyacımız var. Bize zaman verin.

1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkilendi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

28 Şubat, öncesi ve sonrası bilinen, net çizgileri olan ve sonucu halkın çoğunluğu tarafından hissedilen bir olaydı. 28 Şubat döneminden daha sonra kaliteli eserler verilmeye başlandığını düşünüyorum. Önce olay yaşandı. Zaman geçti. Yazılmaya başlandı.

Krizlere gelince, Türkiye’de her zaman ekonomik kriz var. Boğazımızdaki eller sürekli bizi sıktığı için, şiddetini biraz arttırdığında kriz oluyor sanıyoruz. Türkiye’nin bolluk yaşadığı bir dönemi anlatan esere denk gelmedim. Yani her zaman, her gün, her dakika etkileyen bir olay. (Zenginler hariç.)

Teknoloji de bir anda ortaya çıkmadı ve teknoloji her zaman insanların kanıksayacağı şekilde hayatlara girdi. Teknoloji gelişti, hayatlara girdi, kanıksandı ve zararları-faydaları izlendi. Daha sonra da eserlere dâhil oldu.

Gezi olaylarını ve 15 Temmuz’u çok yakından yaşadım. Fazlasıyla etkilendim. Mesela Gezi olayları ortaya çıktığında bence gösterilere katılanlar bile neden katıldıklarını bilmiyorlardı. Dertleri bile belli değildi. Kimse tam olarak anlamadı, iyi ya da kötü, bir işler dönüyordu. Daha idrak edilemeden Gezi’yle ilgili yazılmaya çizilmeye başlandı. 15 Temmuz’a gelince, darbeleri tanıyan bir milletiz. Fakat böylesini daha önce hiç görmemiştik. Çünkü halk nezdinde bir karışıklık yoktu. Genelde halk birebiriyle ve devletle bir çatışmaya girerdi ya da hükümet görevini yapamazdı ve ordu devreye girerdi. Bu sefer hükümet ve bir cemaat sanılan örgüt birbirine girdi önce. Sonra bir anda darbe girişimi oldu. İzninle ben de soru sormak istiyorum, ama sana değil sadece; 15 Temmuz şiirleri yazanları çabalarından dolayı tebrik ederim öncelikle. Fakat onlar ne yazdılar? Ne zaman idrak edildi, ne zaman sindirildi (unutmak anlamında söylemiyorum)? Gezi için belki artık vakit gelmiştir ama 15 Temmuz için hâlâ çok erken. Bir şiirin başlığını “15 Temmuz Ebabilleri” ya da “Gezi Parkında Bira İçen Güzel Kız” (başlıkları uydurdum) diye koymak yeterli midir? Elbette değildir. Olayların üzerinden biraz zaman geçmesini beklemek önemlidir. 15 Temmuz şiiri yazmadığım için vatan haini ilan edilmiştim birkaç şair tarafından. Hâlbuki 15 Temmuz ile ilgili, olayı henüz anlamlandıramadığımız üzerine bir şiir yazmıştım. Haberleri olmadı. Ha, pardon. Başlığına 15 Temmuz yazmam lazımdı…

Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

“Şiir satmıyor!” sesleri çınladı bir an kulağımda. (gülüşmeler, kıkırdamalar)

Evet, şiir zor okunan bir tür ve “ayak uydurması” zor bir dans. Dünyaya karşı bir dans. Dünyaya karşı olan her şey zordur. Bu yüzden dünyadan yana olmanın yolu aranır. Onun dansına “ayak uydurulur”. Bu arkadaşları kınamıyorum. Başıma gelmesinden korktuğum için değil, kınamanın bir değeri kalmadığı için… Aşırı tepki gösterenlerin o tüketilen yerlerde gözleri olduğunu düşünüyorum. İçine kapananların da şiire güvenmediğini… Çok satmak için bir şey yapamayız. Anlaşılmak için sağlam şiirler yazabiliriz.

Diğer türlerin yükselişi, düşüşü şiiri ilgilendirmez. Şiirin irtifası kendisinden kaynaklıdır. Her zaman konumu bellidir. Dışı küllense de içten içe yanan kor gibidir. Şairin avuçlarındadır.

2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Cevaplamaya çalışayım, çünkü söyleşi yapıyoruz, başka şansım yok gibi. Popülist, görüntüye dayalı ve biçimci şiirlere mesafeliyim. Görüntüye dayalı şiir dediğiniz eserleri resim sanatının bir dalı olarak görüyorum. Söz öldü, sloganını da kabul etmiyorum. Popülist şiire hiç girmiyorum… Biçimci şiirde ise anlamın üvey evlat gibi kapıya konulması bence metni şiir olmaktan çıkarıyor. Biçime karşı değilim ama anlamsız da duramam. Biçimci şairlerin benim gibilere yakıştırdıkları “anlam fetişistleri” gibi laflara aldırmıyorum. Deneysellik, post-modernizm adı altında yapılan niteliksiz işlere canım sıkılıyor. Deneysellik ve post-modernizm üzerine düşünmeden sallapati yazılan metinleri okumaktansa şöyle bağırıyorum: “Anlam için çıldırıyorum!”

Görebildiğim kadarıyla, gelenekten kopuş en çok 2000’lerden sonra başlamış. İkinci Yeni’de de geleneğe dair çok iz görüyorum. Öncesinde de her ne kadar dil değişse de, modernleşmeye çalışılsa da gelenekten tam bir kopuş olduğunu görmedim. Dîvan edebiyatının yerini, milliyetçilik akımıyla beraber halk edebiyatı alsa da, biçim ve dil değişmiş yalnızca. Özün korunduğunu düşünüyorum. Bu gün ise bu özü yakalamaya çalışırken taklide, yenilik yapmaya çalışırken yozlaşmaya düşüyoruz.

2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Her ikisini de doğrudan şiire almamalıyız. Akşam haberleri sunar gibi, siyaseti sokmamalıyız şiire. Ya da akşam aile fertlerimizle muhabbet eder gibi, gündelikten bahsetmemeliyiz. Siyasetin yoğun olduğu dönemlerden birinde yaşıyoruz belki de. Toplumsal olaylar, skandallar, yolsuzluklar peşimizi bırakmıyor. Fakat şairin amacı haber ajansı gibi bunları sunmak olmamalı. Modern şiirin de gereği olarak sosyoloji, felsefe, psikoloji gibi alanlarda eritip şiirin potasından geçirmelidir. Gündelik olaylar için de geçerli bu söylediklerim.

Benim şiirimde ise, doğrudan yer almıyor. Siyasetçi ya da parti isimlerine yer vermem. Fakat olayları birçok açıdan ele alıp, deyişler kurarak anlatmaya çalışırım. Birçok şiirimde toplumsal, siyasal olaylar yer alır fakat bunları kimsenin gözüme sokmadan ve “ben biliyorumculuk” oynamadan anlatmaya çalışırım. Halka yaranma derdim yoktur. Halkı da devleti eleştirdiğim kadar eleştiririm. Gündelik hayatsa, söylediğim gibi herhangi biriyle konuşuyormuşum gibi olmaz. Deyişlerle (imge de deniliyor), metaforlarla, gündelik yaşantının psikolojisini, felsefesini ele almaya çalışırım. Tabii olduğu kadar.

2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Twitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

2000’li şairler mail gruplarında konuşabiliyorlardı, çünkü daha Twitter ve bu günkü kadar çok şair yoktu. O zamanlar şiir konuşuluyormuş olabilir. Şimdi ise “ben”ler konuşuluyor. Her şey rahatça linç edilebiliyor. Sokakta birisini linç etmek zordur, büyük bir güç ister. Fakat parlak zevk oyuncaklarımızda bu işi bir parmakla yapabiliyoruz. Bu konunun aslında edebiyatla sınırlı olmadığını düşünüyorum. Twitter da ya da başka bir platformda herhangi bir şey seviyeli bir şekilde yapılamaz. Doğasına aykırı. Zaman zaman denendiğinde de neler yaşandığını görüyoruz. İnsanların rol yaptıkları bir yerde kültürel mevzular nasıl tartışabilir ki, dostum?

Şunu da söylemek isterim; Twitter, Instagram veya Facebook, aynı zamanda genç edebiyatçıların dergi editörlerine yaranma aracıdır.

Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

“Bir yemek tadılmaya başlandığı andan itibaren eleştirilmeye de başlanmıştır.” gibi bir cümle geldi aklıma. Sanırım Eco’ya aitti, olmayabilir de. (tebessümler) Biz acaba yemeğin tadını alıyor muyuz? Tadını alsak bile, bir yemek nasıl yorumlanır, biliyor muyuz? Ya da ortada bir yemek var mı? Eleştiriye ihtiyaç duymamak diye bir şey yoktur. Eleştirisiz sanat olmaz. En büyük eserlerin bile eleştirilecek bir tarafları vardır. Fakat bu günün şairleri, neyi nasıl eleştireceğini bilemiyor gibi. Bunun nedeni yeniyetmelik falan değil. Ya eleştirecek bir şey bulamıyor, ya da bulduğu şeyi nasıl ele alacağını bilemiyor. İdeolojik nedenlerden dolayı yerin dibine sokuyor ya da göklere çıkarıyor. Bir kuşağımızın/akımımızın olmamasının kanıtların biri de bu işte. Bir yöntemimiz yok. Yalnıza dergilerde boy göstermek, “mahalle abilerine” yaranmak derdinde olan gençlerden eleştiri de beklemiyorum açıkçası. Geriye kalan gençler de eleştiri yapmak istediklerinde yedikleri linçlerle hayal kırıklığına uğruyorlar. Ben yazdığım bir eleştiri yazısından ötürü türlü çirkin ve tehditkâr mesajlar almıştım. Çünkü onlara türlü mevkiler sağlayan abilerini eleştirmiştim.

Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden?

Bence gereksiz görüyorlar. Mesela ben de gereksiz görüyorum. Yalnızca şuna önem veriyorum, ne türde ne uzunlukta yazılırsa yazılsın, en iyi kısa şiir ya da en iyi uzun şiir yazılmaya çalışılsın. Aynı şekilde, en sağlam lirik şiir ya da en sağlam epik şiir. Fark etmez.

Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

Edebiyat dünyasında, kendim de dâhil kimseyi ne şimdi ne on yıllar sonra bir yere konumlandırmıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir