2010’lar Şiiri Üzerine Soruşturma-7: Tuba Kaplan

Soruşturmayı Yürüten: Eray Sarıçam

1.Şiirimizde bir “2010 Kuşağı” olduğunu düşünüyor musunuz?

Düşünüyorsanız;

a. Bu kuşağın, önceki kuşaklarla ortak ve farklı yönleri nelerdir?
b. Bu kuşağın, poetik yönelimlerinden bahseder misiniz?
c. Bu kuşağın, öne çıkan temsilcileri kimlerdir?

Düşünmüyorsanız;

a. Bir şiir kuşağının yahut akımının ortaya çıkmasını ve yazın dünyasında tebarüz etmesini sağlayan koşullar nelerdir?
b. 1990 yahut 2000’ler Kuşağı artık yaygın olarak kabul görmüşken, 2010’ları neden bir kuşak olarak kabul etmiyorsunuz?

Şairleri 10’ar yıllık aralıklarla kuşaklara ayırıp şiiri öyle değerlendirmeyi ilk defa T.S. Eliot, teklif etmiş. Tabi bu teklif İngiliz şiiri için. İkinci Yeni’den sonra şiire hayat veren İsmet Özel oldu. 60’lar, 70’ler ve 80’lere damgasını vurdu İsmet Özel. Bugün hala fiyakalı bir şairdir o, ortak kabul olduğu üzere. İyi şair kuşaklar üstü bir etki taşır. Tek başına estetik-sanatsal kaygılara odaklanmış şiir arama çabaları, Türk şiiri için bir gelecek ortaya çıkaramaz. Bizim kuşak için garip bir durum var. Üç kuşak şairler aynı merkez dergilerde yer alabiliyoruz. 90 kuşağı hala kitaplarını çıkarıyor, 2000 kuşağı sözünü henüz bitirmedi. Buna rağmen bir tavır ve ilkeye sahibiz diyebilirim 2010 kuşağı olarak. Bir kuşakla ilgili şiir tartışması o kuşağa mensup iyi şairler varsa hiç bitmez. Çünkü iyi şiir beraberinde tartışma getirir.2010 kuşağını oluşturacak olan kabaca 85-95 doğumlu şairlerin şiirleri konuşulup tartışılıyorsa bir kuşak oluşmaya başlamış demektir. Ancak sessiz, heyecansız bir karşılayış durumu var şu an . Bu çözülme sanattan mimariye bence her alanda var. Güzele olan ilgimizi kaybediyoruz. Hoş şiir ilgiden öte bir tavır alma biçimi. Maalesef bir tavırsızlık da söz konusu.

2.1990 Kuşağı şairlerini, ekonomik krizler ve “28 Şubat” gibi olaylar fazlasıyla etkilendi. 2000’lerde ise bilgisayar, yazıcı ve cep telefonu artık hayatımızın bir parçası oldu. Doğal olarak bu yılların şairleri de bu tür teknolojik gelişmelerden etkilendi. 2010’lara geldiğimizde iki büyük olay görüyoruz: Gezi ve 15 Temmuz. Genel kanıya göre, ortaya bir kuşak çıkması için ülke ya da dünya çapında büyük olaylar yaşanması gerekiyor. Peki, bu iki büyük toplumsal olay, bu yıllarda eser veren şairleri nasıl etkiledi? Bir kuşak oluşmasını sağlayabildi mi? Veya poetik ve politik anlamda, şiirimizin önünün açılmasında bir “yararı” oldu mu?

Bu soru genel bir tavırla alakalı ve son dönemde daha sık konuşulan kültürel iktidar kavgasıyla. Türk şiirinin ethos kanalını beslediği damar; Türklük ve bu topraklarda yaşıyor olmanın meselesi oluşturuyor. Bu Tanzimat’tan günümüze böyle. 15 Temmuz ve Gezi genel bir kırılmaydı evet. İdeolojik kamplaşmalar daha da perçinlendi. Bir uyum ve ahenk yakalamak adına birlikte atılmaya çalışılan adımların çok da sürdürülebilir olmadığı görüldü. Türk şiirinin çok önceden dediği yere gelindi ben ve kuşağım bunu yaşayarak gördük. Türkiye’yi sevmenin neye karşılık geldiğini anladık daha iyi şekilde. İsmet Özel’in Türk şiiri ile Türkiye’nin geleceği arasında nedensellik / belirleyicilik ilişkisi kurması yersiz veya parıltılı bir şey değil. Şiir ile hayat arasındaki sahici bağların kurulması kaygısını taşıyan bir şairin poetik bilincini ortaya koyar bu kavrayış.

3.Şurası bir gerçek ki günümüz okuyucusu hızlıca “tüketebileceği” metinlere öncelik veriyor. Bu nedenle; öykü, roman ve deneme gibi türler, hem satış hem de okunurluk açısından şiirden çok çok önde. Elbette şairin temel amacı çok satmak değil. Fakat bu tüketim çağına “ayak uydurmuş” dergiler, yayınevleri ve şairler de var. Bu açıdan bakıldığında, bugünün şairleri, bu tüketim çağında şiirin de bir tüketim ürünü yapılmasına karşı nasıl reaksiyon gösteriyorlar veya göstermeliler?

Şiir bir tüketim nesnesi olmaz. Bu gün çok satanlar içerisinde yer almış bir şair şiir kimliğiyle o “makamda” değil ki. Ya iyi gazete yazılarıyla yükseliyor, ya da bir deneme, roman yazıyor ve “tutuyor”. Roman patates tarlası gibi çünkü bir at on tane topla. İyi bir kapak, ilginç bir isim birkaç pr çalışması tamam. Türk şiirinin buna ihtiyacı yok. Fakat ilginçtir popüler kültürden, medyadan özenle uzak duran şairlerin kitapları baskı üstüne baskı yapıyor. İbrahim Tenekeci mesela ortak kabul görmüş bir isim. İyi şiir kendisinden söz ettirir. Dar zamanlarda bu memleketi Türk şiiri, şair refleksleri teyakkuza geçirdi. Mehmet Akif değil miydi Milli Mücadele bilincini taşıyan halka? İsmet Özel’in kavgası? Otuz yıl önce yazmamış mıydı “Cuma Mektupları”nda olacak olanları. Yaygın iletişim kanallarını kullanmak yanlış değil bu arada. Hepimiz bunun içerisindeyiz. İşimize bakıp Yunus’u Türkçenin sırtında taşıdığı o şey ne bunu düşünelim. İyi eser mutlaka kalıcı olacaktır.

4.2010’larda pek çok “faklı damardan” beslenen poetik yönelimler söz konusu: Epik, popülist, biçimci, görsel, imgeci, anlatımcı, felsefi vs. Ben tüm bu farklı yönelimlerin; klasik tabirle bir “delta”, bir “zenginlik” olduğunu düşünüyorum… Peki, sizce bugünkü tüm bu zenginliklerin, şiir geleneğimizle ne tür bağları vardır yahut herhangi bir bağ olmalı mıdır? Ve hangi yılların şiiri, gelenekten doğru ve tutarlı bir şekilde yararlanabilmiştir? (Gelenekten kastımı, hem uzak geçmiş hem de Cumhuriyet dönemi şiiri olarak düşünebilirsiniz.)

Bizim kuşakta enteresan bir şey var. Sevdiği şairleri ona sorduğunuzda söylediği isimlerle kendi şiirinin şekil ve muhteva olarak bir alakasını göremiyorsunuz. Yeni şairler, belli bir istikamette şiir yazmayı reddediyorlar. Bu reddediş geleneğe balta saplayıp, radikal bir çıkış yakalamak demek değil elbette. Etkiden korkmadan ve o etkiyi de rahatlıkla alıp şiirlerinde gösterebiliyor bu son kuşak. Ama etkisinde oldukları şairler gibi şiir yazmayı düşünmüyorlar. Bazen metinlerarasılık bağlamında selam ile göndermeler, atıflar elbette oluyor bundan çekinmiyorlar ama ben buradayım ve bambaşka sözüm ver demeyi de ihmal etmeden. Bir kendi kendine yürüme isteği var burada. Kimsenin müthiş iddiaları yok, Türk şiirini yıkıp yeniden kuracağız falan filan gibi. Sadece rahat, salaş bir tavır bu. Onlarda değişik bir rahatlık var. Hele 94’ten sonra bilinçsiz ve bilgisiz bir rahatlık alanı açılacaksa şiir bunu kaldırmaz eler diye düşünüyorum. Şiir tarih ve bilinçten beslenir. Sözü söyleyeyim ve bitsin tavrı süreklilik oluşturmaz.

5.2010’lu yıllarda şiir-siyaset ve şiir-gündelik hayat ilişkisine nasıl bakmalıyız? Siyasetin ve gündelik hayatın sizin şiirinizdeki yeri nedir?

Türk şiiri siyasidir. Namık Kemal’den beri bu böyle. 28 Şubat’ta nerde duruyorsan 15 Temmuz’da da oradasındır. Bir tavır ve kişilik sahibi benim şiirim. Mesela Müslüman bir şiir. Muhalif, protest şiir denebilir belki ama bir kalıbım yok. Doğadan beslenen bir şiir yazarken dahi, suyu anlatırken bile bir tavra giriyorum ama. Modern dünyanın dışında telaşlarım var. Uzun yıllar sonrasında da eskimeyecek bu ülkede yaşama ve bu ülkeye inanma fikrimi diri tutuyorum. İnsan varsa imkân her zaman mümkün. Şiir çıkmazda değil. İhtimallerin en güzeli iman etmek. Bu da umutta saklı.

6.2000’li yıllarda, çeşitli görüşlerden şairler “mail gruplarında” buluşur ve şiir üzerine tartışırlarmış. 2010’ların şairlerinin önünde ise Tiwitter, Facebook veya Instagram gibi uygulamalar var. Bu tür uygulamalardan mail gruplarındaki gibi verimli tartışmalar çıkabileceğine ve bu tartışmaların şiirimize ufak da olsa bir katkı sunabileceğine inanıyor musunuz? Yoksa mezkûr sosyal medya platformlarını salt “dedikodu” ve “linç” aracı olarak mı görmek gerekiyor?

Twitter kullanıyorum geç de açsam, epey zaman oldu artık. Orası derdinizi anlatacak bir mecra değil. Linç alanı. Hızlı ve fiyakalı olmak zorundasınız. Dikkat çekmeniz, reklam ambalajına dönüşmeniz gerek. Ama bir haberleşme alanı olarak güzel. İyi bir kitabı, iyi bir filmi, etkinliği duyurabiliyorsunuz. Bir muhit terbiyesinden, dergi mutfağından geçiyordu mesela 90 kuşağı. Uzun saatler okurken, bir yandan yazılar yazarak diri ve heyecanlı bir ortamı oluşturuyorlardı. Sosyal medya bu kadar yaygın olmadığından bir boşalma ve paylaşım alanını galiba o dönem mail grupları doğurdu. Kavga varsa Türk şiiri buradadır. Tavırsızlık ve heyecansızlık genel ilgisizliği oluşturuyor. Ama biz kendi aramızda, kendi mutfak dergi ekibimizle bazı arkadaşlarla beraber heyecanımızı diri tutmayı biliyoruz elbette.

7.Cumhuriyet dönemi boyunca kimi kuşaklar, kuram ve eleştiri kitapları yayımlama konusunda epey çalışkanlar.(Örn: 1990 Kuşağı) 2010 Kuşağı bu konuda, en azından şu an için, çok da üretken durmuyor. Kuşağımızın, kuram ve eleştiri anlamında üretken olmamasının nedeni sizce nedir? Bilgi, görgü, tecrübe eksikliği mi, “ihtiyaç duymama” mı yoksa başka bir neden mi?

Tabi, İkinci Yeni’yi sağlam ve dik tutan, koca koca düz yazılara, poetikalara sahip olmalarıydı. Yazı yazmak konusunda son kuşak daha zayıf ve ilgisiz duruyor. Hâlbuki kabul görmüş tüm şairler iyi birer düz yazı ustalarıdır da aynı zamanda. Eleştirmen mesela bir ideolojik tavır dışında var olabiliyor mu Türkiye’de. Bu da başka soru. Murat Belge mesela, “Şairane’den Şiirsele” diye kitap yayınlıyor son dönem yaşayan iki büyük şair İsmet özel ve Sezai Karakoç yok içinde. Aziz Nesin, “Birlikte Yaşadıklarım, Birlikte Öldüklerim”de sol’un Necip Fazıl’ı hiçliğe mahkum ettiğini söyler. Cumhuriyet ideolojisinin klasik arkaiğini oluşturan bir yobaz kategorisi vardı mesela. Ataç medeni kalabilmek için Akif’i bu yüzden aşağılar. Bu işte, değişmeyecek hazır kalıplardır. Kültürel iktidar bu. Bir başka şeyse, kült bir kitap çıkıyor diyelim, İyi kitabı arayan bir okuyucu kalabalığından bahsede bilir miyiz? İyi çeviri, sağlam bir romanın peşinden gidenler Instagram anneleri kadar olabilir mi, sanmıyorum. Ama son kuşak merkez dergilerde yer aldı, ilk kitaplarını bastı, basıyor. Gazetelerde haklarında söyleşiler yapıldı. Birçok dergide de düz yazıları var zamanla mutlaka bir tavır olarak ortaya çıkaracakları eserleri olacak bu kuşağın da.

8.Önceki kuşaklarda; epik, lirik, dramatik şiir veya uzun, kısa şiir gibi tartışmalar yaşandı. Bugün bu tür tartışmalar neredeyse hiç gündeme gelmiyor. Acaba bizim kuşağımız, bu tür tartışmaları “aştı mı”, yoksa “gereksiz” mi görüyor? Belki de başka bir neden..?

Cemal Süreya gibi bir “deli” kaldı mı? Doğan Hızlan onu için bir biyografi yazsam Paris’ten geldi Chevrolet arabasını satıp ev alacağına Papirüs’ü çıkardı diyor. Mümkün hikâyelerin en güzeli bu. İsmet Özel’in İstiklal Marşı’nı en gür okuyan, en önde genç duran tavrı saklı burada. Bir imkânlar çağında yaşıyoruz. Yaygın internet ve telefonlar var buna rağmen haberleşemiyoruz bile. Gündelik sorunlar her dönem her şair için geçerliydi. Bir başka açıdan son kuşak serbest ve rahat demiştik. İnandığı gibi yaşayıp rahatça yazıyor. Kavgası daha çok içe dönük. Kendi dışına karışması dahi kendi içine dönük şekilde. Buna rağmen İtibar dergisinde mesela dergi taşımaktan çay koymaya her işe koşuşturan gençler vardı. Bir yandan şiirlerimizi yazıyor, diğer yandan ev kirasını denk getirmeye çalışıyorduk. Metrobüs kullanıyor, imkân ve mevki sahibi olmayacağımız çay odalarında kendimize dert açıyorduk işte. Şiirin kavgası büyük ve bitmez mücadele.

9.Kendinizi, 20-30 yıl sonra edebiyat dünyamızda nerede konumlandırıyorsunuz?

İsmet Özel’in dediği gibi; anladıklarımın bekçisi olmayı bir şeref bilerek, yaşayıp güzel bir ömür diliyorum fikir hayatından. Kendimi 20, 30 yıl sonra bir dağ evinde hayal ediyorum. Kitaplar ve uzun yazılar arasında. Dışarda odun kırıyorum mesela, uzun yürüyüşleri kendime ilke edinmişim. Türk şiiri ise savaşmaya devam edecek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir