Ahmet Melih Karauğuz – Denize Gömülenler

2011 tarihinde, Dera kentinde yanmaya başlayan ateşin, milyonlarca insanı, koca bir ülkeyi yakıp kül edeceğini kimse bilmiyordu. Ateş o kadar büyüdü ve kontrol edilemez hale geldi ki, Suriye iç savaşı, tüm dünyayı yavaş yavaş içine çeken koca bir karadeliğe dönüştü. Aslında hikaye şöyle gelişecekti, Arap dünyasının kralları çıplaktı, bunu söyleme cesaretini ilk kez Tunus’ta gösteren Muhammed Buazizi sayesinde, Arap halkları ele geçirdikleri fırsatla, sırasıyla kendi krallarının çıplaklığını haykıracak, demokratik, özgür ve zengin bir hayat yaşamanın yani uzun yıllardır ellerinden alınan insanca yaşama hakkının ilk ve en önemli adımı atacaktı. Ama öyle olmadı. İşler sarpa sardı. Hikaye trajediye, trajedi her gün şahit olduğumuz, dayanması zor acılara yol açtı. Bugün evinden edilmiş milyonlar, ortaya çıkan onlarca silahlı örgüt, kaybolan milyarlar ve yok olmuş şehirlerle büyük bir insanlık trajedisi var önümüzde.

Yedinci yılına girecek bir kıyımın, insanlık trajedisinin ne zaman ve nasıl biteceğini, evinden edilmiş milyonları nelerin beklediğini, başka şehirlere göç eden mültecilerin durumunun ne olacağını bilmiyoruz. Yedi yıldır belirsizliklerle süren ve belirsizliği hiç bitmeyen bir savaşa şahit oluyoruz hepimiz. Elimizde istatistiklerden, acı fotoğraflardan, bizi kahreden videolardan başka pek bir şey yok. Çoğumuz meseleyi ülkelerin entegrasyon sorunları, mültecilerin kamplarda mı şehirlerde mi yaşayacağı, ekonomilere ne gibi yükler getireceği üzerinden konuşuyoruz. Şehirlerindeki belirsizlik ve ölümden, daha belirsiz ve ölüm tehlikeleriyle dolu yeni yerlere kaçan insanların yaşadıklarını, insan hikayelerini hep es geçiyoruz, bir şekilde. Konuştuğumuz şeyler hep sanki mekanik bir sistemmiş ya da istatistiklerden ibaret olan birer veri yumağıymış gibi konuşuyoruz. İnsan hikayelerini, yani bizim trajedimizi konuşamadığımız, ona şahitlik etmekten kaçtığımız için, gerçek bir çözüm bulabilmiş ya da yöneticilerimizi gerçek bir çözüme ikna edebilmiş değiliz. Tüm insanlık olarak.

Yazar Wolfang Bauer ve fotoğrafçı arkadaşı  Stanislav Kruper, kendilerini İngilizce öğretmeni olarak tanıtıp aralarına karıştıkları mültecilerle bir kaçışın hikayesini yaşıyor ve yazıyorlar. Mısır’dan Avrupa’ya varmayı amaçlayan bir kaçışın hikayesi. Çoğunu Suriyelilerin oluşturduğu bir kafileden, Avrupa’ya özellikle İtalya’ya kaçmaya çalışan, gerilerinde ailelerini ve hayatlarını bırakan, ölmeyi göze alan, karanlığın içine mecburen gözü kapalı dalan insanların hikayesini. Bauer’in eski dostu Amar. Suriye’de savaş başlayınca Mısır’a ailesiyle göç eden, Suriyeli toprak sahibi bir ailenin çocuğu. Mısır’a ilk geldiğinde işler yolunda gidiyor, ancak Mısır’da darbe olması ve Suriyelilerin Mısır’da kalmalarının riskli bir hale gelmesiyle birlikte kaçmaktan başka şansı kalmıyor. Geride ailesini bırakarak, Avrupa’ya gitmeyi kafasına koyuyor. Ölme ihtimali var. Geride, Mısır’da, ailesinin sefil bir hayat yaşaması ihtimali. Ama gitmezse, tüm ömrü boyunca eline geçen bir fırsat olarak gördüğü kaçışı değerlendirememenin pişmanlığıyla yaşamak da var. Karısının ve çocuklarının ağlamalarına, ısrarlarına rağmen gidiyor Amar, yanında İngilizce öğretmeni kılığında iki Avrupalıyı da alarak.

Mısır’ın her yeri, seyahat acentaları gibi çalışan, kaçakçılık acentalarıyla dolu. Birkaç bin dolardan başlıyor kaçısın bedeli. Dolandırılmak, kandırılmak, elindeki paradan olduğunuz gibi denizin ortasında terk edilip canınızdan olmanız riski de var. Ya da İtalya’yı umarken tekrar Mısır’ın bir limanında ellerinde silahlarla sizi bekleyen polislerle karşılaşma riskiniz. Ama kaçış umudu bitmiyor. Tekrar birkaç bin dolar vererek tekrar deniyorsunuz şansınızı. Paranız ya da ömrünüz bitene kadar. Çünkü mültecilerin Mısır’da ve benzeri ülkelerde yaşaması ölmeyi bile daha cazip hale getirebiliyor. Bauer ve onlarla birlikte kaçacak grup yola çıkıyorlar. Arkalarında gözü yaşlı aileleri, karşılarında belirsizlikler. Ölme olasılığı yaşamaktan daha yüksek. Gemiye binmeden polislerden ve çetelerden kurtulmaları gerekiyor önce. Birçok araba, birçok yer değiştiriyorlar. Kaçarken dikkat çekmemeleri lazım. Ama çekiyorlar. Kaçakçılık işi yapan başka bir çete tarafından kaçırılıyorlar. Belirsizlik hiç bitmiyor. Konuşmalar, pazarlıklar, rüşvetler. En sonunda gemiye binecekleri sahile geliyorlar. Akşam vakti. Biri koşun diye bağırıyor. Durursanız ölürsünüz. Herkes birbirini çekerek, iterek konuşuyor, arkalarından anlaştıkları acentaların adamları sopalarla vuruyor. Durmamaları için, duraksamamaları için. Gemiye binemezseniz sahilde kalıyorsunuz. Kimse sizi almak için uğraşmıyor. Binenler biniyor, kalanlar haykırışlarla, ağlamalarla, küfürlerle gidenlere sesleniyor. Binenler her şeye rağmen mutlu.

Tehlikeli yolculuk bitmiyor. Ölüm her yerde. Polis de öyle. Bauer ve diğer mültecileri polis denizde yakalıyor. Sorguya alınıyorlar. Bauer ve Kruper’in Avrupalı oldukları anlaşılınca ülkelerine geri gönderiliyorlar. Kalanlarsa yeniden kaçmanın, kaçış parasını nasıl denkleştireceklerinin planlarını yapmaya başlıyor. Amar da vazgeçmiyor. İstanbul’a geliyor. İstanbul’dan Avrupa’ya kaçmanın yollarını arıyor ve diğerleri. Bir gün kaçıp, mutlu bir hayat yaşamanın hayalini kurmaya devam ediyorlar.

Wolfang Bauer bize, bir macera romanındaki kaçışı anlatmıyor. Gerçek olan ve her gün yaşanan, binlerce canı denize gömen hikayeyi yaşayarak anlatıyor. Ülkelerin cüzamlı gibi gördükleri insanlara kapattıkları sınırlarının açılması gerektiğini bize haykırıyor. Yaşanan, insanlığın ortak trajedisi. Hayat, insan hayatı. “Daha fazla zorlamayın kadınları, adamları, çocukları. Teknelere açın sınırları. Merhamet edin!”

  • Bu yazı daha önce www.isatirlar.wordpress.com adresinde yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir