Ahmet Melih Karauğuz-Tekinsiz Ovalarda Usul Usul Fısıldanan Öyküler

Bir masaya oturup, bir kitabın sayfalarını çevirmeye başladığımda önce anlatılan hikayenin rayihası zihnimde yer eder. Yıllar geçse de hatırlayacağım ilk –bazen bu tek de olabiliyor- şey o hikayelerden zihnimde kalan rayihalar oluyor. Kırmızı Pazartesi’yi okuduğumda lise ikideydim. Ondan sonra tekrar tekrar okudum, hatta üzerine yazılanları da okudum ama aklıma ilk gelen şey hala onu okuduğum zaman hissettiklerim. Tanrı’yı Gören Köpek için de aynısı geçerli, Tatar Çölü için de. Elbette anlatılan hikaye, metnin arkasında gizledikleri, bir şeyler anlatırken asıl söylemek istediğini de zihnimin bir köşesinde. Ancak yıllar sonra bana kalan genelde kelimeleri okurken duyduğum ses, okuduğum zamanki heyecan, zihnimde imaja dönüşen görüntülerde gördüğüm silüetler ve hissettiğim duygular. İyi bir kitap biraz da bunlar benim için, kitaptan sonra arta kalanlar…

Çok değil bir iki ay kadar önce bana daha önce okuduğum kitapları hatırlatan, okurken hissettiklerimi canlandıran bir kitap geçti elime. Bir ilk kitap. Üflenmemiş Rüzgarlar. Yazarını daha önce hiçbir yerde görmemiş, herhangi bir yerde öykülerini okumamıştım. Ama metinlere o kadar aşinaydım ki. İlk kez karşılaştığım bir kişiyle uzun uzun bakışıp, ilk cümlemin ben sizi bir yerden tanıyorum ama… olması gibi okudum öyküleri. Daha önce tanıştığım, gördüğüm bir şekilde vakit geçirdiğim insan yüzlerini, bulunduğum mekanları zihnimde karıştırır gibi öykü kişilerini, öykülerin mekanlarını daha önce okuduklarımla karşılaştırdım durdum. Daha önce okumamıştım ama okuduğuma da o kadar emindim. Bu aşinalık hali bir şeyi tekrar okumanın verdiği bezginlikten çok ilk defa gördüğüm şeyde aşina olduklarıma ait izler bulmanın ve büyük bir heyecanla o izlere zarar vermeden yeni keşifler yapmanın yollarını aramaya sevk etmesi gibi öykülerin hikayelerine temas etmemi sağladı.

Üflenmemiş Rüzgarlar, okurken, beni çoğunlukla Latin Amerika Edebiyatı’nın büyülü sokaklarına götürdü. Okuduğum öyküler sanki bir Latin yazar tarafından yazılmıştı. Mekanlar her ne kadar bildiğim mekanlar olsa da isimler, tepkiler bir Latin dünyasından çıkmış gibiydi. Ama her şeye rağmen okudukça büyüleyen, büyüledikçe zihnimde unutulmaz rayihalar bırakan öykülerdi okuduklarım. Lydiamis’in Ölümü öyküsünün hikayesi fazlaca aşina olduğum bir dünyanın hikayesini anlatıyordu bana ama Melisa Yılmaz’ın kaleminden sızan büyülü gerçekçi anlatım, metnine yedirdiği görsel şölen ve anlatımdaki müzikalite bambaşka bir dünyaya götürüyordu beni. Bu öyküde Kırmızı Pazartesi’yi hatırlamadım mı? Evet. Hatırladım ama okuduğum kesinlikle Kırmızı Pazartesi değildi. Bakkal, kasaba halkı ve Lydiamis uzun yıllardır bildiğimiz bir dünyanın hikayesiydi ama başkaydı. Gök kubbe altında anlatılmamış bir hikaye yoktur. Aslolan anlatılan hikayeyi anlatmak değildir, ona kendi özünden bir şeyler vererek yeni bir şekilde söyleyebilmektir. Melisa Yılmaz bunu çok iyi yapıyor. Büyülü bir kalemle yazıyor sanki metinlerini. Öykülerdeki görselleştirme o kadar başarılı ki, uzun zamandır öykü okurken bir şeyler hayal etmediğim gerçeğinin ayırdına vardım öyküleri okurken.

               Öyküde ritim ve müzik, bir yanıyla da anlatıdaki görsel günümüz Türk öyküsünde pek fazla rastlamadığımız bir şey. Genelde bireyin kendi içine kapandığı bir dünyayla karşı karşıyayız. Ancak bu öykülerde dikkatimi çeken fazla dışa dönük olmaları. Yazarın gündelik rutini de mi böyledir bilmiyorum ancak anlatılan hikayeler, tekinsiz ovalarda geçse de karakterler dışa dönük, mıymıy tipler değil. Her şeye rağmen yaşayan karakterler. Anın içinde enerjisini asla kaybetmiyorlar. Bu da tekinsiz bir ovada yürürken içinizde bir güven olmasını ve etrafa bakmanızı sağlayan, etrafınızı keşfettiren o şey gibi, öyküleri okurken keyif almanızı, sorular sormanızı, kendi anılarınıza, zihninizin kuytularına gitmenizi olanaklı kılıyor. Bu belki de güçlü öyküde olan bir şeydir. Tekinsiz bir ovada okurunu güvenle gezdirebilmek.

Melisa Yılmaz’ın Üflenmemiş Rüzgarlar’ının bir diğer özelliği de hikayelerin apaçık bir şekilde gözümüzün önünde gerçekleşmesine rağmen, içinde sürekli bir giz barındırıyormuş hissini öykü bitene kadar diri tutabilmesi. Öyküler genel ve her şeyin belli olduğu bir düzlemde giderken, okur son cümlede başka bir şey mi olacak merakını kaybetmiyor. Bu da Melisa Yılmaz’ın ilk kitabı için olumlu bir özellik olarak öne çıkıyor. Ancak Melisa Yılmaz’ın karakterlerinin büyük oranda buradan isimlerde olmaması, metinleri okurken bize bir yabancılık hissi de veriyor. Yani okuduğumuz metnin bir Türk yazar tarafından değil de bir Latin yazar tarafından yazıldığı yanılsamasını isimler nedeniyle de yaşıyoruz.

Üflenmemiş Rüzgarlar bir ilk kitap olarak başarılı bir anlatı sunuyor bizlere. Melisa Yılmaz’ın anlatı evreni büyülü ve fazlasıyla gerçek. Okunması gereken kitaplar listesinde yer alabilecek güçlü metinler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir