Ahmet Melih Karauğuz – Yeni Medya Zamanlarında “Televizyon ve Kutsal”ı Okumak

Telefonumun bildirimine uzun zamandır takip ettiğim YouTube kanalının son videosunu izlemem için bir bildirim düştüğü sırada babam televizyonda ilk gençlik yıllarında izlediği bir filme denk geliyor. Filmi görmesiyle birlikte filmi izlediği zamanları anlatmaya başlıyor. Şu günlerde, ailecek misafirliğe gidilirdi televizyonu olan ailelere, neden çünkü o günlerde televizyonda güzel şeyler çıkıyor, herkeste de televizyon yok, insanlar televizyonu olan ailelere televizyon izlemek için gidiyor. O zamanlar bu bir adetti. Kimse de neden geldiniz, hadi evinize gidin falan da demezdi. İşte o yıllarda izledim bu filmi hey gidi diye devam ediyor. O sırada benim aklıma Netflix aboneliğimi iptal edip etmeyeceğim sorusu geliyor. Babamla göz göze geliyoruz. Babam büyük bir heyecanla çocukluğuna iniyor, ben daha çok içerik tüketmenin yollarını arıyorum.

Yeni medya ağlarının her yanımızı örümcek ağı gibi sardığı zamanlarda yaşıyoruz. Her gün yeni bir sosyal medya uygulaması, yeni içerikler, yeni görsellik ve video konseptleriyle karşı karşıyayız. İlk başlarda bizim için pek de önemli gibi görünmeyen bu yeni ağlar yavaş yavaş sarıyor etrafımızı ve bir anda kendimizi o ağın için düşmüş şekilde buluyoruz. Artık sayısı milyonlara varan içerikler, binlerce konsept, değişen mekanlarda ve zamanlarda izleme alışkanlıklarımız artık yeni tartışma konumuz. Dergilerde, gazetelerde, sohbet meclislerinde bu yeni ağların, özellikle televizyon kanallarını, geleneksel izleme alışkanlıklarımızı nasıl değiştirdiğinin tartışıldığını görüyoruz. Bu yeni ağlar yoksa hikayeyi bitirecek mi, bu ağlar televizyonun sonunu mu getiriyor, Baudrillard bu günleri görseydi ne derdi, ya McLuhan tam bugün yazacak olsaydı kitabına nasıl başlardı gibi cümleler eşlik ediyor sohbetlerimize. Yeni medya gerçekten hayatımızı kökünden değiştiriyor mu? Yoksa bizler, ona hayatımızı değiştirmesini istediğimiz anlamlar mı yüklüyoruz? Bunun yanında elbette seksenlerden başlayarak televizyon hakkında yazılan, birçoğumuzun dönüp bakmadığı, eskidiğini düşündüğümüz yazılar, içinde bulunduğumuz bu yeni medya zamanları için bize bir şeyler söylüyor mu?

Türkiye’nin birçok teknolojik yenilikle hikayesi, ithalat temelli ilerliyor. Herhangi bir teknolojik yeniliğin temelinde yer alamayışımız, gelen teknolojik yeniliklerde herhangi bir etken, dönüştürücü, belirleyici rol oynamamızı etkiliyor. Edilgen kullanıcılar olarak teknolojilerin bize sunduklarına maruz kalıyor, onların kodlarını kendi gündelik yaşam kodlarımıza eklemlenip dönüştürmesini izliyoruz. Bu televizyon için de böyleydi, bugün yeni medya ağları için de böyle. Her ne kadar yeni medyanın iddiası, özgür, kişinin kendine özgü konseptte içerik üretmesiyse de genel anlamda içerik ürettiğimiz ağlar belli süre sonra her dili kendi diline benzetiyor. Bu durum bir şekilde hepimizin bildiği, söylediği bir gerçek ancak geçmişten bugüne sorunun hep aynı olması, herhangi bir şekilde değişiklik göstermemesi fazlasıyla düşündürücü.

Televizyonun ülkemize girmesiyle birlikte, bizler ilk kez farklı bir durumla karşı karşıyaydık. Karşımızda hareket eden insanların olduğu, dışında plastik ve cam olan bu alet ilk başlarda şaşırtıcı, şaşırtıcı olduğu kadar büyüleyici ve büyüleyici olduğu kadar da bizleri dönüştürücü bir aletti. Bu durumu anlamamız uzun yıllar sonra oldu ironik bir şekilde. Televizyon üzerine başta Amerika olmak üzere Batı’da ciddi tartışmalar yapılıyordu ancak ülkemizde bu tartışmaların başlaması doksanları bulacaktı. Bunda bir yanıyla tek kanallı bir televizyon yapımız olması etkili olabilir ama yıllar geçtikçe çoğalan ve özgürleşen televizyon yayıncılığı da yine fazlasıyla eleştirel bir göz ve ufuk açıcı bir bakışla irdelenmedi. Yahut Türkiye’nin kendi televizyon macerası için bir şeyler söyleyenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. Bunlardan biri Sezai Karakoç’tu. Karakoç, henüz tek kanallı bir televizyon yapımız varken, özel kanalların kurulması gerektiğini, kendi masallarımızın bu kanallarda çocuklara çizgi film olarak sunulmasını ve tarihsel karakterlerimizin TV’lerde diziler ve filmler üzerinden halka tanıtılmasını söylüyordu Kurumlar kitabının ikinci cildinde. Önemli ve değerli bir çabaydı Karakoç’un sayıca az da olsa yazıp söyledikleri. Ancak ne kadarı dinlendi, bu fikirlerin ne kadarına sermayedarlar finansman ayırdı bu sorulara cevabımız olumlu değil. Bizim bir televizyon dilimiz, kendi televizyon hikayemiz olması için yazılarıyla fikirleriyle çaba sarf eden diğer isimse Sadık Yalsızuçanlar’dı. Doksanlarda televizyonun dilinin ve kodunun dönüştürülmesi için önemli yazılar yazan Yalsızuçanlar’ın yazıları bugün ne kadar hatırlanıyor bilmiyorum ama televizyon için söylediklerinin yeni medya içerikleri için de geçerli oluşu bu yazıları bugün de fazlasıyla önemli yapıyor.

Sadık Yalsızuçanlar’ın 1997 yılında Timaş tarafından yayımlanan Televizyon ve Kutsal kitabı, zamanına göre fazlasıyla önemli konuları gündemine alan, dönemin uluslararası tartışmalarını da mesele eden yapısıyla üzerine bugün de tartışılması gereken bir kitap. Yalsızuçanlar’ın o yıllarda yerli, bu topraklara ve kültüre has bir televizyon dili kurulması için söyledikleri, televizyonun kendi kodunun bizim yapımızı bozucu etkisi olduğunu ve kendi kodlarımızla bir televizyon dili inşa etmemiz gerektiğini söylemesi, bunun için çabalarda bulunması yazıların en önemli özelliği. Yedi bölümden oluşan kitabın beş bölümü tamamıyla televizyon üzerine. Altıncı bölüm Yalsızuçanlar’ın diğer önemsediği meselesi sinema üzerine. Yedinci bölümse Yalsızuçanlar’la yapılan söyleşileri içeriyor. Bizimse asıl odaklanacağımız meselelerin yer aldığı ilk beş bölümün ana odağı bir televizyon dili kurulup kurulamayacağı meselesi.

Geleneksel televizyon yapısı itibariyle anlattığı her şeyi dramatikleştiren, sürekli bir akış içerisinde, sahteleştirici ve her şeyi bir şova dönüştürücü yapısıyla, odaksızlığı öncelemektedir. İzleyici, izlediği şeye tam olarak odaklanamamakta, sürekli araya giren reklam, farklı konular, müzikler ve kamera açılarıyla sadece değişenleri gözleyen konumdadır. Bu da seyirciyi bir meseleyi anlamaya başladığı anda o meseleden alıyor ve aslında hiçbir şey anlamaması ve düşünmemesi üzerine konumlandırıyor. Burada da McLuhan’ın sözü devreye giriyor ve “araç mesajdır” olarak sloganikleşen ifade karşlığını bulmaya başlıyor. Bir araç olarak televizyon bu sayede kitlelere, kendi mesajını rahatça verebiliyor. Bu akış içerisinde Batı’nın siyasi, ideolojik, dramatik hikaye ve tarih anlatısı zihinlere akıyor, edilgen izleyicinin kodları bir şekilde bozulmaya başlıyor. Batı’nın kurduğu bu televizyon dili değişmedikçe de dünyada tek bir aracın aynı mesajı milyarlara iletilmiş oluyor.

Televizyonun bu yapısına Sadık Yalsızuçanlar odaklı yayıncılık anlayışıyla karşı durulup durulamayacağını tartışıyor kitapta. Belli bir konuya odaklanan ve o konuyu izleyicisine öğretene kadar odağı bozmayan bir televizyon yayıncılığı. Konu Bosna savaşı olmasına rağmen beş dakikada bir on dakikada bir kesilmesi yüzünden, seyircinin o konuya tam olarak kendini veremediğini ve programın amacı olan Bosna Savaşı’nı halka anlatma amacının da boşa çıktığını, bunun ancak odaklı bir televizyon yayıncılığıyla mümkün olduğunu düşünen Yalsızuçanlar daha sonra konu odaklı, tematik kanallar önerisinde bulunuyor. Sadece belli bir konuya, temaya odaklanan kanalların yeni bir televizyon dili kurabileceğini düşünüyor. “Türdeş programcılık, televizyonun odaksızlığını bir nebze olsa da yumuşatır niteliktedir. Bu bağlamda Müslümanlar’ın sözgelimi bir haber ya da drama kanalını eliyüzü düzgün bir içerik ve ‘söylem’le oluşturmaları daha anlamlı geliyor bana.”(1997,55)

Sadık Yalsızuçanlar McLuhan’ın araç mesajdır sözüne karşı çıkıyor. Yalsızuçanlar’a göre, eğer kendi mesajınızı oluşturabilirseniz artık araç mesaj olmaktan çıkar, ona kendiniz bir şekil verebilirsiniz. Buna örnek olarak da o dönem Dost FM’de sabahları yayımlanan risale programından ve Kanal7’deki Esma zikrinden bahsediyor. Bu iki program, yeni bir dil geliştirmenin yolu olabilir ve bu sayede McLuhan’ın iddia ettiği tez ortadan kalkabilir “Selim kalp, Samed’in aynasıdır. Baudrillard’ın yargısını tersinden okuyabiliriz bu bakımdan; Ekrana dönüşmüyoruz. Birbirimize ekran olmaktan çıkmışız. Yüzeyimizdeki İlahi İsim’ler okunmuyor, çünkü yüreğimiz ışımıyor…. Televizyon ve radyo bu olup bitenlerin gerçek nedenlerini anlatmamız bakımından bir araç olabilir mi? Gerçeğin haberleşmesi nasıl gerçekleşir? Bu, adı geçen araçları ilk defa görülüyormuşçasına yeniden keşfine ve batıni gerçeğinin ilahi bir nazarla yeniden örülmesine bağlıdır.” (1997, 47).

Kitabın yazılarının yazıldığı yılların hemen önüne denk gelen bir tartışmadan da bahsetmek gerekiyor tam burada. Amerika toplumunda gençlerin arasında artan şiddetin sebebini aramaya koyuluyor Barry Sanders. Liseli gençlerin hunharca cinayetler işlemesinin sebebini arayan yazar meseleyi kültür üzerinden okumaya çalışıyor. Sözlü, yazılı ve dijital kültürün evrelerinden ve her evrenin tam ve düzgün bir biçimde yaşanması gerektiğinden bahsediyor uzun uzun. Yeni nesil Amerikan gençlerinin yazılı kültürden yeterince nasibini almadan dijital kültürün içine girdiğini, eksik kültürel zincirin gençlerde şiddet eğilimini artırabildiğini düşünüyor yazar bu fikri de uzun uzun işliyor Öküzün A’sı kitabında. Sadık Yalsızuçanlar da ilerleyen yıllarda, sözlü kültürün dijital kültürden, yani televizyon kültürü, üzerinden yeniden inşasının doğru bir insan ve toplum için gerekli olduğunu söylüyor. Odaklı bir yayıncılıkla, kendi hikemi geleneğimizin içerisinden damıttıklarımızla kurduğumuz bir televizyon dilinin bizim kurtuluşumuz olduğu iddiasından geri durmuyor. “TV’yi yazıya hâdim kılmak, yazıyı destekleyici, güçlendirici, bilim/kültür ve sanata yakınlaştırıcı duruma getirmek asıl çıkar yol.” (1997,157) derken bunun derdinde. Televizyonu yeniden formatlamanın, bize has bir dille yeniden inşa etmenin arayışında “Kendimizi ifadelendirmeye gayret ettiğimiz bütün araçlarda kadın ve çocuğun istismarına matuf hemen bütün faaliyetleri püksürten ciddi çalışmalar yapmalıyız.”(1997, 153). “Malumat aktaran bir araçla bunu nasıl yapacağımızı bilemiyor, fakat umudumu yitirmiyorum. Bu bağlamda yürürlükteki TV dilini isterlerine itibar etmek şöyle dursun aykırı düşecek bir formatla tersyüz etmek gerektiğine kaniyim. Yeter ki kendi muhtevamızı geliştirelim, güçlendirelim… Bu içerik kendi dilini zamanla oluşturacaktır. O zaman televizyon, iletim değil, iletişim aracı da olabilecektir.” 1997,73).

Doksanlı yıllar özel televizyonların yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı, Türk medyasının kendi adına güç kazanmaya başladığı yıllar olarak dikkat çekiyor. Dönemin siyasi ve sosyal yapısına baktığımızda medya bu yapıları dönüştürücü bir etki göstermekte, yapılan programlarla pek çok yapı, grup dönüştürülmeye çalışılıyordu. Özellikle İsmet Özel’in söylediği “medyanın gücü yoktur, gücün medyası vardır.” Sözü dönemin bir özeti niteliğindedir. Halkın Arenası’nda halka karşı, halk için işlerin yapıldığı her ne kadar sonradan ortaya çıksa da o dönemlerde Sadık Yalsızuçanlar tarafından fazlasıyla eleştiriliyor. Medyanın ötekileştirici, şiddeti sıradanlaştırıcı, dönemin siyasi olaylarını aklı selimle anlamayı engelleyici yapısı hemen hemen her bölümde en az bir yazıyla dile getiriliyor. Kitaptaki yazılar feraset sahibi bir bakışın, uzun tefekkürlerin ve ciddi bir derdin emeği olarak dikkat çekiyor. Sinemada Tarkovski’yle kurulan derin ve yoğun mistik dilin televizyonda uygulanıp uygulanamayacağından başlayıp, televizyonda sinema olup olmayacağı tartışmalarıyla süren yoğun yazılarla kitap nihayete eriyor.

Televizyon ve Kutsal yayımlanalı neredeyse çeyrek yüz yıl olmuş. Dijital teknolojilerin her geçen gün bir yenisinin eklendiği hayatımızda, dijital üzerine yazılan yazıların eskidiği iddiasını yalanlarcasına, yazılar hala diri, hala bize bir şeyler söylüyor. Günümüzde medyanın durumunun doksanlardan farklı olmayışı, dramatik televizyon ve haber dilinin hala değişmemiş olmasını görmemiz, odaklı yayıncılık diye bir şeyden, tematik kanalları görsek de, hala bahsedemiyor oluşumuz üzücü ancak kitaptaki yazıların haklılığından bir şey çalamıyor bu durum. Milli bir çizgi film kanalımızın ve kendi çizgi filmlerimizin daha birkaç yıl önce hayatımıza girdiğini düşündüğümüzde kendi televizyon dilimizi kurarken bu kitaba ihtiyacımız olduğunu söylemekte bir beis yok.

Yeni medya zamanlarında peki bu yazılar bize bir şey söyleyebilir mi? Artık geleneksel anlamda televizyonun da değiştiği, dönüştüğü günleri tecrübe ediyoruz. İnternet bağlantılı televizyonlarımızdan geleneksel kanalları izlemek yerine yeni medya ağlarından videolar ya da paralı uygulamalardan filmler izliyoruz. Burada aklımıza Sadık Yalsızuçanlar’ın bahsettiği odaklı TV sözü tekrar aklımıza gelebilir. Yeni medya odaklı bir yayıncılık yapmıyor mu? Aslında hayır. Dramatik yayıncılığın yerini günümüzde pornografik bir yayıncılık almış vaziyette. Başta YouTube kanalları olmak üzere belli bir pornografi üzerinden kendini inşa eden bir medya dili var bugün. Sadık Yalsızuçanlar’ın söylediği gibi bir televizyon ya da sinema dili dahi inşa edemedi inançlı kesim. Belli başlı TV programları ve filmler hariç, var olan dönüşüm yine Batı temelli ve onun güdümünde yaşanan bir dönüşüm. İsmet Özel’in söylediği gücün medyası sözü de hala geçerli. Kadim kültür, binlerce yıldır içinde bulunduğumuz İslam inancı gündelik hayatı yeniden dizayn eden bir TV dili hala yaratamadı. Yaratabilir mi, bilmiyorum. Yeni medyanın dönüştürücülüğünde, yeni medyayı dönüştüren değil onun tarafından dönüştürülen bir kutsal dilini görüyoruz bugün. Kutsalın da pornografik şiddetten nasibini aldığı medyanın her yere egemen olduğu bir bugünde yaşıyoruz. Bugünlerin değişmesi için Televizyon ve Kutsal’daki yazıları yeninden gündemimize almalı, meseleleri yeniden, şimdinin gerçekliğiyle bir daha kafa yorarak tartışmamız gerekiyor

  • Bu yazı ilk olarak www.kirlisatirlar.wordpress.com adlı sitede yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir