Artık Hiçbir Şeye İzin Vermiyorlar: Tabutta Rövaşata

Hasan Köstek

Derviş Zaim’in ilk filmi olan Tabutta Rövaşata, 1996 yılında Rumeli Hisarı civarında geçiyor. Gerçek bir yaşam öyküsünden esinlenilen filmde, Dursun Tokta’nın ilginç ve bir o kadar da acıklı hikâyesi anlatılmaktadır. Filmin başrollerinde Ahmet Uğurlu, Tuncel Kurtiz ve Ayşen Aydemir yer alıyor.

Geçmişine tam olarak vakıf olmadığımız, Rumeli Hisarı civarında yaşayan Mahsun Süpertitiz; evsiz, barksız, işsiz ve kimsesiz biridir. Temel yaşama ihtiyaçlarını kendisi karşılayamayan Mahsun, dışa bağımlı bir karakterdir. En büyük destekçileri Reis ve onun tayfasıdır. Hayattaki en büyük tutkusu, onu en çok heyecanlandıran eylem araba kullanmaktır. Bağımsız, ‘direksiyonda’ hissettiği tek an, durum belki.  İşte tam olarak burada onun en büyük yeteneği ortaya çıkar, çalmak. Bu sebepten ötürü birçok kez polisle başı belaya girse de bu huyundan bir türlü vazgeçmez çünkü bu onun için sadece bir tutku değildir, aynı zamanda bir barınakta demektir. Filmde ki polis amirinin tabiriyle Mahsun’dan tüm polisler, gardiyanlar, hâkimler, savcılar, psikologlar, bekçiler, doktorlar kısacası tüm memleket sıkılmıştır ama bir o bu durumdan sıkılmamıştır. Yine de naiftir Mahsun, çaldığı arabaları genelde temizleyerek sabahına yerine koyar. Anlayacağınız, nevi şahsına münhasır biridir karakterimiz.

Mahsun’un durmayacağını anlayan polis amiri, Reis’ten Mahsun’a sahip çıkmasını ister. Her ne kadar Reis başta istemese de, polis amirinin tehditleri karşısında bunu kabullenmek zorunda kalır. Velhasıl kelam Reis kahveciyle konuşur, Mahsun’nun borçlarını kapatır, kahvenin tuvaletinde çalışmasını sağlar ve ona kalması için bir oda ayarlar. Mahsun bir kahvede takılan eroin bağımlısı kıza âşık olur. Âşık olduğu kadına hiçbir karşılık beklemeden odasını açar ama kadın eroin alabilmek için erkeklerle beraber olmaya başlayınca Mahsun kahrolur. İşte tam burada hayatın o sert tokadı yüzümüze dank eder. Toplumda sosyal bir statün yoksa sen hiçbir şeysindir, en fazla kullanılırsın işte. Duyguların sömürülür, sen sömürülürsün. Mahsun bu noktada bir dönüşüm yaşıyor, mesela tavus kuşunu severken filmin devamında onu yemek için kesiyor. Agresifleşiyor Mahsun, belki biraz saflığını yitiriyor.

Filmin en çarpıcı noktalarından biri, insanlar Milli Takım’ın galibiyetine sevinirken Mahsun’un hiçbir tepki vermeden çorbayı içmeye devam etmesidir. Belkide filmin en sert anlarından biriydi. Temel yaşam ihtiyaçlarını gideremeyen biri için dinin, ırkın, mezhebin, yaşadığın ülkenin hiçbir anlamı yoktur çünkü karnı açtır ve sıcak bir yuvası yoktur.

Tabutta Rövaşata’nın belki de en iyi yaptığı şeylerden birisi de kafamızdaki İstanbul algısını yerle yeksan etmesidir. Filmlerimizde ve dizilerimizde genel olarak gösterilen harika İstanbul, bu sefer oldukça soğuk, yaşaması zor ve kimsesizlere ev sahipliği yapan bir şehirdir. Yani filmlerimizde gösterilen boğaza nazır yalılarında oturan zenginlerimizin, çok uzaklarında değil hemen yanı başlarında Mahsun’un arkadaşı olan Sarı, soğuktan vefat etmiştir. Film birçok sahnesinde olduğu gibi bu sahnesinde de bizi gerçeklerle yani kendimizle yüzleşmemize yardım ediyor. İstanbul ile ilgili bir başka konuya ise Asuman Suner, Hayalet Ev isimli kitabında şöyle değiniyor: “Tarihi ve doğal güzelliklerini küresel pazara sunma telaşı” içindeki İstanbul, “küreselleşen dünyada kendine yer edinmeye çalışan bir kent” haline gelmiştir. (Suner, 2005: 237) Kente yapılan müdahale ekonomik işleyişte kar getirici bir işlevselliğe dönüktür. Gördüğümüz yer, bir “dünya kenti” haline getirilmeye çalışılan İstanbul’dur. Tarihi doku, pazarlanmaya dönük bir müdahaleyle dekore edilir. Tavus kuşlarının Rumelihisarı’na konması ve fon müziği olarak mehter marşlarının çalınması, bahse konu müdahalenin bir parçasıdır. Hisara giriş artık paralıdır ve mekân esasen yabancı turistlerin tüketici zevklerine uygun bir hale getirilmiştir. Kadraja giren bir sahnede grup halinde fotoğraf çektiren Japon turistler görülür. Parası olmadığı için hisara giremeyen Mahsun ise arka planda usulca geçip gitmektedir. İstanbul’un tarihi dokusuna yapılan müdahale seçkinci bir anlayışla, küresel kapitalizmin beklentileri doğrultusunda yapılır. Bu seçkinci anlayış beraberinde arındırmayı getirir, Mahsun gibi alt sınıftan yoksul, evsiz insanlar o çevrede birer fazlalıktır. Bu bağlamda “özne-mekân ilişkisi açısından fiziksel yakınlık hiçbir şey ifade etmez, mekânın yerlisi olan dışlanmakta, yabancısı olan içerilebilmektedir.” (Suner, 2005: 238) Bu dışlama pratiği bir kopuşa yol açar, öznenin kendisini çevreleyen dünyayı bir bütün olarak algılayamamasıyla sonuçlanır. “Hız, hareket ve akışkanlık üzerine kurulu kent yaşantısının öznede yarattığı sarsıntı, yabancılık duygusunun tanımladığı bir dünyada yaşama koşulu, mekânla özne arasındaki kopuşu” derinleştirir. Böyle bir ortamda öznenin kendi başına bir varoluşu yoktur, “kentin/mekânın uzantısı haline gelmiştir” (Suner, 2005: 248-249).

Film bittiğinde aklımızda en çok kalan şeylerden biri de filmin müzikleri. “BaBa ZuLa” ve “Yansımlar” grupları gerçekten çok başarılı birer çalışma ortaya koymuşlar. Film için çok doğru tercihler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Filmin olumsuz yanlarından bahsedecek olursak, dayak sahneleri gerçekten çok yetersiz. Komik düzeyde çekimler olduğu söylenebilir. Bu yönüyle inandırıcılığını kaybediyor. Bu sahnelerde güzel bir çekim olsaydı gerçekten film çok daha hoş olabilirdi. En nihayetinde filmin çok başarılı bir yapım olduğunu söyleyebilirim. Yenilikçi, aykırı ve kendine özgü bir film. Eğer hala izlemediyseniz, tavsiye ederim efendim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir