Ayşegül Yalvaç – Ölmüş Bir Ruhun Hikâyesi

Can Yayınları tarafından Çağdaş Türk Edebiyatına kazandırılmış Özge Lena’nın Otopsi adlı romanı her ne kadar tek bir kadının hikâyesini anlatıyor gibi görünse de aslında birçok kadının hikâyesini anlatan kısa bir eser.

Toplumun direttikleri ile kendi talepleri arasında sıkışıp kalan ve hayallerini toplum tarafından hazırlanmış, “ölmeden önce yapılacaklar listesini” uygulamak üzere kurban etmiş kadınlar bu romanda kendilerinden birçok şey bulacaklardır. Çünkü bu roman hayaller, hedeflenenler, istekler ile başkalarının ideal bulduğu şeyler arasında sıkışmış kalmış bir kadının hikâyesi. Romanda ana karakter ‘’Kadın’’ olarak anılıyor. Evli, bir kızı ve kariyeri var. Kadının tutkusu yazmak. Psikolojisi ise doğal olarak kurban psikolojisi. Zira korku pençesini geçirmiş kadının ruhuna… “Artık yazamayacağım” korkusu ve buna engel olanın ne olduğunu tanımlayamadığı bir zihinsel kaos ile boğuşurken bir şekilde hala üretebilen bir kadının dünyasını tam da o kadının kaleminden okuyoruz. Aslında romanın kahramanı “Kadın” kendi hikâyesini yazıyor kitapta ve Özge Lena’ya düşense okuyucuya bu durumu anlatmak oluyor.

Hikâyedeki kadın doğrusu hala yazabiliyor, hala üretebiliyor. Ancak bu alanda bir doyumsuzluğa ulaşamadan; belki hayatını kazandığı alan, belki eş, belki bebek gibi, kadının istekleri sorulmadan toplum tarafından yaşamına doldurulan karakterler, objeler ve diğer her şey, onun yazarlık için harcayabileceği emeği ve zamanı ondan çalmış gibi görünüyor.

Eserde Kadın, bir “kurban psikolojisi” içerisinde çıkıyor okurun karşısına. Birçok kadın benzer durumdadır toplumumuzda. Zira hep bir şeyleri ama en önemlisi de hayatlarını feda eden konumdadır kadınlar. Bir şekilde fedakârlığa ve kurban psikolojisine alışıp bir kısır döngünün çarkları arasında ezilen, sıkışan ve can çekişerek ölenler her zaman kadınlardır.

Roman, dil açısından son derece doğal ve temiz bir anlatıma sahip. Öte yandan yazar – yine dil açısından- belli bir sanat seviyesini tutturabilmiş görünüyor. Tabii bunu günümüz Türkçesi ile görmek çok güzel. Malum, eski Türkçe çok sevilir bizde. Sanatsal ve zengin bir anlatıma sahip birçok yazar da o güzel anlatımlarında eski Türkçe’yi tercih ederler. Bu bakımdan Lena’nın bir farkı var. Günümüz Türkçesi ile zengin bir anlatım yakalamış. Dilin, belli bir noktada sabit kalması edebiyat otoriteleri tarafından çok da olumlu karşılanan bir şey değildir zaten. Bugünkü okur, basma kalıp ifadelere karşı bir zenginlik arıyor artık edebi ürünlerde. Okurun bu tutumu sayesinde edebi ürünler ve yazarların üretimi daha da zenginleşiyor.

Otopsi kitabında kanlı canlı, bir iş ve aile sahibi bir kadın var ancak kadın ne kadar kanlı canlı ise ruhu bir o kadar yaşamaktan uzak, donmuş, insanlarla bağlantısı kopmuş ve bambaşka bir varlık gibi durmadan dev bir boşluğa çekiliyor. Bana göre bu boşluk, bu devasa karanlık, kadının, kendini ve ruhunu ait hissetmediği o yaşamdan, bir kaçış bir kurtuluş noktasını simgeliyor. İstemediği bir yaşam ile iş; sevmediği bir eş ve hayatından çalan bir bebek yerine karanlık bir çıkış tarafından yutulmayı tercih eden bir ruh… Bir yanı ise içinde bulunduğu bu hali tanımlayamıyor belki veya tanımlasa da reddediyor.

Ve her şey bir yana, yazma tutkusu, kadının mevcut her şeyden daha güçlü çıkmasını sağlıyor. Yazma kabiliyetini kaybedeceğine dair korkusundansa yine bu güçlü tutkusu sayesinde kurtuluyor. Kitabın adı Otopsi zira burada bir cinayet söz konusu gerçekten. Ne var ki cinayetin faili meçhul değil. Faili normlar, faili toplumun bireylere dayattığı o meşhur “ölmeden önce yapılacaklar listesi” (oku, iş bul, evlen, çocuk yap) Maktul ise kadının ruhu… Kısacası Özge Lena, Otopsi kitabı ile düşleri çalınan kadınların hislerini, düşüncelerini ustaca bir üslup, zengin bir kelime birikimi ve başarılı betimlemeler ile dile getirmiş. Ellerine sağlık! Yazar, çok göze batan ama bir o kadar da görmezden gelinmiş bir soruna dikkat çektiği için ortak bir toplumsal sorunu yakalayabiliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir