Durmuş Ongun-Modern Türk Şiirinin Doğası


Ebubekir Eroğlu 1950 Malatya doğumludur. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirir. Daha çok şiir alanında ürün vermesinin yanında çağdaş ve kültürel alanda yetkin yazılar kaleme alan Eroğlu, ayrıca Büyük Doğu, Diriliş ve Mavera dergilerinin sanat ve düşünce çizgisini sürdüren Yönelişler dergisinin kurucularından biri olarak derginin yayın yönetmenliğini yapmıştır.Ebubekir Eroğlu’nun 1994’te Türkiye Yazarlar Birliği Deneme Ödülüne layık görülen ‘’Modern Türk Şiirinin Doğası’’adlı eseri beş ana bölümden oluşuyor.  Kitabın ikinci baskısı için hazırlanan notlar kısmında Eroğlu, kitabın üslubunun okuyucuyu sarp yollardan geçiren yoğun bir anlatımının olduğunu ayrıca modern şiirin seçkin örneklerini yeterince okumuş bir kitleye hitap ettiğinden dolayısıyla fazla örneklendirme yoluna gidilmediğini ifade ediyor.Kitabın ilk bölümü olan ‘’Geleneğin Tek Katmanı’’nda yazar, gelenek ile günümüz arasında kurduğu köprüyü ritim ve şiir üzerinden açıklar. Şiiri üç katmana ayıran Eroğlu, ‘’Nihayet, her uygarlık ve dilde süregiden şiir, sadece şiir olarak bakıldığında; iki geleneğe bağlanabilir.’’diyerek bunları ‘’konuşma ağırlıklı olan’’ ve ‘’hayal ağırlıklı olan’’ diye ifade eder.Ayrıca eski şiirimizin ana ekseninin belli bir ırmakta aktığını, FuzulÎ’nin romantik vurgusunu, Bâkî’nin aristokratik edasını, Şeyhülislam Yahya ve Nedim’in mahallileşme fikirlerinin etrafında örülen eserlerin aynı ritmi beslediğini söyler. Böylelikle eski şiirimizin ritmi, ana akord değişmeden bütün parçaların çalınabildiği bir olgunluğa erişir. İkinci bölüm ise ‘’Modern Türk Şiirinin Doğası Üstüne Bir Deneme’’ adı altında alt başlıklara ayrılmış. Birinci alt başlık olan ‘’1900’lerin İki Eşiği’’nde roman ve hikayede üslup bakımından ilerlemeyi izlemek mümkün iken şiirde durumun tersine oluşunu Eroğlu şöyle açıklar: ‘’Buna karşılık Mehmet Akif’le konuşan insanın tavrındaki doğallığın şiire girişi (Ki aslında şiirsel sanatların donuklaşması karşısında, konuşma dilinin doğallığını aramak modernleşme eğilimlerindeki amaçlarından biri idi.) Yahya Kemal’in tarihe ve geleceğe bakan muhayyile ile birleşmesi, bir de Ahmet Haşim’in şiir dili oluşturmadaki titizliği göstermiştir ki şiirde varılan merhale dört kuşaktan beri süregelen kıpırdanışı temsil edenlerin sahibi olduğundan daha fazla bir anlam taşımaktadır.’’20.yüzyılın başlarında eski şiirden kopma konusunu Mehmet Akif ve Tevfik Fikret üzerinden örneklendiren yazar bu bilincin şiir tarafından değil düzyazının belirlediği sınırlara dayandığını söyler. 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde şiirimizi biçimlendiren isimler olarak Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim anılır ve gelenek ‘’vaktiyle başlamış ve bitmiş olan değil, vaktiyle başlayıp kökleşmiş olup da halen ağır kusurlarıyla dahi sürmekte olan demektir.’’ diye tanımlanır.İkinci alt başlık ise ‘’Ritmin Zaferi ve Çeşitlenme’’. Bu bölümde vezinler üzerinden bir değerlendirmede bulunan yazar, özellikle hece veznini ele almıştır. Hece vezni sadece aruzdan serbest ölçüye geçiş evresi olarak değil, aynı zamanda bireyin iç sesinin bir dışavurumu, çalkantının bir aksi olarak karşımıza çıkmıştır. Bu bağlamda da Necip Fazıl ve onun şiirindeki ‘’yüksek gerilim’’ ve ‘’ben’’ oluşumunun izlenmesi ile örneklendirir. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirinde ise bu gerilim giderek kozmik bir alana doğru çekilir ve gerilim azalır. Ayrıca hece vezni ile estetik kaygıyı göz önünde bulunduranlar arasında Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas gibi isimler zikredilebilir. 1950’ye kadar Attila İlhan, Oktay Rıfat, Melih Cevdet gibi şairleri de ele alarak alan genişletilir.Üçüncü alt başlık olan ‘’Modernleşmenin Tarif Edilebilir Atmosferi’’ nde1950li yılların önemini şiirde belli hareketlenme olması sebebiyle açıklayan Eroğlu bu süreçte şairlerin Batı Edebiyatı örneklerini sindirmeye başlamasına rağmen, sadece şairler olarak değil, okurların da ‘’eski yazı’’yı bilmeyen ilk kuşak olduğunu ifade eder. Buna bağlı olarak eski şairleri okumak zahmetli bir iş olarak addedildiğinden geleneğe yönelim yetersiz kalmıştır. Tek parti yönetimiyle birlikte gelen ‘’hümanizm’’ ve ‘’milliyetçilik’’fikirlerinin ön planda olduğu bu dönemde Necip Fazıl ise ‘’islamcılık’’ bayrağını Tanzimat döneminde olduğundan farklı bir noktada taşır. Gene bu dönemde Türk şairleri üzerine denemeler ve Türk şiiri üzerine düşünce ve yazıların ivme kazandığı görülür.‘’Modernleşmenin İçi ve Ertesi’’dördüncü alt başlıktır. ‘’Divan Şiirinden Yararlanmak’’ diye ifade edilen eski şiirimize nazar etme tarafı bu dönemde belli yaşa yahut seviyeye gelmiş şairlerimizde görülüyordu. Ancak bu yeni kültürel oluşum içinde bir şairin çalışmasında eski şiir değerlerinin belirleyici olması, kültürel zenginliğin artması şeklinde değil, ‘’kültürel gelişimin önünün tıkanması’’ sayılırdı. Bu anlamda belli konumlara gelmiş şairler, daha başka şairlerden değil, bürokratik alışkanlıklarını sürdüren edebiyatçılar tarafından hedef alınmıştır. Eski şiirden ‘’yararlanma’’ konusunda Behçet Necatigil eski şiirimizdeki kuvvetli kelimeleri kullanmasıyla dikkat çekerken, Sezai Karakoç ise kültürel altyapı olarak daha geniş ve verimli bir temelden geliyordu.  Zarifoğlu tam da bu şiir dilinin olgunlaştığı dönemde ortaya çıkıyor ve Eroğlu’na göre ‘’ilk şiirlerinde bile özgün bir şiir için gerekli sese ve tekniğe sahip’’ olduğu görülüyordu.İkinci bölümün son alt başlığı ise ‘’Yüzyılın Son Çeyreği: Karmaşa ve Sancı’’dır. Bu bölümde Eroğlu, ‘’şiir dili’’ arama sancısına ‘’has şiir’’,‘’gerçek şiir’’  gibi kavramlarla yaklaşıldığını söyler. 1970li yıllarda şiirimiz üzerinde bir ‘’ajitasyon’’ ve ‘’hüner gösterme’’ etkisinin hakim olduğunu söyleyen yazar, bunun muhatabı kollayan bir davranış olduğunu ve bu haliyle sanatta küçük görüldüğünü ifade eder. Yüzyılın ilk çeyreğinde kelimenin ses değerine önem verilirken 1980 sonrası şiirimizde şiirde yaygınlık gösteren tutumun kelimeyi şiddet ögesi durumundan arındırıp, ona imge değeri vermek yolunda olduğu görülür. Bu da anlam ağırlığı, çağrışımdaki yoğunluğun artması, metafizik duyuşun güç kazanmasını sağlar. Yazar, günümüzde ‘’şiir dili’’ kaygısını taşımak konusunda olumlu bir tablo çizerek bunu şu sözlerle dile getirir: ‘’Şiir diline yeniden biçim verme ve ona içerik sağlama yolunda, sancılarıyla güç kazanmış ve perdelenmiş bir bilinç uyandı. Bu bilinç kişisel olarak bir zevke ve bir tercihe sahip olmanın önemine dikkat ettikten başka, ‘ayırt etme hassası’nın bütün bunların temelinde yer almasındaki değerin anlaşıldığı alanlara ve ufuklara yöneldi.’’Kitabın üçüncü bölümü, ‘’Modernizme Kuşbakışı’’dır. Ebubekir Eroğlu şiirde modernleşmeye ön ayak olan bilincin 1950’lere kadar ‘’Avrupa’lı olmak’’ deyimiyle kendine yer bulduğunu söyler. Şiirde modernizm sanayi toplumunun ortaya çıkmasıyla, halkın geleneksek anlayışının yetersiz gelmesiyle başlar. Modern şiire kuşbakışı yaparken Eroğlu, bu bağlamda ‘’avant-garde, güzellik, söz güzelliği’’gibi kavramlara değinir.  Ayrıca 1950’lere kadar ‘’şiirde devamlılık’’ deyimi eski gelenekleri hatırlattığı için, yenilik arayışları bağlamında fazla rağbet görmezken, 1960’lardan bu yana ‘’yenilik’’ler,‘’devam’’ düşüncesi ile gelir. Modern şiir ve gelenek arasındaki ilişki hakkında bölümün sonlarına doğru yazar şunları söyler: ‘’Şiirimizin modernleşme döneminde gelenekle kurulan ilişkinin niteliği, içeriği ve boyutu tartışılır olsa bile, eski şiire ulaşma, onunla yarışma ve onu aşma duyguları hiçbir zaman büsbütün kaybolmadı.’’Dördüncü bölüm ‘’Şiir, Gençlik, Yaşlılık vs.’’ adını taşıyor. Eroğlu şiirin bir gençlik yahut yaşlılık dönemi ile açıklanmayacak yükseklikte bir hal olduğunu söyleyerek Şeyh Gâlib’inDivan’ını tertip ettiğinde yirmi yaşında, Hüsn ü Aşk’ı yazdığında sadece yirmi altı yaşında olmasını ve Rimbaud’u örnek verir. Yirmi yıldan beri birçok gençlik şiiri ile karşılaşmamız bizi aniden yanıp sönme durumuna çıkarır. Bunun nedeni ise şiirde düşünsel birikimin yetersizliği, şiir üzerine düşünme ve şiir eleştirisinin sönüklüğüdür.  Aynı zamanda nitelikli bir şiir okuyucusu olan ‘’Genç Şair’’ e yolunda hangi tehlikelerle karşılaşabileceği hususunda belli uyarılarda bulunması açısından özellikle altının çizilmesi gereken bu bölümü Eroğlu şöyle tamamlar: ‘’Bugün genç şair, kendisini oluşturan estetikten kuvvet almak, ancak ona dayanmakla insan olgunluğunupoetik olarak kuşatma şansına uzak değildir. Yalnız estetik değerine güvenen ve ifade etme şevki, kaynağındaki halis inanç ve düşünsel birikimle tazelenen şiir, kendisinden emindir.’’Kitabın son bölümü ‘’Dilimde Kalan Nükte’’. Eroğlu, bu bölümde şiirimizin iki farklı geleneğinin bulunduğunu söyler. Bunlardan biri geçen yüzyılın ilk yarısında başlayan modern şiir geleneğimiz, diğeri ise sekiz yüzyıl öncesine dayanan Türkçe’nin Anadolu’da edebiyat ve şiir dili olarak akmaya durduğu dönemdir. Yazar, eskiden olduğu gibi günümüzde de çağın bilincini temsil etme yükünü şiire ve şaire yükleyerek kitaba şu sözlerle son verir: ‘’Çağımızın parçalanmış bilincini aşacak ruhsal bütünlüğe, ilk insanın saflığına ve kendisini nasıl bir son’un beklediğini bilemediğimiz son insanın güngörmüşlüğüne duyduğumuz iştiyakı ve bunun terennümünü şiirden başka nerede bulabiliriz? Eski şiirimizin kendine özgü bir dünyası vardı; özgü oluşu ölçüsünde, bulutlar arkasında kaldı. Modernleşme dönemindeki şiirimiz, çağımıza özgü şiirsel değerleri kısa sürede içselleştirmiş olarak, soru cümlesi biçiminde ortaya koyduğumuz beklentiye ve daha fazlasına layık değerlere sahiptir.’’Sonuç olarak kendisi de bir şair olduğu için şiir titizliğini yazılarında da gösteren Eroğlu, belirttiği üzere ‘’nitelikli bir şiir okuyucusu’’nu, modern şiiri ve geleneği aynı düzlem içinde anlamaya ve dilimizde ve dimağımızda birçok nükte bırakacak bir deneme kitabı okumaya çağırıyor.

Ebubekir Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı Şubat 2011, 99 sayfa. 

  • Bu yazı ilk olarak, www.durmusongun.blogspot.com adresinde yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir