Frankfurt Hattından Haşim’e Bir Gezi

Tutku Kırcalı

Üçüncü baskısı tefrikasından otuz altı yıl sonra yapılan bu seyahatnamede Batı’ya giden bir Şarklının yaptığı olağan karşılaştırmaların yoğunlaştırdığı, muhtemelen kendini bildi bileli var olan aidiyet eksikliğinin getirdiği acıyı; gülümseten bir ironiyle ve aynı derecede zevk veren ince bir estetikle anlatışına tanıklık ediyoruz. Coğrafi ortaklıkların da büyüttüğü bir paydaşlık duygusunun yön vermesiyle söz konusu anlatımı takip eden kısa inceleme yazısında Ahmet Haşim’in verili yaşam kesiti üzerinden örneklemelerle giderek hissiyatına dair çıkarımda bulunmaya çalışacağım.

Kitap yolculukla doğum zamanını paylaşarak “Gece” bölümüyle başlar. Işığın eksikliğinden var olan gece, günün parlaklığı altında besbelli vehim denilerek hasıraltı edilen melun eğilimlerin, gerçekle arasındaki kesin sınırı tüm heybetiyle bulandırdığı zaman aralığını teşkil eder ve bu “mariz” karanlığın ilacı, zihnin bilinçten yoksun bırakıldığı uyku vaktidir yalnız; Haşim’e göre. Ancak bu ışıksız evren, yaşamın karanlık ama ruh dolu evrelerine ev sahipliği yapar; ölüm gece çalışır, kader gece işler ve yaralar geceleyin olgunlaşır. Korkular bilindik yüzlerde beklenmedik mevcudiyetler oluştururken alt edilemeyeceği açık olan geceden bedelsiz bir uykuyla kaçılır. Kaçışın sonunda girilen yol sabaha çıkar, yine de sabah her ne kadar doğanın güzel aydınlığını barındırsa da aydınlatılanlar tıpkı Bulgar medeniyeti yerine Haşim’in karşılaştığı fikrin henüz ziyaret etmediği alınlar gibi zarafetten bir hayli uzak olacak ve günden önce ruhu karartmaya başlayacaklardır. Bu algılayış içindeki birinin; hayata “karşı” kontrolün ve güzelliğin asla elden bırakılmadığı bir alternatif yaşam seçeneği sunan kitaplara düşkünlüğü [“…kitap, tabiattan büsbütün ayrı, ondan daha lezzetli ve ondan daha dinlendiricidir. (s.19)”], devamında belki de bizatihi yaratıcı olma gücünü deneyimleme arzusuyla yazarlığa yönelmesi tesadüf eseri olmasa gerek. Yazar kitap-tabiat karşılaştırmasının ardından kurduğu “Kitabımı okuyorum.” (s.20) cümlesiyle tercihini kurgudan/kurulandan yana yaptığını bir kez daha belli edecektir. Bununla beraber, aslında var olan dünyada iki eş şeyin olmadığının farkındalığıyla kurgu dünyasında teşbihi tahrif vasıtası olarak gören Haşim, kelimelerin de temsil ettikleri özlerin eşi olamayacakları düşüncesiyle Saussureci bir yaklaşımı benimseyerek dili tümüyle anlamı lağveden bir kurum olarak görmüş müdür, görmüşse de bunu sembolist yöntemlerin kullanımında bir olanak olarak mı ele almış yoksa anlaşılamamanın akrabası kişisel yalnızlığının toplumsal nedenlerinden birine mi yormuştur; fikrimce, düşünülmeye değer noktalar olarak belirmektedir.

Yazarın iki dakikada tüketilen koca şehirlerden sonra artık bir gurbetçi sıfatını alarak ayakları yer yüzü gördüğünde ilk izlenimi; uzak diyarlarda noksansız bir tam olarak addedilen Batı’nın, eşiğinden girildiğinde boyalarla saklanılmış yaşlı bir trajedi olduğunun ortaya çıkmasıyla şekillenir. Tekdüze, rengi ve özgünlüğü haiz olamamış, kendinden olabilmeyi kazanılacak bir hak sayarken bu lütfu da oluştan ziyade şekille bahşeden şu yaban medeniyetin buruk tadı “sırsızlık”tan kaynaklanmaktadır; bilmenin hayali sürgün eden monoton yapısı artık gündelik yaşama da bulaşmış, görüneni dahi griye dönüştürmüştür.

“Bizim” henüz nazik kısımlarından haberimizin bile olmadığı türlü hile hünerleriyle donatılmış bu şehir, bu ülke, bu medeniyet; “…pembe ve büyük bir elmadır. Fakat içi kurtludur.” O halde fennin soğukluğuyla kaynayan bu hislenmekten mahrum insan ordusu, memleketlerinin en büyük şairlerinden dahi uzakta, sabit yaşamına devam etmektedir, diye düşünen Ahmet Haşim yanılmaktadır. Çünkü o insan ordusu, Faust’un mürekkep lekeleriyle totaliter yaşayışı renge bulamış, coşku gibi bir düzen-bozucuyu meydana çıkartabilmiştir. Haşim, bunu şaşkınlık ve belli ki hayranlık [“…hepsi de Alman’dı, yani bizim gibi… lakayt bir gölge yığını değil.” (s.35)] ile karşılarken yine de Almanların samimi bir duygulanım içerisinde mi oldukları yoksa nerede ne tepki vermeleri gerektiğini “öğrenmiş” olmaları ile en uygun tepkinin heyecanlı bir merak gösterisi olduğuna bilinçsizce karar vererek bu duygunun onları kontrol etmelerine “izin” mi verdikleri tartışmaya açıktır.

Zaman içinde Haşim’in kelimeleri de yerleştiği hastane ve aracılığı ile edindiği dostların sayesinde rasyonaliteyle döşeli Alman ruhunun anlayışsızlıktan uzak olabileceği fikrine göre şekillenmeye başlar. Öyle ki bizde şefkatin bile cellat gözlerine dönüştüğü bir hastayı yermek, adeta hastalığı bedenine bakamamaktan doğan bir suçmuş gibi davranmak lazım gelirken, bin yıl öncesinin anlayışıyla insana ve yardıma muhtaç olana tutum hiç değişmemişken bu çocuk tabiatlı adam bulduğu temiz çevreyi belki de ana kucağının saflığıyla yan yana görmektedir. Fakat bu bakış, onu rahatlatacağı yerde incitir çünkü ne olursa olsun artık çocuk değildir, annesinden üstelik ölüm yoluyla ayrılmıştır ve her şeyden önce o bir İstanbul hastasıdır! İstanbul gibi asfaltı bile en olmadık yerde ansızın biten bir koca kaos; onu da terbiye etmiş ve güzellik arayışında yollarını, intizamın dinginliğinden ayırıp kargaşanın tutkularının egemen olduğu bir bölgeyle sınırlamıştır.

Yalanın güzelliğine her Doğulu gibi sığınan bu adamın; memleketsiz, dilsiz, duyusal ve insanlarca yaralanmış hayvanlara sempati beslemesi de doğrusu tuhaf değildir. Hayranlıkla birlikte, hayran olunanlardan olamama ve olunanın yetersiz görünüşü de artmakta ve onu yalnızlığın eline düşürmektedir. Vücudunun bile acısının en temiz hali olan gözyaşlarına karşı gelip onları tutsak ettiği bu farkındalık döneminde birçoklarının kaçınmak için türlü eşya icat ettiği tabiatın dokunuşlarıyla kimsesizliğini güçlükle göz ardı edebilirken [(“Bu zift rengindeki yağmurun soğuk sularıyla ıslanmak, benim için bir uyuşma ve dinlenme olurdu.” (s.50)], o kimsesizlik ancak onun ruhuyla kendini doyuruyordu ve o da yapısının usul usul insani bir denetimden hayvani dürtüselliğe değişimini duymaktaydı.

Yazarın ortaya çıkan düşün farklılığına kuşbakışı bakan bir gözlemci olmamasının ortaya çıkardığı bazı etkileşimler söz konusudur.  Yaşamı boyunca görünüşü ve kökenine yönelik aşağılamalara maruz kalan Haşim’in hem direkt nesne hem de ortamda bulunan bir tanık olarak bu hakarete varan eleştirel zihniyetle yoğurulması neredeyse kaçınılmaz gözükmekteyken “Bir cennet iskelesi”nden farksız olan “harikulade” manzaraların da iyi ve güzel olanın payına düştüğünü düşünmesiyle somutlaşır. Her Almanın en düşük halinde bile yine bir Alman olarak değer ifade ettiğini birinci ağızdan duymak, gücü elinde tutanlar tarafından sözde aşağı özellikleri sebebiyle ezilen Haşim’i; bütün bir milletin azametinin tek tek kişilerin refahına dayandığını işiterek bireyin grup içindeki önemini algılaması kadar etkileyecektir. Gitgide içinden geldiği kültürün karşısına çıkana oranla yamalarının bolluğunu gören Haşim; sözgelimi, kendine benzeyenin alçakta olduğunu görünce kendisi de alçalmaktan korkanların tersine, yalnız düzgün kılıklı dilencilerle empati kurup onlara acıyanların mantıkları karşısında ancak uydurma cevaplar verebilecektir artık.  Fakat son metne geldiğimizde görürüz ki övdüğü Alman ilmini yapanların, Alman düzeninden kovulmuş cüppesiz zekalardan oluştuğunu söyleyerek “yaratımın ancak yokluktan gelebileceği” düşüncesine yakın olan kendi kaotik kültürünü bir nevi yeniden onaylayacak, üstünlük ibresini öğrenilenden bilinene doğru döndürecektir.

Frankfurt Seyahatnamesi özelinde harici bilgi kaynaklarından uzak durmaya gayret edilerek metnin yansıttığı Ahmet Haşim’in mantık çerçevesinde olası bir iç portresinden kısımlar sunulmaya çalışılan bu inceleme yazısının son cümlesi kanaatimce şu olmalıdır: Ahmet Haşim, sürgün ve hasrete ebediyen mahkûm olan bu yorgun şair, neredeyse yüzyıl öncesinden kendi harikuladelikler avını biz hakikat sahnesindekilere aynı renkli dille duyurmayı başarmaktadır ve başaracaktır…

Kaynak

HAŞİM, A. (2019). Frankfurt Seyahatnamesi. (Haz. Nuri Sağlam). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir