Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-1: Handan Acar Yıldız

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Handan Acar Yıldız, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümlerini bitirdi. Öyküleri ve yazıları Yedi İklim, Dergâh, Hece, Hece Öykü, Türk Dili, Post Öykü, İtibar, Muhayyel dergilerinde yayımlandı.

Öykü kitapları: Cam Koridor (2011), Ağır Boşluk (2014), İnatçı Leke (2015 TYB ödülü), Açık Unutulmuş Mikrofon (2019)

Roman: Kaybolmuş Kaderler Müzesi (2017)

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Öyküleşip kalemimize, defterimize geçirdiğimiz anlar, yazınla tanış olmamız için tek başına yeterli değil. Birileri onları okudukça yazar da kendi içinde çoğalmakta. Ağır Boşluk yayımlanıp kitapla ilgili güzel dönütler, duygular bana ulaştıkça öyküye olan inancım perçinlendi. Bu yolda, bu inancı ilk kuvvetlendiren hamle ise, 2008 yılında Dergâh dergisinde “Yokuş” isimli öykümün yayımlanmasıydı. Öykü; çıkılması kolay, inilmesi zor bir yokuşu konu edinmişti. Yokuş, imge ve simgenin birleştiği yerdi. Yıllar sonra, buradan bakınca, yokuşun çıkılmasının değil de inilmesinin zorluğunu anlatmaya çalışarak öyküye çok doğru bir yerden göz kırpmışım, yolun başında türün amacını anlamışım, diyorum.

2.Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Hayata, hatta hayat ötesine dair her şey öykünün malzemesi olabilir. İnsanı diğer canlılardan ayıran özelliği; düşünmesi değil, düşündüklerini ifade edebilmesidir. İfade edebilmek, bu denli insana has ve insanla ilişkili olduğuna göre, onun gördüğü, sezdiği, hissettiği her şey öykünün malzemesi olabilir. Şey kelimesini kasten kullanıyorum. “Şey” bile öykünün konusu olabilir.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Modernitenin hayatımıza soktuğu ilk iki kavram sanayi ve buna bağlı olarak birey. İnsan endüstride nasıl tüketici olarak tekil hale geldiyse, okur ve yazar olarak da tekilleşti. Bundan sonra kesin olan şudur; ister kabileyi, kitleyi, kütleyi anlatsın, yazar birey olarak anlatacaktır. Yazar her defasında bireyi anlatmaz ama birey olarak anlatır. O artık çekirdek ailenin üyesidir. Ofis çalışanıdır. Eşyaya, doğaya bakışı değişmiştir. Ötekini algılama şekli değişmiştir. Modernite ve postmodernite arasında kesin ve kalın bir çizgi görmüyorum. Postmodern metinler, kadim ve sözlü kültürle ilişki içinde olma çabasına girseler de yazarın bilincinin işleme şekli açısından iki dönem arasında farklar olduğunu düşünmüyorum. Edebiyatın postmodern evrimini daha çok biçimle ilgili görüyorum. Zihinsel anlamda köklü bir dönüşüme uğradığımız kanaatinde değilim.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Edebiyatın iddiasının tarih yazıcılığından daha büyük olduğuna ve tarih yazıcılığından daha hayati işler yaptığına inanıyorum. Bununla birlikte türlerin ve yazının serüveni tarihten bağımsız değil. Az önce de ifade ettik, sanayi bireyi, birey ise roman ve öyküyü doğurdu. Elbette teknik gelişmeler de. Eğer matbaa denilen aracıyı icat etmiş olmasaydık, sözü çoğaltmanın kolay yolunu bulmasaydık belki de şiir hala üzerine titrenen yegane tür olacaktı. Bütün olanları-gelişmeleri zorunlu/mecburi görüyorum. Mecburi bir yerdeyiz kurmacada ama geride değiliz. Zor ülkelerde yaşayan yazarların kurmaca açısından avantajlı olduğu kanaatindeyim. Kuram ve eleştiri yazıyorsanız Fransa’da ya da Amerika’da doğup orada eğitim almanız gerçekten avantajlıdır ama kurmacaya gelince… İşte orada iş değişiyor, kurmacada Brezilya’da ya da İstanbul Bağcılar’da doğmuş iseniz şöhrete ulaşma açısından değil elbette lakin yazdıklarınızın edebiyata yakın olması açısından Norveç’te doğan kişiden daha şanslısınız, bence. Bugün yerli edebiyat yayıncılığının, yazarlarını dünyaya tanıtma açısından daha aktif olması gerektiğini düşünüyorum. Bütün yayıncılar buna enerji ve emek harcamalı. Dışarıdan hangi kitapları dilimize çevirebiliriz yönünde harcanan enerjinin onda biri, hangi eserleri dilimizden dünya dillerine çevirebiliriz şeklinde yönlendirilebilir.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Ben ne öğrenci ne de eğitimci olarak atölyede bulunmadım. Yakından takip sürecim olmadı. Ama atölyeden yetişen yazarlara özellikle 2015 sonrasında şahit oluyoruz. İçlerinde çok iyi yazanlar var. Atölye kaynaklı olmadığı halde iyi yazan yazarlar da var. Bu da bize, atölyede yetişmeden yazar olunabileceği gibi atölyelerin de gereksiz olmadığını gösteriyor. İçlerinden yazar çıksın veya çıkmasın gençlere doğru metinleri okuma yazma alışkanlığı kazandırmaları nedeniyle atölyeleri gerekli görüyorum.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Hiç kimsenin yazarken, benim yazdıklarım acaba hangi akıma dahildir kaygısıyla yazdığını düşünmüyorum. Akımlar kendiliğinden ve doğal yöntemlerle oluşur. Fakat çağımızda biçim kaygısını metinlerde fazlasıyla hissettiğimi söyleyebilirim. Yeni, kaygıyla oluşturulmaz; yeni dramla oluşur oysa. Biçimden öze giden yanlış bir tutumdan bahsedebiliriz. Halbuki biçimi öz belirlemeli. Öz, biçimi dayatmalı. Böyle bir dayatma yoksa ya ters yöne gidiyorum ya da sezme şeklimde bir eksiklik var derim kendime. Bir örnek verelim. Sait Faik’in Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı İkinci Yeni için ilham kaynağı olmuştur. Sait Faik’in küçük insanları, nasıl duru, duruyken bir o kadar da lirik dille anlattığını düşünelim. Küçük insanı şiire dönüştürecek olan; derin bir duyarlılıkla algılanan ve bu özün dayattığı biçimdir. Biçim dokudur, soluktur; kas ve yağ değildir. İçerisinde kendine has şifreler barındırır biçim. Formüller barındırır. Fakat bu formül, doğadan bağımsız olduğunda “gerçek”ten de bağımsız olur. Çünkü bütün gerçeküstü eserler; gerçeğe, hakikat arayışına yaslıdır.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Bu sanal, sanal olmanın ötesinde kolaycı/fast food anlatım biçimi edebiyatı etkiledi. Ve bence çok olumsuz yönde etkiledi. İyi ki hayatımızda sosyal medya var. Olanı inkar, yok etme taraftarı değilim, fakat edebiyat görsel malzeme odaklı bir mecrada yıprandı. Mevcudu kendine dönüştüremedi, kendi mevcuda dönüştü. Oysa bu dönüşüm ve dönüştürme konusunda önceki devirlerde bir dengeden bahsedebilirdik. Edebiyat sosyal medyada bu dönüşüm dengesini kaybetti ve edilgenleşti. Estetik zevkimizin aşağı çekildiğini düşünüyorum, sosyal medyada.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Uzun metin yazanlar kendilerini daha fazla kitap okuma mecburiyetinde hissediyor olabilirler. Belki okumaktan ve uzun metinler yazmaktan kavga etmeye vakitleri kalmıyordur. Şimdi de ben şairleri kızdıracağım. Şair- öykücü kavgası serbest miydi? Şaka bir yana; şiir dünyasında hiçbir kavgaya bulaşmadan, sadece işini yaparak bize harika eserler bırakan insanlar var. Taşrada ve büyük kentlerde var böyle insanlar. Buraya yazmıyorum ama aklıma hemen gelen isimler var. Bütün şairler kavgacı değil, bütün şairler polemikten beslenen kişiler değiller. Bir iki sivri örnek çıktığında bunları aklımızda tutuyoruzdur belki.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Metni uzunluk kısalık ölçüsüne vurmadan, öykü niteliği taşıyan bütün metinlere aynı başlık verilmesinden yanayım. Nasıl ki modern öykü ya da modern hikaye demiyorsak, minimal öykü de dememeliyiz. Öykü zaten, minimaldir. Odak atışlıdır. Cortazar’ın ifadesiyle nakavta çalışır. Zaten kısa ve öz olan bir türün başına, bu yönde betimleyici sıfat eklememeliyiz. Bu konuda şu an böyle düşünüyorum.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Yazamam dediğim bir karakter yok. Bütün karakterleri yazabilirim ama metinde küfür okumaktan nefret ettiğim için metnimde bu tür ifadelere yer vermem. Bu bir sansür değil, seçicilik anlayışı. En küfürbaz insan bile günde 24 saat küfür etmez. Onun küfür etmediği bir anı seçip yazarım. Müstehcen olanı sonuna kadar işleyebilecekken, argoya edebiyatta hiçbir şekilde ihtiyacımız olmadığını düşünüyorum. Vurgulamak istediğim şu; argoya ve küfre karşı tavrımın nedeni muhafazakar bir yaklaşım değil, estetik kaygı.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Ortaya koyduklarımın içime sinmemesi açısından değil, yeterince okunan bir yazar olmadığım sürece gözüm açık gidecek. Hatta mezarımda üzerime toprak atarlarken, gözbebeklerime dolan toprak gözümün yaşından çamura dönüşecek. Gözlerim çamurla kaplanacağından, geçmişte bütün o gördüklerimin, fark ettiklerimin anlamı kalmayacak. Gözümün açık gitmesi bununla ilgili olacak. Ayrıca, neredeyse her satırlarına aşık olduğum, dâhi olduklarını düşündüğüm yazarları burada paylaşmamın sakıncası yok: Borchert, Bierce, Kazancakis, Platonov, Melville, Abdülhak Şinasi Hisar.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Güzele temayül içgüdüseldir fakat sürekli çirkinle muhatap olan güzeli tanımakta zorlanır. Gözü ve kulağı terbiye etmek için dünya edebiyat tarihinde kendini kanıtlamış yazarları dikkatle okumak gerektiğine, okuyarak hem bilincin hem de zevkin terbiye olacağına inanıyorum. Az bilinen bir örnek vereyim ki boş konuşmuş olmayayım. Mesela Anderson’un “Yumurta” öyküsü, ezberlenene kadar okunmalı. Toplumsal gerçekçilik ile varoluşsal/birey edebiyatının aynı potada nasıl eritildiğini görmek adına.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

En başta kendim için (insan için) yazıyorum. Kendimdeki en alt katmana; din, dil, ırk, cinsiyetin ötesindeki katmana ulaşmaya çalışıyorum. Bunun ardından yazdıklarımın bir okura ulaşmak için yazıldığını aklımın bir köşesinde bulunduruyorum. Bu tavır, okura şirin görünmek, onun doğrularını benimsemek adına takınılmış bir tavır değil. Evrensel olanı yakalama gayreti adına takınılmış bir tavır.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Şu an yapabileceğim en iyi işin bu olduğunu düşündüğüm için öykü yazıyorum. Bir gün fikrim değişirse o işi yaparım. Dünyaya yüz kere gelsem yine bu işle uğraşırdım. Bir hafta sonra ya da yarın öleceğimi bilsem, yine bu işle uğraşırdım. Yaptığım işe duyduğum sevgiyi bilmem anlatabildim mi?

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Ama Fareler Uyurlar Geceleyin– Wolfgang Borchert

Yaşamın Ortasından– Amrose Bierce

Muhteşem Vahşi Dünya– Andrey Platonov

Alemdağ’da Var Bir Yılan– Sait Faik

Parasız Yatılı– Füruzan

Yanık Saraylar– Sevim Burak

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir