Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-10: Merve Can

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Merve Can, 1997’de Manisa’da doğdu. Manisa Anadolu İmam Hatip Lisesi’ni bitirdi. Anadolu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okuyor. Öyküleri ve yazıları Yolcu, Temmuz, İzdiham, Edebiyat Ortamı, Tahrir, Şiar, Dergâh, Ze ve Post Öykü‘ de yayımlandı ve yayımlamaya devam ediyor. Kitabı henüz yok. 

1. Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Ben genelde konuştuğum yazar ve editörlerin tavsiyelerine göre okuma yaptım. Onun için “çok kötü” ya da “tam bir fiyasko” dediğim çok kitap okumadım. Ama bunların içinden sivrilen bir isim olsa olsa Füruzan’ın Sevda Dolu Bir Yaz’ı olabilir. Her şeyi tam anlamıyla hissedip algıladığım bir anlatımı vardı. Etkileyiciydi.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Öykü, hatta genel anlamıyla edebiyat, hayattan kısa kesitlerdir. Yaşanmış, yaşanan, ya da yaşanması beklenen “şey”lerdir. Bu bağlamda gerçekle hiçbir alakası olmayan, şu an algılayıp bildiğimiz hayattan tamamıyla kopuk bir yazı olamayacağını düşünüyorum. Malzemesi insan olan edebiyatın her kolu bireysel yaşamların kazançlarından ya da kayıplarından ibarettir. Ve bireysel yaşamlar bir noktada kolektiviteyi oluşturur. Yani tüm yaşamlar az çok birbiriyle bağlantılı ya da benzer olduğu için, edebiyat, hem yazar hem okur için ayna görevi görüyor. insanlar da aynaya bakmayı severler:) bunun için evet her şey öykünün konusu olabilir. İlk ortaya çıkışından günümüze kadar gelişen, bir takım değişikliklere uğrayan edebiyat aslında en baştan beri belli başlı konuları ele alır. Yani konular arasında dev gibi uçurumlar yoktur, eserleri özel ve benzersiz kılan eser sahibinin o konuyu ele alış tarzıdır. ele alınmaış, denenmemiş düşünülmemiş tek bir konunun olmadığına inanıyorum. Konular aynı olsa da bunu kâğıda işleme şekli muazzam farklılıklara yol açıyor.

Kurmaca yeni yeni dünyalar yaratmak demek aslında. Ben bu yaratımın kendi içinde sınırsız olduğuna inanıyorum. Onu sınırlayan tek ve en büyük şey eser sahibinin hayal ve aktarım gücü. Bende bazen olur mesela, kafamdaki şeyi aktaramam ama bu kurmacanın kendi sınırı değildir. Çünkü zihnimi dinlendirdiğimde ya da üstüne daha çok düşündüğümde bazen çok müthiş şeyler üretebildiğime şahit oldum. Yani sınır insanın zihni ve hayal gücü, bundan başka kurmacada sınır göremiyorum.  

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Modernite her şeyi kendi rengine az çok buladığı gibi tabii ki öyküde de bir takım değişikliklere yol açmıştır. Klasik ve post modern öykülerde benim daha çok dikkatimi çeken değişim, hikâyenin yapı taşları meselesi. Klasik öykülerde daha çok hikâyenin kendisine önem veriliyor ama artık günümüzde bu okuyucuyu çekmiyor. Arka planda güçlü bir kurgu isteniyor, çarpıcı karakterler ve sürükleyici, belki bir noktada gizemli bir dil isteniyor. Gizin yanında şaşırtıcı finaller, kelimelerin oyunu, soyutluk kavramı ve puslu anlatım da benim dikkatimi çeken değişimler arasında. 

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öykü yayıncılığının eski hâline yaşım dolayısıyla hakim değilim…

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Bir insan herhangi bir işte nasıl derece derece yükseliyorsa edebiyatta da böyle yol alıyor. Kişi çırak olmasını bilirse, iyi ustalarla iletişime geçerse bu ilişkinin çok müthiş yerlere gideceğine inanıyorum. Bizim gibi toy  yazarların, yıllarını edebiyata vermiş yere sağlam basan yazarlardan, her zaman faydalanması gerekir. Yazarlığın da en başarılı ve etkin yolu grup ya da bireysel atölyelerdir.  Kişinin belli sürede kendi imkânlarıyla kat ettiği yolun iki-üç katını atölyeler öğretebiliyor. Tecrübe ve eleştirinin çok faydasını gördüm, hâlâ da görüyorum. Kilit nokta, kalemi yıllardır kıpırdayan, edebiyata gönül vermiş, edebiyatın içinden insanların edindiği, her biri elmas değerindeki bilgiler.Yazar adayı eleştiriye açık olsun, eleştirileri nötr bir şekilde ele alabilsin ve bu konuda alınganlık göstermesin yeter. Çünkü insan yol almak istiyorsa, yürümeli.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Artık anlatının her şeyin önüne geçtiğini düşünüyorum. Biçimin de anlatının da serbest bırakılmasından yanayım.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Özel olarak öykü değil, kesinlikle tüm okumalar için şunu söyleyebilirim; hayatımızın vazgeçilmezi olan sosyal medya ve teknoloji zaten yok denecek kadar az olan okuma oranını daha da törpüledi. Sanal anlatıdan kasıt eğer Türkçeyi ve tüm edebi derinliği alt eden anlatılarsa, bunun gibileri artık raflarda daha sık görür olduk. Maalesef satışları da azımsanmayacak kadar revaçta. Bunlar yüzeysel yapıtlar. Çünkü içleri çarpık ilişkiler, içi boş cinayetler ve sadece kuru ihtiras dolu cinsel hazlardan vesaire, meydana geliyor. Bu başta gençlerimize etki ediyor ve tabii ki “edebiyat”ın da tüm anlamını yitirmesine sebep oluyor. Her şey yüzeysellik ve manasızlık içinde kıvranıyor. Yani kısaca, edebi kaygısı ve hissi derinliği olan bir çok eseri baltalıyorlar.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Birçok öykücü de öykülerine kendi ideolojilerini yansıtıyor. Bu konunun şiirden ya da öyküden kaynaklandığını düşünmüyorum. Mesele kişilerin kendisi olabilir.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Ben öykü yazıyorum, biraz da küçürek öykü denemelerim var. Ama ben biçime takılı kalmaya kesin olarak karşıyım. Uzunluğu ya da kısalığı bir şeyi değiştirir mi? Mesela; “Minimal öykü yazacağım”a göre “İki bin kelimelik bir öykü yazacağım,” dediğimde daha mı başarılı bir işe girişmiş olurum. Bence yazarlar içlerinden geldiği biçimde yazmalılar. Çünkü bence insan bir kalıba uymaya çalışırken kendinden uzaklaşıyor, fikre de yabancılaşıyor. Birçok kez tuğla kitap bitirdikten sonra demişimdir şu cümleyi; “Bu kadar uzatmaya ne gerek vardı?” Uzun öykü olarak da yazılabilirdi. Bunu okurun yaşaması büyük bir hayal kırıklığı. Bunun aksine bir çok kez de küçürek öykü okuduktan sonra “Vay be!” dediğim olmuştur.  Yazar, kelimeleri elinde güzel şekillendirdiği zaman, her halükarda o güzellik insana tesir ediyor. Edebi kaygı taşıyan ve iyi işlenmiş eserler, ister sözlü ister yazılı olsun, insanı etkilediği yadsınamaz bir gerçek. Demek istenilen bazen sayfalara yedirilir, bazen tek cümlede kurşun gibi ağırlaşır.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Asla yapamam demek (umarım ukalalık olarak algılanmaz) hayat felsefemde yok. Yazarlıktaki istikrarımda da bu inancım beni hep yeniden yarattı. Kendine inanmayan biri başkalarının kendine inanmasını bekleyemez.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Bu son zamanlarda aklıma sık gelir oldu niyeyse. Bu eser benim için hiç şüphesiz Suç ve Ceza olurdu. Okumaya ilk başladığım zamanlarda okuduğum ve tüylerimi ürperten bir eser. Dostoyevski’nin ayrı Suç ve Ceza’nın yeri apayrıdır.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Karakterler ve analizleri, olaylar ve arka planları, zaman olgusu- varsa sıçramaları, mekan olgusu ve uyumu vesaire, hepsini bir öyküde vermek ya da almak incelik istiyor. Hızlı okumalardan ziyade ayrıntılara dikkat etmek gerek çünkü zamanı yakalamak ve öyküyü çözümlemek için çok vaktiniz yok. 

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Ben öykü yazarken okur odaklı hiç düşünmedim. Düşünmeyi de düşünmüyorum. Ben o esnada  yazarım, belli bir yol kat edince de okurum. Yazarı da okuru da kendim oynamış olurum. Başkasının yerine kendimi koyarak kendi yazdığım esere şekil vermek bence daha zor. Kişi içe dönük eleştirel bakış açısını sağladığı sürece kendini her konuda yönlendirebilir. Bu yöntem oldukça işe yarıyor.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Bir neden aramak fikri bana çok uzak kalıyor. Hiçbir zaman “Şu yüzden yazmam gerekli” ya da “Böyle böyle olması için yazmalıyım” demedim. Bu eylemi güçlendiren düşüncelerim ve haklı sebeplerim var elbette ama ondan da önce bu tamamen içgüdüsel bir yöneliş benim için. Bir sezi. Ama şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki, hayatımda duyduğum en köklü ve ilk günkü kadar ateşli bir tutku. Ben bu kelimeyi çok yakıştırıyorum, bu benim en büyük tutkum. Umarım hep böyle kalır.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

İşin aslı, okumalarım öyküden ziyade roman ağırlıklı. Yine de bir kaç isim verebilirim; yerli öykücülerden Rasim Özdenören ve Füruzan’ın öykü kitaplarını tavsiye edebilirim. Yabancı olarak da İtalo Calvino çok farklı şeyler denemiş kitaplarında. Bu enteresan hikâyeler de okunabilir, bir bakış açısı olur hiç değilse.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir