Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-11: Yunus Meşe

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Yunus Meşe, 1992 yılında Malatya’da doğdu. 2014 yılında Gazi Üniversitesi Görme Engelliler Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığı’nda Özel Eğitim Öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Öyküleri Dergâh, Hece, İzdiham ve Alandayız dergilerinde yayımlandı. Post Öykü ‘de eleştiri yazıları yayımlandı. Halen Milli Eğitim Bakanlığı’nda Özel Eğitim Öğretmeni olarak çalışmaya devam ediyor.

Kitaplar: Geç Kalmış Bir Şapka (2017, İzdiham Yayınları-Öykü), Sait Faik Kitabı (2018, İzdiham Yayınları-Biyografi), Geçmiştir Belki (2019, Mecaz Yayınları-Öykü), Sihirli Bastonun Tuhaf Maceraları 1/ Dünyanın Sonundaki Saat (2019, Rağbet Yayınları-Çocuk Edebiyatı)

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Benim yazı sanatı ile tanışmam lise sıralarında bir öğretmenimin yönlendirmesi ile oldu. Öncesinde de yazıyordum ama ne yazdığımın ya da hangi ölçüde yazdığımın farkında değildim. Öğretmenimin yönlendirmesi bana yeni bir pencere açmış oldu. Hayatın içerisinde etiketlenen, ötekileştirilmiş özel çocuklar için çaba harcıyordum. Mesleğim gereği de sürekli bu çocuklarla ve aileleri ile bir aradayım. Yüzlerce hikâyeye tanık oldum. Bunları anlatma gereği duydum. Bu ihtiyaç beni öykünün sınırlarına taşıdı. Üniversite bittikten sonra öyküyle samimi oldum diyebilirim.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Öykü hayatın kendisidir ve hayatın içerisinde bir şekilde kendisine yer bulmuş her şey öykünün malzemesi olabilir. Ancak, bazı acıları ne öyküyle ne şiirle anlatabiliriz. Kurmacanın da elini kolunu bağlayan acılar vardır. Onları en iyi anlatan şey sessizliktir.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Çok kapsamlı bir soru sordunuz. Bunlara cevap bulmak için sadece bu soru ekseninde ayrı bir söyleşi yapmak gerekir. Özetle şunu söyleyebilirim: Modernite, Türk öyküsünü daha çok toplumsal düzeyde ve tipler üzerinden ele alınan meselelerin “küçük insan” düzleminde ve karakterler üzerinden işlenmesine neden oldu. Sait Faik’in Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabı özellikle bir kırılma noktasıdır. Postmodernite ise daha çok, takvim yaprağı öyküleri, parçalı yapı, üstü çizili kelimeler, büyük harf kullanmama, sadece virgül kullanma gibi biçimsel formların çeşitlenmesi yönüyle etkiledi.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir hız çağından geçiyoruz. Özellikle sosyal medya platformlarının çeşitlenmesi ile birlikte “zaman” problemi yaşamaya başladık. Yirmi dört saat bize yetmez oldu. Bu sorun bizi “kullan-at” mantığına taşıdı. Kültürel ve sosyal yaşamda maruz kaldığımız bu anlayış haliyle sanat ve edebiyat dünyamıza da yansıdı. Toplu taşıma araçlarında, şehirler arası yolculuklarda bazen bekleme salonlarında kısa bir süre içerisinde okuyup bitirebileceğimiz metinleri tercih etmeye başladık. Bu duruma bağlı olarak da öykümüzde sayısal anlamda bir artış yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Bu hareketlilik yayınevlerinin de dikkatini çekti haliyle. Arka arkaya öykü kitapları basılmaya başlandı. Sadece öykü kitapları yayımlamak için kurulan yayınevleri de var. Dışarıdan bakıldığında öykü yayıncılığının güçlü bir dönemde olduğunu söyleyebiliriz ancak bu sayısal güç niteliğe ne kadar yansıyor? Bunu da zaman göstersin diyorum.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Çocuklar için öykü ya da yazı atölyesi olabilir elbette ama yetişkinler için düzenlenen yazı atölyelerini saçma buluyorum. Bu, bir kümesteki horozların kuyruklarını ve kanatlarını aynı renge boyayıp aynı ölçülerde kısaltmak gibi.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Günümüz öyküsü özeline bakacak olursak biçimlerin anlatının önğne geçtiğini söylemek mümkün değil. Deneysel çalışmalar oluyor elbette. Ancak bu deneysel çalışmalar -benim gördüğüm kadarıyla- anlatımı ikinci planda bırakacak kadar etkileyici ya da şaşırtıcı olmadı. Tercih edilen biçim anlatılacak olan hikâyeyi, anlatıyı daha da güçlü bir hale getirmeli,  biçimsel yapı anlatı ile birleşip okurun zihninde büyük bir deprem oluşturmalı. Sadece deneysel çalışmalar yapmış olmak için biçimsel yapıyı ön plana çıkarmak okuru öyküden uzaklaştırıyor.  Biçim ve anlatı arasında okuru hikâyeye çekip orada kalmasını sağlayacak bir bağ olmalı mutlaka

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Sosyal medya ve teknoloji öykü dünyamızdaki ses çeşitliliğin artmasını ve iletişimin kolaylaşmasını sağladı. Özellikle sosyal medya platformları iddiası olan herkese sözünü söyleme fırsatsı verdi. Bu durum da az önce bahsettiğim çeşitliliğe neden oldu. Sosyal medyada bir çeşit anlatı kurulduğu düşüncesine katılmıyorum. Orada anlık refleksler ve büyümeyen hikayecikler var. Etkileyici bir fikrin ya da güçlü bir anlatının temelini oluşturacak cümlelerin anlık etkileşim ihtiyacına kurban edildiğini görüyoruz. Bu yüzden bahsettiğimiz gibi bir anlatı biçimi kurulamıyor maalesef.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Gördüğüm, takip ettiğim  kadarıyla Türk öyküsünde öyküyü sahiplenen, ben yoksam Türk öyküsü diye bir şey de yok anlayışına kapılan bir öykücü yok. Öykü yazarı arkadaşlarım sürekli bir şekilde kendi öykülerini geliştirip Türk öyküsüne daha iyi ürünler sunmak için çalışıyorlar. Şairler dünyasında bu durum biraz daha karışık. Genelleme yapmak istemiyorum ama şairlerimizin kavga haline “Tük Şiiri benim.” Anlayışı sebep oluyor.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Bir tür belirlemek zorunda değiliz ama ne anlatmak ve bunu nasıl anlatmak isteğiniz sizi ister istemez bir türe yöneltiyor. Ben “Kısa Öykü” ve “Minimal Öykü” türlerini tercih ediyorum.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Asla oluşturmam dediğim bir karakterim yok. Derdime hizmet edecekse her şeyi yazabilirim. Burada bir ölçünün olması gerekiyor sadece. Ben bir konu hakkında yazacağımda ya da bir karakter kuracağımda, bunun bana, okuruma ve işaret etmek istediğim meseleye ne kadar faydası var, şeklinde bir süzgeçten geçiriyorum. Faydalı olacağına kanaat getirdiysem yazıyorum.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Bu sorunuza tek bir eser ismi veremem. Okuyup etkilendiğim, tekrar tekrar okuduğum, ben yazmış olsaydım keşke dediğim pek çok kitap var. Tütüncü Çırağı, 6,27 Treni, Bütün Bir Ömür, Amok Koşucusu, Ama Fareler Uyurlar Geceleyin, Çavdar Tarlasında Çocuklar, Karamazov Kardeşler, Suç ve Ceza, Yoksunlar, Yüklük, İshak ilk aklıma gelen eserler bunlar. Bu liste uzar gider. Saydığım isimler arasından herhangi biri seviyesinde bir eser bırakırsam arkamda gözüm açık kalmaz.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Ben öykünün ayrıntılarda gizli olduğunu düşünüyorum. İyi bir öykü okurunun da hikâyenin ana omurgasını destekleyen detaylarda saklı olanları bulmaya çalışması gerektiğini düşünüyorum. Yazarın açıktan söyledikleri detaya sakladıklarıyla birleştiği zaman öykünün bambaşka dünyalara kapı araladığını görüyorum. İyi bir öykü okuru olmak için -klişe olacak ama- bıkmadan usanmadan okumak gerekir.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Ben öykülerimde okuru kafası karışmış halde bir belirsizlik içinde bırakmayı seviyorum. Öykü bittikten sonra okur, ne oldu şimdi? Sonrasında ne olmuş olabilir? Gibi sorular soruyorsa arzuladığım şeyi başarmış olurum. Tematik bütünlüğü olan öykülerimin dışında, müstakil öykülerimde okuru merkezimden uzak tuttuğumu düşünüyorum. Tabii burada son sözü okur söyleyecektir.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Genelde bütün sanatlar özelde öykü elbette bir nedene ihtiyaç duyar. Yaşadığı çağla ilgili bir rahatsızlık duymayan insan neden sanata yönelsin ki?  Ben çağımın çocuklar için bir neredeyse bir cehenneme dönüştüğünü düşünüyorum. Sevgisiz insanların aile kurmaya çalışması mutlaka faciaya yol açıyor ve bu faciada en çok çocuklar etkileniyor. Ben de bu çocukların hikâyelerini duyurup aileleri ve aile kurmak isteyenleri uyarmak istiyorum.

Uç Artık-Edgar Keret

Ama Fareler Uyurlar Geceleyin– Wolfgang Borchert

Ufak Tefek Notlar-Daniil Kharms

Çerçialan– Gamze Arslan

Yüklük– Ahmet Büke

Misak’ın Aynaları– M. Fatih Kutlubay

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir