Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-12: Ümit Köksal

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Ümit Köksal, 20 Aralık 1993 yılında Ordu’da doğdu. Karabük Üniversitesi’nde İmalat Mühendisliği Yüksek Lisans eğitimine ve Geleneksel Sanatlar Akademisi Ebru Sanatı talebeliğine devam ediyor. Özel bir şirkette üretim ve kalite kontrol mühendisi olarak iş hayatını sürdürmektedir.

Muhayyel ve Temmuz dergilerinde öyküleri; Şiar, Tahrir, İkrar dergilerinde şiirleri yayımlanmıştır. Seferber Dergisi’nde editörlük yapmaktadır. 

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

İnsan, eksiklik çektiğini düşündüğü durumlarda bu eksikliğin yanında diğer insanlarda olmayan birtakım özellikler bulabiliyor. Bendeki eksiklik düşüncesi ise dilaltımın yapışık olmasından dolayı kelime telaffuzunda acemilik çekmemdi. Böylelikle konuşmayı ikinci plana atarak dinlemeyi ön plana yerleştirdim. Bunun sayesinde insanların hikâyelerini dinleyerek düşünce ve yaşayış çeşnilerine tanık oldum. İnsanların hikâyelerini dinlemeyi çok sevdim, insanlar dinlenildiğini görünce daha çok anlatmaya başladılar.

Yazma serüvenime gelecek olursam, birçok neden sıralanabilir. Bunlardan biri, aktarma işini konuşmaktan ziyade yazarak gerçekleştirmeyi düşündüm ve yazdığım bir öyküyü arkadaşıma okuttum. Öykünün sonunda ağlamıştı. Kelimelerin bu kadar etkileyici olduğunu onun yanaklarına düşen damlalardan anlamıştım.  Başkasını ağlatmak değildi değerli olan, yaşamım boyunca çabaladığım konuşma eyleminden daha tesirli olmasıydı. O gün yazma iştiyakımın iyileştiğini söyleyebilirim.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Cevap yelpazesi geniş bir soru. Sokakta savrulan bir kartonu da anlatır, savuran rüzgârı da, bunu izleyen adamı da, izlemek için kullandığı gözü de, tüm bunları anlatan yazarı da anlatır.  

Günümüzün öykü yaklaşımlarında her kaynaktan yararlanıldığı gerçeği var. Fakat öykü yönelimimde uzmanlık alanımı veya herhangi bir alanı en ince noktasına değin anlatmamayı, değerli ve gereken noktaları aktarmayı uygun buluyorum. Eveleyip gevelemekten ziyade derenin önündeki taşı alarak, suyun budaklara takılmadan akmasını gerekli görüyorum.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Konudan, umumdan ziyade hususi yönelimlerin yoğunlaştığını söyleyebilirim.  Biçime ve deneye dayalı öyküleri arttırdığını, kimi zaman konunun, anlatının önüne geçtiğini de gözlemliyorum. Yerinde yapıldığında da lezzetinin uzun süre dimağında kaldığına şahidim.

“Her şey anlatılabilir,” düşüncesiyle insan bedenindeki mahrem bölgeleri sürekli dile getirip detaylı biçimde anlatımın da ortaya çıktığını görüyorum. Ve bu tutumu, temayülü doğru bulmuyorum.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dergilerimizi genel itibariyle incelediğimizde çoğunun bir yayınevi bünyesinde çıktığını görürüz. Bu itibarla dergide öykülerine tanık olduğumuz yazarların bir süre sonra eseri derginin bünyesindeki veya yakınındaki bir yayınevinden piyasaya sürülüyor. Daha kolay bir ilk kitap serüveni gerçekleşebiliyor.

Öykünün kendi kuşağımda daha da genişlediğini, güzel eserlerin ortaya çıktığını düşünüyorum. Gelişimini ve okuyucu yaklaşımının arttığını öykü dergilerinin oluşması ve sürekliliğiyle gösterebilirim. İnanıyorum ki geçen zamanla daha da gelişecek ve değerli ürünler zamana tanık olarak bırakılacak.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Yolun ilerlemiş kısmından sana bakan birinin gelişini tarif etmesi gibi. Bugün kör olduğunu düşün, yabancı bir eve girdin. Su içeceksin ve bunun için bardak arıyorsun. Evdeki her nesneye dokunuyorsun; sivri, yumuşak, keskin, sıvı.  Acı çekiyor parmakların, yoruluyorsun. Sonunda buluyorsun ama zaman geçmiş, yorgunluk binmiş. Öykü atölyesi ise bardağı ararken çarpacağın masanın sivri yanlarını budamış, hangi nesnelere dokunacağını söyleyen bir rehber. Yine aynı yoldan geçiyorsun fakat hızlı hızlı nerede ve ne olduğunu bilerek. Bunun için rehberi de iyi seçmek gerekiyor. Kendisinin küçük versiyonunu devam ettirmeye çalışan yazarlardan uzak durulmalı.

Gerekli bulmak veya bulmamak üzerinden bir cevaplandırma yerine olayın işlevselliğini açıklayabilirim. Geleneksel sanatlardaki usta-çırak ilişkisine benzetiyorum.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Biçimlerin aşırı yoğun olanlarında tahkiye özelliğinin bozulduğu, mananın geri planda tutulduğu, fiziki bir özelliğin ön planda olduğu bir ortam oluşuyor. Tadında bırakılan ve yerinde kullanılan biçimlerin/formların öyküye güzellik katıyor. Bunun zıddını gerçekleştirenler de bulunuyor ve öykünün yapısından daha farklı bir metin karşımıza çıkıyor, buna öykü diyemiyorum. Biçime dayalı yazdığım öykülerde sınırı korumak için yoğun bir çaba içindeyim.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Böyle bir kanıyı oluşturabilmek için bir kuşak daha geçmesi gerekiyor. İçinde bulunulan zamanın tevili büyük oranda yanılgıya düşürüyor. Burnunun dibindekilerle etkileşime girmenin olayları daha büyük göstereceğine inanıyorum. Bu durum mercek etkisiyle açıklanabilir.

Etkiler mi sorusuna istinat, evet, zamanla öğütür.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Keskin ve net bir sınır söyleyemeyiz. Biçim ve içeriğin etkileri olduğu da yadsınamaz.  

Fakat ideolojiye uzak olduğu düşüncesine katılmıyorum. Öykülerde kullandığı karakterlerin söylemlerini metne yedirerek ideolojilerin olduğunu sıklıkla görebiliyoruz. İdeolojiyi dar kapsamda görmek yerine genele yaymayı gerekli görüyorum. Alışveriş merkezinin yanına bakkal açan bir karakterin davranışı da bir ideolojidir ve bunu karakter üzerinden verebilir. İdeolojiden uzak değildir, örtüktür.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Bir isme takılmayı tercih etmiyorum. Fakat kullanırken öykü diye nitelendiriyorum. Bunu kuram üzerine düşünce besleyen kişilere ve akademisyenlere bırakıyorum. Ve daha çok yazma eylemiyle vaktimi ilerletmek istiyorum.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Tesir eden karakterler var. Başlı başına birbirinin önünde olan yok. Her karakterin bir özelliğine takılıyorum, sanırım bütünden çok parçaya odaklanıyorum. Feride, Raskolnikov, Şehrazat, Yusuf (Kuyucaklı)…

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

O eser Binbir Gece Masalları‘dır. Dönüp dolaşır okurum, dönüp dolaşır dinlerim.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Okumak savunmasız yerlerine darbe almak gibidir. Savunmasız yerlerini bildiğin ama başka kimsenin bilmediği bakir toprağa adımını atan kişiye rastlamaktır. İyi bir öykü okuru yaralarıyla yaşamayı bilmeyi amaçlamalıdır. İşaretleri takip ederek hedefe varmalıdır. Bazen karakterin basit bir betimlemesi tüm özelliğini ortaya çıkarır, bu özelliği karakterin yapısına tecelli eder, kaçırmamalıdır. Ve sabretmelidir.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Hasan Ali Toptaş bir söyleşisinde “Bir okur için yazmak var, bir okura yazmak var.” diyor. Ben okura yazıyorum. Bu yüzden merkeze tamamen yaklaşmayı amaçlamıyorum. Ama merkezden de uzaklaştırmıyorum. Küçükken oynadığımız bir oyun vardı. Kişinin gözünü bağlardık, nesneyi saklardık. Bağı çözdükten sonra aramaya başlardı gözü bağlanan. Ve biz yaklaşımına göre sıcak soğuk diye nitelerdik. Burada benim yaklaşımım ılık.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Öykü yazmak, hikâyelere tanık olmakla ilişkilendirilebilir. Kişinin kendisini farkına varmasını sağlar, kendi hikâyesini görür. En önemlisi de budur. Kendi hikâyesini düşünen kişi hayata daha sağlam adımlar atar, topluma yarar sağlar, iyi bir insan olarak nitelendirilebilir. Bu sayede hemhal olma duygusu gelişir. İnsanları daha iyi anlar. Anlaşılmak kişiyi rahatlatır.

Benim nedenim kendi hikâyemi bulabilmek. Çünkü anlattığım her öyküde kendi hikâyeme, varoluş duygusuna daha çok yaklaştığımı hissediyorum. Haklı bir neden mi, önemli değil.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Mustafa Çiftçi – Bozkırda 66,

Handan Acar Yıldız – Açık Unutulmuş Mikrofon,

Vüsat O. Bener – Dost;

Tolstoy- Üç Ölüm,

Gogol – Palto,

Italo Calvino – Görünmez Kentler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir