Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-14: Arda Arel

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Arda Arel, 1991 yılında Samsun’da doğdu. Üç Jeton öykü fanzinini arkadaşlarıyla çıkarttı. Kurucularından olduğu Post Öykü dergisinin dört sene editörlüğünü yaptı. 20’yi aşkın dergi, gazete ve fanzinde öykü, deneme ve eleştiri yazıları yayımladı.

Kitapları: İp Cambazı Değil Silahşör (2015, Dedalus Yayınları), Ben Alageyik (2019, Dedalus Yayınları)

Ayrıca Üç Jeton (2013, Dedalus Yayınları), Korkut Ata Ne Söyledi (2016, İz Yayınları) ve Acâibü’l Mahlûkât (2018, Ketebe Yayınları) derleme kitaplarında birer eseriyle yer aldı.

1. Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Babamın av hikâyeleri. Onunla dağları adımlamam, yorulmuş bir köpeğin kalp atışlarını hissetmem, mısır anızlarının arasında gezinmem, sabaha karşı uyduruk bir tekneyle denize açılmam yahut bir göl kenarında gün doğarken kuşların sesini dinlemem için yanında olmama gerek yoktu. Hatta gözlerimi kapatmama bile gerek yoktu. Anlatması yeterliydi. Sanırım, bundan daha gerçek bir şey olamaz.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Öyküyle anlatanlara sormak lazım. Ben bir iki kere sordum. Cevaplar bana yetmedi. Bugün iki kitabım, onlarca öyküm var ama cevap hâlâ belirsiz. Yine de kafamda bir iki ışık belirmedi diyemem; kurmaca kuramadığı şeylere talip olduğunda kıymetli. O zaman dönüp defalarca okuduğumuz öyküler, kitaplar ortaya çıkıyor. Eldeki malzemeyi harmanlayıp sunmaksa sizin maharetinize kalmış.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Ben her iki tanımla da kökten bir yüzleşme yaşadığımızı sanmıyorum. Batı bir dünya meseleyi aşıp buralara erişti ve yaşadıktan sonra tanımladı. Biz sözlükten açtık. Okuyarak taklit ettik. Sorunun cevabı bireyselleşme olabilir. Olamayabilir de. Belki kazandırdığından çok kaybettirdi. Kaçamak bir cevapla, kötü etkiledi desem o da yanlış olmaz. Bizim binlerce yıllık bir anlatı geleneğimiz var. Ona sırtımızı dönmemeliyiz ama bu kavramları, bugünkü dünyaya doğan yazarın değişime uğramış düşünce yapısını ve edebiyatın geldiği noktayı da inkâr edemeyiz. Bakıp göreceğiz; doğru formül ve yine doğru cevap zamanla ortaya çıkacaktır. Böylece mevzu bahis kavramların etkileri de daha net anlaşılacaktır.

4. Öykü yayıncılığını -yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası bir süredir tüm bu işlerin dışındayım. Hayat gailesi ya da ekmek kavgası, ne derseniz deyin. Eskiden daha heyecanlıydı, bu cümle beni korkutuyor. Ama dergilerin teker teker kapandığını duyuyoruz ve yerine yenileri açılmıyor. Belki de bir çağın -matbu dergicilik açısından- sonuna denk geldim. Şimdi artık sosyal medya var. Yine de heyecanın tamamen yitip gideceğini düşünmüyorum. Heyecan dönüşür, çağa adapte olur. Geride kalan nesildir. Heyecan olduğu sürece de bu tekne bir şekilde yol alacaktır. Belki bizim ezber ettiğimiz şekilde değil ama elbet kendi matematiğini kuracaktır. Bu tür şeylerde çok romantik olmamak lazım. Her şeyde çok romantik olmamak lazım. Çok romantik olmamak lazım. Romantik olmamak lazım. Bu cümleyi çok kez tekrar edersem, “Eskiden daha heyecanlıydı,” gibi cümleler kurmam. Yani inş.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Temel atmak için iyi bir ortam. Binayı çıkmak için değil. Bu tür atölyelerin bana kalırsa iki faydası var. Tam bu noktada niye maddelemeye gittim bilmiyorum. Neyse. Atölyelerde, güzel bir okuma listesi edinebilirsiniz. Nokta atışı kitaplarla hızlıca tanışıp, kendinize seri bir edebi altyapı yüklemesi yapabilirsiniz. Nihayetinde Amerika’yı tekrar keşfetmeye gerek yok. Sizden önce binlercesi bu yoldan yürüdü. O yolun köşe taşları, bugün hala değişmedi. He, bu demek değil ki herkes o yolu iyi biliyor. Kazıklanmamak lazım. O yüzden atölyeye gidilecekse bile, çok iyi seçilmeli. İkincisine gelirsek ki bence açık ara birinciden daha kıymetli: Atölyede kendinize arkadaş edinebilirsiniz. Sıradan bir arkadaşlıktan bahsetmiyorum. Edebi açıdan size yakın isimlerle tanışabilirsiniz. Ben Ertuğrul Emin Akgün ile atölyede tanıştım. Dostluğumuz bugün bambaşka bir noktada. Ancak dostluk bir yana, Ertuğrul güzel bir öykü yazarsa kıskanıyorum. Ertuğrul’dan daha iyi yazmak için kendimi zorluyorum. Ertuğrul iyi bir kitap keşfederse benimle paylaşır, ben de okurum aramızda kolektif bir zihin oluşur. O vakit öykü tartışabilirsiniz. Ertuğrul ile aramızda yarışırız. Bu tür tatlı yarışlardan kötü bir netice çıktığını hiç görmedim. Atölyeyle ilgili diyeceklerim sanıyorum bu kadar. Ha, unutmadan şunu da ekleyeyim. Maddi bir beklenti için -kitabım basılsın, öykülerim yayımlansın, birileri elimden tutsun yürüyeyim gibi gibi- atölyeye gitmek baştan kaybetmek olur. Tamam bu sefer bitti.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Bu soruya on yıl önce -ah o ilk aşklar ve ilk heyecanlar- uzun uzun cevaplar verebilirdim. Şimdi daha net görebiliyorum. Yazar olarak değil, okur olarak cevaplayayım. Anlatı, gerçek bir büyü. Biçim, acayip bir zekâ.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Çoğu insan için dinleyecek, izleyecek, keşfedecek şeyler bulma bir mesai olmaktan çıktı. Eskiden insanlar kıtalar aşardı. Temel nokta bu. Tüm insanlık görünmez bir kabloyla internete bağlı. Bu kablo bizi besliyor. Bir şeyler değişiyor, değişecek. Etki kaçınılmaz. Ama nasıl bir etki olur zaman gösterir. Yalnız şunu öngörebilirim, temel anlatı değişmez. Anlatılan her zaman insana ait olandır. İnsanın hikâyesidir. Biçim değişebilir, değişecektir, değişmelidir. Off be, ne konuştum. Özetle “Bir fikri yok, sadece öyküde anlatının gücüne ve değişimin kaçınılmazlığına inanıyor,” yazabilirsiniz.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Şair ya da öykücü olmakla kavgacı olmanın bir bağlantısı olduğuna inanmıyorum. Şairlerinki istikrarlı bir istatistik. Sadece bu. Football Manager’deki basın açıklamaları gibi cevap verdiğim için özür dilerim. Belki de öykücü olduğum için sorudaki kavga kokusunu alıp sessizce uzaklaşmışımdır. Şair olsaydım, cevabım yine böyle mi olurdu? [Sola bakan iki göz emojisi.]

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Değiliz. Anlatıyoruz ve dinleyenimiz varsa, çok şükür diyoruz. Dinleyenimiz yoksa birbirimize anlatıyoruz. Anlatmazsak ölürüz, diyenlere inanmıyoruz. Kimseyi bulamazsak kendimize anlatırız ya da belki bir karakter yazarız ve ona anlatırız. Sonra bu yeni bir anlatı olur. Dergide yayımlanır, birileri dinler ve biz yine çok şükür deriz.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Oluşturmaya özenmeyeceğim çok karakter var. Ağır buhranlar yaşayan ve bu buhranları dışarıya höyküren karakterler oluşturmam. Karanlık odalarda aynaları yumruklayan karakterler bana göre değil. Sapık ya da müptezel karakterler de oluşturmam. Bir tercih olarak oluşturmam. Esasen dindar birisi değilim, etik değerlerim de sorgulanabilir -ben hep sorguluyorum- ama oluşturmam. Cemal Şakar, Edebiyat Ne Söyler kitabında, öyküler de amele dahildir, benzeri bir cümle kurmuştu. Yalan yok, bu beni çok etkilemişti. Biraz bu sebeple. Umut Sarıkaya’nın bir karikatürü vardı: “Bukowski Efendi sen, bu kitaplarını annenle babanla oturup, utanıp sıkılmadan okuyabilir misin?” Böyle bir şeydi. Biraz da bu sebeple. Hepsinden önce ben okumaktan haz duyduğum karakterleri yazmak istiyorum. Öyle edebiyatta/sanatta sınırlama olmaz diye kendimizi hiç kandırmayalım. Bal gibi de olur ama yazar, bu sınır(lar)ı kendi çizdiği sürece olur. Ben, kendi sınırlarımı çizdim. Söylediklerim yanlış anlaşılmasın benim sınırlarım sadece beni ilgilendirir, doğrusu yahut olması gereken budur asla demiyorum. Bu arada bunları ilk defa sesli söylüyorum. Ama güzel oldu, bundan sonra da soran olursa böyle söylerim. Neyse, cevabı soruya bağlayacak olursak: Sınırlarımdan dolayı oluşturmam dediğim karakterleri asla oluşturamam. Galiba öykü kariyerimdeki istisnasız tek istikrarım bu.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Gözü kapatma bahsini esere kadar indireceksek çok net kapatırım. Benim için öyle bir eser yok. Yazmak istediğim şeyler var. Yazıyorum. Okurken heyecandan ayağa fırladığım şeyler oldu. Ara sıra tekrar dönüp okuyorum. Yine ayağa fırlıyorum. Kıskandığım şeyler var. İnsanlığıma veriyorum. İnşallah gözüm açık gitmem.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

“İyi edebiyat, iyi sanat, iyi insan, iyi kebap vesaire… İyi bir öykü okuru olmak için önce iyi bir öykü bulmak gerekir.” Ertuğrul Emin Akgün olsa bu soruya böyle cevap verirdi. Onu çok özledim, bir süredir görüşemiyorum. Ertuğrul’un bu tür meselelere yaptığı beylik yorumların altına imzamı atarım. Çünkü o böyle meselelerde uzun uzadıya düşünür, önce kendiyle söyleşir. Bense bu tür şeylere çok takılmıyorum. Sadece okur olacaksam metnin bana tat verip vermemesi yeterli. Okurken beni heyecanlandırmıyorsa, elimden bırakıp onu bir köşede unutabiliyorsam, hatayı kendimde arar mıyım, hayır, yine aramam. Sen nasıl okuyorsun, diye soruyorsanız şöyle cevap verebilirim: Ben bir öyküyü okurken çalışıyorum. Tabii önce o öykünün Ertuğrul’un tahayyülümdeki tabiriyle iyi bir öykü olması gerekir. Anlatı akıyor mu? Hikâyesi nasıl? Biçimsel hareketler var mı, varsa ne amaçla var? Ve elbette okuduğum metin beni keyiflendiriyor mu? Asıl soru şu: Ben iyi bir okur muyum?

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Öykü yazarken bir taraftan da okuyorum. Bunu derinlemesine düşünen herkes soruyu geçiştirmek için söylemediğimi anlayacaktır. Her yazar aynı zamanda kendisinin ilk okurudur. Doğukan İşler, çıkan her kitabını ilk önce kendisine imzalar. Bu hareketi ilk gördüğümde çok hoşuma gitmişti. Hâlâ gidiyor.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Anlatmayı sevdiğim için öykü yazıyorum. Öykü sadece bir form. Temelde yatan anlatma arzusu. Resim yapanla çıkış noktasında bir farkım olduğunu düşünmüyorum. Sadece benim yöntemim öykü.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

En sevmediğim soru. Buna sıradan bir cevap vermek istemiyorum. Çünkü bence iyi bir öyküden ziyade iyi bir hikâye çok daha kıymetli. Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken baş ucu denir ya öyle, özellikle Demir Yolu Hikayecileri -Bir Rüya. Aykut Ertuğrul, İki Dünyanın Ustası çok severek okudum ve çok faydalandım herkese tavsiye ediyorum. Yazarıyla beraber öykü çalışma, dergi çıkarma fırsatım olduğu için kendimi hep şanslı hissettim. Bugün, yarına kalabilecek nadir isimlerden olduğunu düşünüyorum. Kendisine bunu hiç söylemedim. Engin Türkgeldi, Orada Bir Yerde geçtiğimiz sene yeni çıktığında okudum. Bana kalırsa oldukça başarılı bir ilk kitap. İki-üç yıl bu kitabı överim lan ben demiştim, o yüzden burada da bahsini geçirmem gerekiyor. Dino Buzzati, Colombre. Italo Calvino, Kozmokomik Öyküler. Cortazar, Borges, Galeano say say bitmez. Üç nedir allasen. Yerlide de çok var. Yukarıda ismini geçirdiklerim ve söyleşinin diğer sorularında zikrettiklerim dışında Emre Engin, Osman Cihangir ve daha kimler kimler var. Üç olmaz, üç çok az. Mesela Sait Faik’ten Alemdağ’da Var Bir Yılan okumadan, bilemiyorum. Listeye onu almadan olur mu, bence olmaz. Bilge Karasu, sonra Şule Gürbüz var. Güray Süngü, Ahmet Büke. Kimi yazsam biri eksik kalıyor. Bir de öykü kitabı olmasa bile taş gibi metinler var ki bende öyküye dönüştüler. Hadi bakalım. Yine Calvino, Görünmez Kentler. Vonnegut, Şampiyonların Kahvaltısı. Fantastik edebiyata girmedim bile. King, Kara Kule serisi. Ursula K. Le Guin Yerdeniz. İsmet Özel, Erbain. Bırak bizi gidelim agam.

Eyyorlamam bu kadar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir