Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-16: Ahmet Topbaş

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Ahmet Topbaş, 1995 yılında Konya’da doğdu. İlk, orta ve yüksek öğrenimini Konya’da tamamladı. 2013 yılında Konya Lisesi’nden, 2018 yılında Necmettin Erbakan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl kendi kliniğini açtı. 
İlk yazıları çeşitli fanzinlerde yayımlandı. 2014 yılında arkadaşlarıyla beraber Müebbet Edebiyat Dergisi‘ni çıkardı. 2015 yılında Mahalle Mektebi Dergisi‘nin mutfağında yer aldı. Öyküleri Müebbet Edebiyat, Mahalle Mektebi, İzdiham, Hece, Post Öykü, Tahrir, Alandayız dergilerinde yayımlandı. 

1. Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Öyküyle tanışıklığım lise yıllarıma dayanıyor. Türk Edebiyatı’ndan ilk okuduğum öyküler Mustafa Kutlu ile Sabahattin Ali’ye aitti. Ama sanırım ilk defa ben de öykü yazabilirim dediğim yazarım Oğuz Atay oldu. Hangi vesile ile tanışmıştım bilmiyorum.

Bir Bilim Adamının Romanı kitabıyla başlamıştım Atay’ı okumaya. Sonra Tutunamayanlar’ı ve Korkuyu Beklerken’i okudum. Türkçe’yi o kadar kıvrak ve akıcı kullanıyordu ve tabii eğlenceli bir yönü de vardı, o kadar etkilenmiştim ki, ben de yazabilirim evet, demiştim. O zamanlar şiir yazmaya çalışıyordum ve hayli zorlanıyordum. Sürekli imge peşinde koşmak ve bir dize için günlerce beklemek… ama aradığım bu değildi, devamlı surette bir şeyler anlatmak istiyordum. Bunu da ciddi yapmak ve basitliğe düşmek istemiyordum. Atay’ı okuduğumda eğlenceli-mizahi olanı sanatsal-felsefi olanla iç içe gördüm. Anlatımlar arası geçişleri, yer yer bilincin derinliklerinde kayboluyor oluşu, bir yandan da hayatın bizzat kendisini sunması beni oldukça etkilemişti.

O zamana kadar okuduğum metinler melankolik-melodramatik bir yapı sergiliyordu. Acıların ve yenilgilerin içindeki insanı anlatan hikayeler görmeye o kadar alışmıştım ki bu hayatların içindeki küçük mutlulukların hikayeyi nasıl değiştirdiğini fark edememiştim. Aslında hayat da biraz böyledir ya. Onu katlanılır kılan da bu küçük detaylar.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Öykü, edebi sanatlar içinde belki de en genç türlerden birisi. Bu meseleye hikâye olarak bakmakta fayda var. Hikâye anlatmak, kendimizi, yaşadığımız dünyayı daha anlamlı kılmak, daha iyi anlamak için ilk insanlardan beri kullandığımız bir araç. Mitolojik anlatılar, destanlar, halk söylenceleri, masallar, efsaneler bu kapsama giriyor. Peki, ne anlatıyoruz ilk günden beri? Bugün yaratılış, sürgün, göç hikayelerini anlatırken; aşkı, ayrılığı, acıyı ve sevinçleri dile getirerek bir anlamda varlığımızın onulmaz bir yarasını kaşıyoruz. İlk hikayeler var olma sebebimizi, acılarımızı, ayrılıklarımızı anlatır. Sözün kutsal olduğunu kabul eden atalarımız hikayeyi de kutsallaştırmış. Algıladıkları dünyayı söze aktarmış, algılayamadıkları dünyayı sözle anlamış. Söz insanı anlatır, yaratılıştaki hu sesinin aksidir tüm anlatılan, yaşanan şeyler.

Sanatlar içinde hikâye anlatmanın niçin en önemli sanat olduğunu düşündüğümde dönüp dolaşıp hep aynı yere geldiğimi fark ettim. İlk insanın hikayesi neydi? Çocuklarına cenneti nasıl anlatmıştı? İlk günahını, ilk ayrılığını, pişmanlığını… Ondan sonra gelenler doğdukları toprakları, yaşadıkları duyguları dile getirmişler, nesiller boyu anlatılagelen söylenceleri oluşturmuşlar.

Öykü on dokuzuncu yüzyılda bir tür olarak doğduğunda hikâyeye yaslanmıştı elbette. Bugün hikâye, öykü, kısa öykü, tahkiye ya da kurmaca olarak alt birimlerle anılsa da esasında yapılan şey hikaye anlatmak. Bu nedenle hikayesi olan her konu, her malzeme öyküye dahil olabilir. Salt düşünsel amaçlarla ya da biçimsel denemelerle oluşturulan kurmaca metinlerin kof ve bayağı olmasının bir nedeni de gerçek hayata, hikâyeye yaslanmaması.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Öykünün son yazınsal buluş olduğunu söyleyemeyiz belki ama tarihi serüveni çok yeni. Her sanat türü gibi kendi sınırlarını belirlemesi kaçınılmaz olduğundan, ilk dönem yazarları çeşitli tekniklerle yeni arayışlara girmişler ve öykünün sınırlarını genişletmişler. Anlatımın daha etkin olabilmesi için yapı, biçim ve ses üzerinde peşinde çaba sarf etmişler, yeni imkanlar aramışlar. Gogol’dan bu yana öykücüler bazen imge yüklü anlatımlara, bazen tasvire/göstermeye dayalı anlatımlara, bazen ritme/müziğe dayalı anlatımlara yaslanmışlar.

21. yüzyıla kadar öykücülerin etkilendiği temel konular hep aynı olmuşken bugün felsefi ve edebi açıdan halen tartışılan postmodernizm ile birlikte “büyük anlatıların bitişi” konuşulmaya başlanmıştı. Yani özgün üretilen, bir söylemi olan metinlerin yerini çoksesli, çok kimlikli metinler aldı. Modern öykünün sunduğu değerlerin reddedilmesi, kimliksiz, aykırı metinlerin üretilmesi gündeme geldi.

Kurmacanın kurmaca olduğunu söyleyerek ve bunu okura hissettirerek, yazma sürecine okuru dahil ederek, üstkurmaca anlatılar oluşturarak, parodi ve pastiş gibi unsurları kullanarak postmodern anlatılar oluşturulmaktadır.

Türk öyküsünde yenilikçi çıkışları standart sebeplere bağlayamayız. Toplumsal koşullar, insanların hayata bakışı, yaşam standartlarının değişimi yenilikçi yaklaşımları açıklamamıza yardımcı olur. Yeni arayışlar ve bakış açıları temsil ettiği değerlerden ayrı düşünülemez. Bir sanat yapıtını yalnızca teknik unsurlarıyla değerlendiremeyiz. Konuyu ele alış şekliyle, iyi bir biçimde sunulmasıyla, anlattığı hikayenin değeriyle değerlendiririz.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

“2000 Sonrası Edebiyat” için söylenegelen bir klişe var: öykü yükselişte ya da şiir yükselişte gibi. Benim düşüncem her şeyde büyük bir artışın olduğu yönünde. Teknolojiyle beraber bilgi üretiminde büyük bir patlama oldu. Bugün yayın piyasasında bu kadar çok kitabı görüyor olmamız, dergilerin de öykü yazan insanların da çokça görünmesi bilgi üretimindeki patlamayı gösteriyor. Peki ama sayının bu denli fazla olması öykünün yükselişte olduğunu mu gösterir? Sanmıyorum. Görece bir artıştan söz etsek de niteliğin artıp artmadığını değerlendirmeden bir yükselişten söz edemeyiz. Üretilen eserlerin geleceğe nasıl kalacağı da merak konusu. Nitelikli eser kendini koruyacaktır, peki, ya vasat olan eserler? Kuşkusuz bu kadar metanın olduğu bir ortamda standartları yakalamış eserlerin de kaybolacağını söyleyebiliriz. O zaman niçin yazıyoruz? Dergiler niçin üretmeye, yayınevleri niçin kitaplar basmaya devam ediyor? Herkesin ürettiği ve yazdığı bir çağda bizi kim okuyacak, bu yazıyı kim okuyacak?

Yayın piyasası her gün yeni isimler, yeni eserlerle bizi tanıştırıyor. Söz uğultuya dönüştü. Uğultunun içinden güzel sesler gelmeye devam ettikçe ümitvar olacağım inşallah.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

İlk insandan beri hikâye anlattığımızdan söz etmiştik. Kadim çağlarda hikâye anlatan kimselerin kut alarak seçildiğine, Tanrı ile insan arasında yetkili olduğuna inanılırdı. Sözü kullanan insanların seçkin olması gerekirdi. Sonraki çağlarda da sözün ve sazın ilhamla verildiğine inanılmaya devam etti insanlar. Sözün öğretilemeyen, ancak ehli olana verilen bir şey olduğu inancı bugün bile yaşamayı sürdürüyor.

Yaratıcı yazarlık atölyeleri modern çağın bir kurumu. Ben kadim çağlardan beri süregelen inanca rağmen sanatın öğretilebilir olduğunu düşünüyorum. Atölyeler ile yazmak isteyenler için temel hikâye tekniklerinin, hikâye anlatmanın püf noktalarının gösterilebileceğini düşünüyorum. Ancak şunu söylemekte fayda var. Sanatın kaynağını öğrenmek sanat üretimi için yeterli olmayacaktır.

Bugün sanat harikası eserlerden etkilenerek benzer ürünler sunmaya çalıştığımızda yaşadığımız hayal kırıklığı bize gösteriyor ki eserlerin de bizler gibi ruhu vardır. Nitelikli sanat eserini ölümsüz kılacak yegane şey ruhunun olması. Bunu da atölyeler veremez.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Aslolanın hikâye anlatmak olduğuna inanıyorum. Hikâye anlatırken uyguladığımız edebi teknikler hikâyenin nasıl aktarıldığıyla alakalı. Kurgu metinlerin salt biçime yaslanarak üretilmesi, teknik birtakım oyunların sergilenmesine neden oluyor, bu da okur olarak bizde kof bir tat bırakıyor. Metin sona erdiğinde güzel bir teknik ama hikâyesi nerede bunun dedirtebiliyor. Öykü atölyelerine katılan ya da öykü yazma teknikleriyle ilgilenen yazarların biçimsel denemeler yapmak istediği çok açık. Daha farklı bir anlatım dili oluşturmak için biçimsel denemeler öykünün önündeki tıkanıklığı açmak için faydalı olabilir. Ancak anlatacak bir hikâyesi yoksa biçimsel denemeler bir sonuca varmayacaktır.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

İlk insanlardan beri hikâye anlattığımız gerçeğine dönersek, hikâyenin çeşitli şekillerde dile getirildiğini söyleyebiliriz. Sözlü kültürün hakim olduğu dönemlerde hikâyenin daha etkin aktarılabilmesi için ritim ve ahenk unsurlarından yararlanılmıştı. Örneğin kam/baksı ya da şaman denilen kimselerin anlattığı hikâyelere vurmalı sazlar eşlik ediyordu. Anlatıcının ses ritmini ve tonunu değiştirerek hilkayeyi canlı figürlerle sahnelemesi de daha etkin bir anlatım ortaya koyuyordu. Hikâyelerin daha uzak diyarlara iletilmesi için çerçilerle, kervanlarla hareket edip gittikleri memleketlerde hikâye anlatan insanlar, panayırları insanlara ulaşmak için kullanıyordu. Bugün de teknolojinin ürünü sosyal medya ve sanal platformlar bu panayırların yerini aldı. Daha büyük kitlelere ulaşmakta bir araç olarak kullanılıyor. Modern çağın hayatımızda oluşturduğu etkilerin hikâyelerimizde yer alıyor oluşu da ayrıca söylenmesi gereken bir husus. Sosyal medya hikâye anlatıcılığımızı nasıl etkiledi peki? Önceden söz vardı. Sözün kutsallığı vardı. Sonra yazı bulundu. Mevcut bilgi ve birikim kağıda aktarıldı. Bugün sanal dünyada söz ve yazı yerini ses ve görüntüye devretti. Kadim dönemlerden beri kullandığımız hikâye anlatma şekillerimiz yer değiştirdi yine. Ben kadim dönemlerde yapılan hikâye anlatıcılığı yöntemleriyle çok benzetiyorum bugün yapılan anlatımı. İnstastoryler, snapchatlar, sanal hikâye anlatıcılığı form olarak ilk dönem anlatıcılığına çok benziyor. Temel bir farklılıktan söz edersek bu anlatımı herkes yapıyor. Biçim olarak hayatımıza sanal hikâye anlatıcılığının girmesi hikâyemizi değiştirir mi, pek sanmıyorum. Aslolan hikâye hep aynı. Biz varyantlarını üretiyoruz sadece.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Bir süredir öykü dünyasının içindeyim. Öykücü dostlarım, şair dostlarım oldu. Onların birbirleriyle olan ilişkilerini de müşahede etme fırsatım oldu. Genelleme yapmak haddim olmasa da günümüz edebiyat ortamında herkes herkesle dostmuş gibi ilişkiler kuruyor. Birtakım menfaatler için inanmadıkları şeyleri savunuyor, beğenmedikleri şeyleri beğeniyor görünüyorlar. Mevcut arkadaşlıklarının ya da soyut ilişkilerinin bozulmaması için sessiz kalıyorlar veya. İşte bu nedenle kavgasız, soğuk bir savaş var. Belki bu bahsettiğim husus hayatımızın tümünde geçerli. Sadece öykü dünyasını bu alana sıkıştıramayız yani. Bu samimiyetsiz ortam yüzünden sanatın yüceliğine olan inancımızın sarsılmaması için bunu söylemeyi bir borç biliyorum.

Şairlerin sürekli kavga etmesi diye bir norm olduğuna inanmıyorum. Günümüz şairlerinin kavgalarını izlediğimde bunların çoğunun bireysel sebeplerden olduğunu, sanatsal değerler için yapılmadığını görüyorum. Bahsettiğim samimiyetsizliklerin de bireysel sebeplerle olduğu bir gerçek. Eğer sanatın yüce değerleri için bir eleştiri ortaya konması gerekiyorsa sanatçının fikrini beyan etmesi bir borçtur. Şair ya da öykücü olmaya gerek yok.

Öykücüler niçin sanatsal kaygılarını ifade etmek için cesurca ortaya çıkmıyor? Bunun sebebi ideolojik değil, öykünün form olarak sınırlarının geniş olmasıdır. Aslolan hikâye olduğu için hikâye üzerinde düşünmek, biçimsel uyumunu değerlendirmek daha doğru olacaktır. Öykücülerin kavgaya tutuşmaması tabiatlarının buna uygun olmasıyla da alakalı olmasa gerek. Öykücüler hiç de öyle naif bir tabiata sahip değiller. Sanatçı sürekli olarak kendisiyle, yaşadığı çağın sorunlarıyla, toplumunun değerleriyle kavga halindedir. Sanatsal kaygılar güderken bireysel ilişkilerine zarar vermemek için bunu dillendirmemeleri ayrı bir sorun. Bu onların cesur olmadığını veya dürüst davranmadıklarını gösterir.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Ben yazdığım metinler için öykü demeyi tercih ediyorum. Bazen salt biçimsel kaygılarla metinler ortaya koyduğumu düşünsem de hikâye anlatmaya çalışıyorum. Çünkü fark ettim ki birtakım edebi teknikleri deneyimlemek isterken hikâyeyi kaçırıyorum. Aslolanın hikâye olduğunu kendime sürekli telkin ediyorum. Bir ayağım hep burada olmalı. Bunun ötesinde her türlü anlatım kalıbıyla kurmaca yaratabiliriz.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Asla bir karakteri böyle anlatamam diyemiyorum, çünkü bir gün yazabilirim. Ama hayranı olduğum ve benimle birlikte yaşayan karakterlerim var, bunları söyleyebilirim. Tutunamayanlar’ın Turgut ve Selim’i, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün Halit Ayarcı’sı ile Hayri İrdal’ı, Tatar Çölü’nün Giovanni Drogo’su, Kırmızı Pazartesi’nin Santiago Nasar’ı gibi. Bu eserleri bu denli büyük yapan da karakterleri değil mi?

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Tatar Çölü için de Tutunamayanlar için de aynısını söyleyebilirim. Yaşayan karakterler yazmak istiyorum. Soluk alıp veren, dokunduğumuzda hissettiğimiz karakterler. Bunun için devlerin sırtına çıkmak gerekiyor.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Bir okur olarak baktığımda iyi bir öykünün hikâyesinin de güçlü olması gerektiğini düşünüyorum. Yazarın anlatım dili, atmosfer tercihi, kurmacayı ele alışı, karakterlerin uyumu bir metni güçlü kılan unsurlardır. Okurun hikâyeden beklentisinin karşılanması bir metni güçlü yapar mı? Okurun zevklerini karşılayan bir metin nitelikli kabul edilebilir mi? Kuşkusuz öyküyü güçlü yapan unsurları okur olarak tek tek seçemeyiz. Onların ahenkli bir bütün teşkil etmesi eserin niteliği için yeterlidir.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Öykü dili olarak yazarların bazı tercihleri vardır. Anlatıcının seçimi bunlardan ilkidir. Ben hikâyelerimde ister gözlemci olarak ister kahraman olarak ister üst perde anlatıcı olarak hikâyemi kurgulasam da kendimi hikâyeye dahil etmediğimi fark ettim. Hikâye anlatıcısı seçimini ne şekilde yaparsa yapsın, hikâyenin içine bir şekilde dahil olmaktadır. Anlatıcı dil, yazarın /anlatıcı kişisinin duygularını ve düşüncelerini ifade ederken ister istemez yazarın duygu ve düşüncelerine temas eder. Okur olarak anlatıcının arkasında yazarın ruhunun derinliklerini görme fırsatı yakalarız. Bu derinlik yazardan yazara farklılık arz etmektedir. Kimi yazarlar yazdıkları metinlere kendilerini fazlasıyla adapte ederken kimisi gizlemeyi tercih etmektedir. İyi bir metnin yazarın gölgesinden çıkması gerektiğini düşündüğüm için olsa gerek yazdığım metinlerde kendimi fazlasıyla esirgiyorum. Belki de bana öyle geliyordur. Yazarını tanıyan okur için bu böyle mi, bilmiyorum.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Niçin öykü yazıyorum, niçin bunları okurla buluşturmak istiyorum, cevabını bilmediğim sorular. Öyle yapmak zorunda olduğum için herhalde. Öykü yazmadığım ya da düşünmediğim zamanlarda ne yapardım bilmiyorum. Çünkü ister istemez sürekli hikâye anlatmak, kurgulamak, devşirmek, birleştirmek, tasarlamak, karalamak istiyorum, zihnimi onunla doyuruyorum, onunla vakit geçirdiğimde acılarım hafifliyor, yaşama gücü buluyorum, onun için var olduğumu hissediyorum.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Beni etkileyen öykülerden söz edecek olursam Dino Buzzati’nin Colombre’si, Raymond Carver’ın Katedral’i, Aleksandro Zambra’nın Eve Dönmenin Yolları‘nı, Cortazar’ın Mırıldandığım Öyküler’i, Etgar Keret’in Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü‘nü ve dahasını sayabilirim.

Türk Edebiyatı’ndan Sait Faik’in Mahalle Kahvesi‘ni, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’i, Tanpınar’ın Abdullah Efendi’nin Rüyaları‘nı, Mustafa Kutlu’nun Uzun Hikâye’si, Tomris Uyar’ın Diz Boyu Papatyalar’ı, Haldun Taner’in Sanço’nun Sabah Yürüyüşü‘nü sayabilirim. Bu liste uzayıp gidecektir. Kuşkusuz nitelikli eserler okunmayı hak ederler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir