Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-17: Hamza Eren Sarıçam

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Hamza Eren Sarıçam, 1998, İstanbul doğumludur. İlk ve orta öğrenimini, sırasıyla Denizli, Edirne ve Van’da devam ettikten sonra İstanbul’da tamamlamıştır. Halen İstanbul Şehir Üniversitesi’nde hukuk eğitimi görmektedir. İlk öykü denemeleri Berduş Fanzin‘de 2014 yılında yayımlandı. Daha sonra Taşra, Devenin Atlayamadığı Hendek dergileri ve muhtelif fanzinlerde öyküler yazdı.

1. Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Bunun tam ne zaman olduğunu söylemek zor. Öykü her zaman orada bir yerlerde duruyordu benim için. Yazmaya başlamam ile samimiyetim beraber gelişmiş olabilir. Bu da benim lise yıllarıma denk geliyor. Etrafımdaki insanların benim yazma niyetim ve hevesimi farklı şekillerde yönlendirmelerine ve bu yönlendirmelerin nedense hiçbir şekilde öyküye doğru olmamasından mıdır bilmem ama öykü o zamandan beri benim için her kelimesinde hem okurken hem yazarken heyecan veren bir şey olmuştur. Bu yüzden öykü ile samimiyetimizin okuduğum her farklı öyküde daha da arttığını söyleyebilirim.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Bence bu sorunun iki artı bir cevabı var. İlki öykünün yapabilecekleri. İkincisi öyküde yapılanlar. Ve üçüncüsü –artı bir olan, fazlalık kısım- ise benim bu iki cevabın arasında nerede durduğum. Öykü form olarak ele aldığımızda her kalıba sığabilecek veya her şeyi kapsayacak bir hal alabilir. Bununla beraber, özellikle dünyanın, dolayısıyla da edebiyatın, değişimiyle bir şeyler anlatan türler olarak niteleyebileceğimiz her dal kapsayıcılığı ve neredeyse her şeyi göz önünde tutabilecek yapısıyla öyküde de yine her şeyi öykünün konusu olabilir hale getirmiştir. Elbette olabilir ve olmuş farklı şeylerdir. Burada da öyküde yapılanlar cevabından bahsetmek mümkün. Öykü hâlâ keşfedilmeyi bekleyen gizem dolu bir kıta veyahut gezegen bana kalırsa. Şu ana kadar denenmemiş, belli bölgelerine gidilmemiş olması hiçbir zaman gidilmeyeceği manasına gelmez. Her şeyin bir hikâyesi vardır ve bu da öykünün ne/neleri anlatabileceğine yönelik olan elini güçlendirmektedir. Her hikâyesi olan öykü olur demek de amiyane tabir ile öyküyü ayağa düşürmek olur. Tartışmanın bir tarafı aslında öykünün formu, öykü-yazar-okuyucu üçgeni ve öykünün isimlendirilmesiyle alakalı başka tartışmaların konularıdır. Kısaca, şunu demek tekrar mümkün, her şeyin bir hikâyesi vardır ancak her hikâye öykü olmaz veya olabilmesi için diğer tartışmalara muhtaçtır. Benim konumum ise burada riskli ancak bir o kadar da heyecan verici olan her şeyin öykü olabilme ihtimali kısmına daha yakın.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Her iki kavramda öykü özelinde yazar ve okuru en yenisini keşfetmeye zorladı. Modern, modernite ve postmodernite tanımları üzerinden uzun uzun tartışmaya gerek yok, ki sadece öykü değil neredeyse her şey tüketilebilir bir hal aldı. Tükenebilme ve tüketebilme öykünün her iki tarafı için yeni arayışların keyfi değil gerekli olarak yapılması sonucunu ortaya çıkarmıştır. Tüketim ve tükenebilme durumu, modernite ve postmodernitenin kötü sonuçlarından olsa dahi öykünün her katmanı için arayışı gerekli kıldığından yararlı da olmuştur. Her katmandan kastım ise öykünün biçim, üslup, konu, işleyiş ve benzeri alanlarıdır. İstisnasız hepsinde arayışlar olurken özellikle konu ve işleyiş en çok nasibini alan kısımlardır. Ayrıca arayış ve keşiflerinde karıştırılmaması gerekir ancak bu ikisi Türk öyküsünde etkilenen konuları şekillendirmede en çok öne çıkan iki hareket diyebiliriz.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Belki fazla iddialı olabilir ancak biraz düşününce hakkımı herkes verecektir. Öykü ve öykücülük altın çağını yaşıyor diyebiliriz günümüz için. Öykü neredeyse en başından itibaren bir ara form ya da bir tür basamak olarak görüldü. Hatta o kadar ki belli başlı isimler dışında öykü ciddiye alınan bir tür bile olmadı diyebiliriz. Geçmiş ve günümüzde öykünün yeri ve gelişimi başka bir tartışmanın konusu fakat yayıncılık olarak göz önünde bulundurmak gerekirse bile –yani öykünün biraz altına girip baktığımız zaman- öykünün altın çağını destekleyecek unsurlara ulaşabiliriz. Artık öykü her manada ciddiye alınan ve sadece ciddiye alınmakla da kalınmayıp kendini gösteren bir tür olarak karşımıza çıkmakta. Yayınevleri öykülere daha çok yer ayırmaya başlamışken bununla ilişkili olarak –dışlanmaya çalışılıyor olsalar dahi- dergicilik alanında da bir öykü furyası görebilmekteyiz. Hiç olmadığı kadar çok öykü dergisi var ve bu da altın çağı destekliyor. Elbette nicelik ve nitelik eser bazında farklı şeyler ancak vasat oluşmadan bunun üstündeki eserleri bulamayız ve uzun vadede öykünün bundan kârlı çıkacak taraf olduğunu düşünüyorum.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Öncelikle faydalı olmasıyla gerekli olmasını ayırmanız iyi olmuş çünkü bu atölyelerden bahsederken bu ikisinin farkını net olarak anlamak gerekiyor. Atölyeler özellikle yeni yazmaya başlayanlar veya okurun önüne yeni çıkacaklar için faydalı bir başlangıç noktası. Ancak sayısal olarak çok fazla olmaya başlamaları gerekli mi sorusunu da beraberinde getiriyor. Daha önce de söylediğim gibi, uzun vadede kazanan öykü ve edebiyat olacaktır fakat oluşan bu kalabalık, okuru bıktırır mı bilemeyiz. Sonuçta kalıcı olacaklar kalitelilerdir. Zaten yetenekli veya gerçekten öykü yazmak isteyen insanlar bir şekilde kendilerini gösterebilecek yerler bulabiliyorlar ve atölyeler de burada devreye giriyor. Bana kalırsa atölyeler kendilerini ancak yazar ve okur arasında öyle ya da böyle bir köprü haline getirebilirse işlevleri vardır. Bunun dışında yazarlık tabii ki sadece yetenek işi değil; çalışma, öğrenme ve pratik gerektirir ama sadece öğrenilerek yapılabilecek bir şey olduğunu da düşünmüyorum.

Bir de atölye açısından okur-yazar köprüsü dışında yazar-yazar ilişkisinin de önemi var. Burada ilk keşif adımlarını atan genç yazarlar ile öykü dünyasını keşfetmede ileride olan yazarlar arasındaki bağ atölyelerin bir başka faydasını gösterir ama bu sefer de o daha eski öykücülerin eski olmalarından kaynaklanan yenilerin üzerinde baskıya dönüşen yönlendirmeleri atölyeleri gerekli mi sorusunun olumsuz tarafıyla karşılaştırıyor. Genelleme yapmak olmaz ve elbette her bir genç yazar gerçekten yeni bir şey keşfediyor demek değildir. Buna karşın, gerçek keşif yapacakların başına coğrafi keşifleri yapacakları engelleyen/engellemeye çalışan kilise gibi çökmemek gerekir. Sonuç olarak, bence atölyelerin faydalı olabilmeleri “Gerekli mi?” sorusundan sıyrılmalarına bağlıdır.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Öncelikle öyküde -zaten bir biçim denemesi üzerine geliştiğini düşünürsek- işleyiş ve anlatı uyumu olması gerekir. Özellikle biçim üzerinde kaygılanmanın ve bu kaygının anlatıyı engelleyecek kadar öne geçmesine izin vermenin öyküye yapılacak bir ihanet olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Neden işleyiş ve anlatı dedim? Niçin biçimi arka plana attım? Bunun sebebi öykünün biçimi tartışmasının farklı şekillerde ve ikincil olarak ele alınması daha münasip olacak tartışmalar olmasından kaynaklıdır. Şunu da unutmamak gerekir ki öyküde asıl olan anlatıdır ve dolayısıyla işleyiştir.  Buradan biçim önemli değil manası çıkmaması da gerekir. Çünkü öyküyü bir tabloya benzetirsek biçimi önemli ama kritik olmayan çerçeveye benzetebiliriz. Akımlar ise çok daha üst bir tartışmadır. Bunun sebebi ise sadece öyküde değil, konu ne olursa olsun akımların neredeyse her şeye müdahale ediyor gibi gözüküp aslında ayrı yapısını karşılıklı olarak korumasıdır. Kısaca şunu söylemek mümkün; akım, biçim ve benzeri tartışmalar ancak gündelik konular olabilirler. Bu yüzden de safi böyle kaygıların ve öne çıkarma çabalarının ne öykücüye ne de öyküye katkısı olacağını düşünüyorum.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Sosyal medya konusunda herkes ne kadar kötü olduğu, hatta bizi mahvettiği gibi şeyler söylüyor. Elbette olumsuz yanları oldu ve bu yanlar azımsanamayacak kadar çok fakat bununla beraber öykü için yeni fırsatlar ve hatta kendini göstermesini sağlayacak yeni olanaklar sundu. Bunların başında yazar ile okuyucu arasındaki mesafeyi her manada kısalttı. Tabiri caizse bürokrasiden kurtardı öyküyü. Bunun dışında, öykü form olarak sosyal medyaya ve teknolojiye uyum sağlayabilecek ilk tür diyebiliriz. Bunu “Öykü omurgasızdır! Her yere uyar.” şeklinde anlamamak lazım. Öykü, şekli ve yapısının verdiği avantajı kullanıyor sadece. Ayrıca bunun yeni ve güzel bir örneği “Trendeki Yabancı” dergisi olabilir. Tür dergisi olarak ve sadece dijital şekilde bulunan dergi öykünün uyum sorunu yaşamadığı ve herkesin dert yakındığı teknolojiden “nasıl kârlı çıkılabilir”in kanıtıdır. Öykü ve teknoloji ilişkisinin burada da kalmayacağını, çok daha ileri gideceğini düşünüyorum. Burada tek çekincem, olmayacak tartışmalara ve kaygılara takılıp kalınması olabilir.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Bunun nedeninin doğrudan öykünün daha önceleri –hala bu anlayışın izleri var- bir ara form olarak görülüyor olmasıdır. Daha önceleri öyküyü doğrudan sahiplenen insanlar azınlıkta kalmıştı. Bu da hem öykü üzerinden hem de öykü ile yapılacak kavgaları engellemişti, Çünkü zaten azınlıkta ve tek derdi öykü olunca yazarların da böyle tartışmaların parçası olmaması çok doğal. Ancak son zamanlarda öykü varlığını kökleştirdikçe bu tür kavgalar hem ideolojik hem de öykü üzerine olacaktır. Elbette bu kavgalar olsun istediğim için değil fakat kavgadan kaynaklı kargaşa bir şekilde yararlı da olacaktır. Ayrıca öykücülerin ideolojiden veya farklı kaygılarından uzak durduğunu da düşünmüyorum. Az önce de belirttiğim gibi öykücüler azınlıkta olmanın verdiği durumla kavgaya girişecek denli gösterememiştirler konumlarını. Son olarak özellikle şairler tarafından yapılan öykücülerin romantik ve hayalci bir dünyada yaşadıkları, bu yüzden de ideolojik, toplumsal ve benzeri olaylar hakkında yazmadıkları eleştirisini ciddiye bile almamak gerektiğini belirtmek istiyorum.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Daha önce de belirttiğim gibi, öykü tabirini kullanma taraftarıyım çünkü her şeyin bir hikâyesi vardır ancak her hikâye öykü değildir. Bu benim getirdiğim bir ölçüttür, muhakkak bir isim vermek kendini bu türün yazarı olarak görenlere önce isim konusunda güven duyarak söyleme imkânı verir. Bir başka deyişle, ne yazdığını bilerek söylemek aidiyet duygusu oluşturacağından bir önemi vardır. Yoksa sadece isimlendirmek öykücünün işi değildir. Bir uzlaşı olmasa bile bu tartışmanın öykücünün en azından kafasının içinde yapılması gerektiğini düşünüyorum. Öyküyü üst bir başlık olarak alırsak kısa/uzun öykü, minimal öykü alt türler olabilirler ve bu tartışmalar da sadece biçim tartışmaları olacağından yoğun bir kaygı ile ön planda tutulmasına gerek yoktur.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Bu soruyu iki şekilde ele almalıyız, çünkü bende iki farklı çağrışımı oldu. İlki böyle karakter oluşturmam, ikincisi ise böyle karakter oluşturamam. Yani başka bir deyişle, ilki oluşturmaktan uzak duracağım karakterleri sorarken, ikincisinde üst veya oluşturması zor karakterleri soruyorsunuz gibi anladım. Her şeyden önce bir öykücü, öykü karakterleriyle arasına mesafe koymamalıdır. Bunu “öykücü büyük konuşmamalı” olarak da anlayabiliriz. Çünkü belli bir zaman sonra o oluşturmak istemediğimiz karakterlere muhtaç olabiliriz. Elbette bütün öykücüler adına konuşacak değilim fakat daha önce oluşturmaktan çekindiğim veya aklıma gelmeyen karakterler bana şimdiden heyecan veriyor.

Sorunun ikinci hali, yani oluşturması zor olan karakterlerde ise özellikle usta yazarların –sadece öykücüler diyemem roman yazarlarının da çok benzersiz örnekler verdiği- eserlerinde direkt kendilerine yer verdikleri karakterler, imrenerek okuduğum karakterlerdir. Gerçek manada bir eserimin içinde olma düşüncesi çok hoş ve bu içinde karakter olarak bulunma meselesi öykünün içinde arkadan geçen bir karakter veya beni andıran bir karakter değil gerçek manada kendimi öykünün yazarlığı dışında içinde bulunmak olabilir.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Birden fazla eser söylemem mümkün ancak en başa Jorge Luis Borges’in Alef kitabını koymam gerekir. Bunun sebebi ise sadece Borges’e olan hayranlığım değil eserin zaman ve mekân üstü olduğuna olan inancım.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Yapılan ufak bir hata ile iyi öykü okuyucusunun yapmaması gerekeni söyleyerek başlamak istiyorum. Öncelikle marjinal veya klişenin peşinden gitmemesi gerekir. İyi bir öykü okuyucusu her yerden ve her şekilde iyi öyküler okuyabileceğini bilir, öngörür. Daha önce de belirttiğim gibi, en azından öncelikli olmayan tartışmalı konulara takılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca, muhakkak genç yazarlara da fırsat vermesi gerekmektedir. Yine öykünün doğasından kaynaklı olarak her zaman yeni şeylerin peşinde olmalıdır fakat bu da marjinallik ile karıştırılmamalıdır. Son olarak, anlatıya diğer çoğu unsurdan daha çok önem vermesi gerektiğini düşünüyorum. Nihayetinde bir anlatı enstrümanı gibi görebiliriz öyküyü ve burada anlatıdan kastım geniş manasıyla ve derinlikli yapısıyla anlatıdır. Yavan bir anlatının da öykü ile işi olmamalıdır dolayısıyla da iyi öykü okuyucusunun bunları muhakeme edebilmesi gerekmektedir.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Bence okur çok önemlidir. Bunu bir slogan olarak değil, gerçekten böyle olması gerektiğini düşündüğüm ve istediğim için söylüyorum. Öykü bir şeyler anlattığı için okur tarafından ne kadar anlaşıldığıyla doğrudan alakası var. Okuru merkeze yaklaştırmak ise farklı bir konu. Bence bunun net bir tarifi veya formülü yok. Her bir öyküde bu değişebilir. Kimi zaman okuru tam merkeze koymak işime gelirken kimi zaman ise okur ile öykü arasında benim tarafımdan oluşturulmuş bir mesafe olması gerekir. Ancak okuru hiçbir zaman unutmadan ve arka plana atmadan yazmak gerektiğini düşünüyorum.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Herkesin kendine göre nedeni vardır ve belirli bir nedenden de bahsetmek zor olabilir. Bunun sebebi de farklı kaygılarla ve niyetlerle yazıyor oluşumuz. Ben anlatmak için yazıyorum, bu yüzden de anlatıyı ön plana çıkarma hevesi içindeyim. Kısaca anlatmak benim ilk haklı nedenim ancak bıraksanız sabaha kadar anlatmanın ve anlatının benim için ne olduğundan bahsedip ardından sıradakilere geçebilirim.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Ferit Edgü – Bir Gemide,

Orhan Duru – Bırakılmış Biri,

Levent Tülek – Pitbull;

Dino Buzzati – Tanrıyı Gören Köpek,

José Saramago – Ölümlü Nesneler,

Julio Cortazar – Hayvan Hikayeleri.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir