Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-18: Necip Tosun

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Necip Tosun, 1960 Kırıkkale doğumlu. İlk ve ortaöğrenimini Kırıkkale’de tamamladı. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesini bitirdi. 1988 yılından beri bir kamu kurumunda görev yapıyor. Ankara’da yaşıyor, evli ve iki çocuk babası. İlk öyküsü “Yangın” 1983 yılında Aylık Dergi’de yayımlandı. Öykü, eleştiri ve sinema yazıları, Mavera, Dergâh, Eşik Cini, Hece, Heceöykü, Karagöz, Kitap-lık, Dünyanın Öyküsü, Post Öykü, İtibar dergilerinde yayımlandı. Otuzüçüncü Peron adlı öykü kitabıyla 2005 Türkiye Yazarlar Birliği “hikâye”, Modern Öykü Kuramı kitabıyla 2011 yılı “edebî eleştiri”, Ansızın Hayat kitabıyla 2014 Ömer Seyfettin Öykü ödülünü aldı.

Yapıtları:

Öykü: Ansızın Hayat (Hece, Ankara, 2014), Emanet Hikâyeler (Dedalus, 2017), Otuzüçüncü Peron (Dedalus, 2017). Küller ve Uçurumlar (Dedalus, 2017); Deneme: Hayat ve Öykü (Hece, Ankara, 1999);

İnceleme: Türk Öykücülüğünde Rasim Özdenören (İz Yayıncılık, İstanbul, 1996); Türk Öykücülüğünde Mustafa Kutlu (Dergâh Yayınları, İstanbul, 2004); Film Defteri (Dergâh Yayınları, İstanbul, 2005), Modern Öykü Kuramı (Hece, Ankara, 2011), Öykümüzün Kırk Kapısı (Hece, Ankara, 2013), Doğu’nun Hikâye Kuramı (Büyüyenay, İstanbul, 2014) Günümüz Öyküsü (Dedalus, 2015), Öykümüzün Sınır Taşları (Dedalus, 2016), Edebiyat Atlası (Dedalus, 2019).

1. Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Ben yazı hayatına öyküyle başladım ve hep öykü yazmayı kurguladım. Ama bunun ilk dönemlerde bilinçli bir tercihten çok bulunduğum arkadaş ortamıyla ilgili olduğunu sanıyorum. Galiba birbirimizi etkiledik. Ankara’daki üniversite yıllarım edebiyat hayatımın dönüm noktasıydı. Çok hareketli bir edebiyat ortamının içerisinde bulmuştum kendimi. Cemal Şakar sınıf arkadaşımdı. Rahmi Kaya, Ömer Lekesiz, Ramazan Dikmen, Yusuf Ziya Cömert, Üzeyir Sali, Hüseyin Bektaş’la neredeyse her günümüz birlikte geçiyordu. Cemal Şakar, Ramazan Dikmen öykü, Ömer Lekesiz öykü eleştirileri yazıyordu. Yani öyküyle yatıp kalkıyorduk. Bu ortamda başka hiçbir türü denemedim. Düşünmedim bile. Kendimi öykünün içinde buldum.

Ama öyküyü tanıdıkça çağın dili olduğunu fark etmiştim. Romana göre iktisatlı yapısı (kısa) ve şiire göre anlam açıklığıyla modern insanı rahatlıkla yakalayabilecek bir türdü. Öykü, kısa ve yoğun yapısı, anlam açıklığı ve gündelik hayata denk düşen yalın, dolaysız anlatımı ile modern insanın beklentilerine cevap verebilecek bir özelliğe sahipti. Ayrıca modern insanın ritmiyle, temposuyla ve yaşadıklarıyla örtüşebilen bir türdü. Ve ben de kendimi ancak bu türde izah edebiliyordum. Böylece öyküde karar kılmış oldum. Ama yanlış anlaşılmak istemem. Burada amacım yazınsal türleri çarpıştırıp birbirlerine üstünlüğünü, zaaflarını sıralamak değil. Öykünün bendeki karşılığını izaha çalışıyorum, o kadar.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Öykü ne anlatır? Bu konuda Cahit Zarifoğlu’nun şiir için söylediklerini hatırlatmak isterim: “Şiir bildirileşmeden, şiir harcanmadan içine her şey koyabilirsin. İdeoloji, politika, ziraat, çerçicilik, her ne olursa. Bir yasak yok ki. Fakat zannetmeyin ki bu keyfi oluyor.” Bir başka deyişle öykü her şeyi anlatır. Ama bunu anlatırken keyfi değildir. İyi öyküler, her dönemde, hayatın akışı, anlamı ve ritmi üzerine söz alır. Bulunduğu coğrafyanın dili, gerçekliği ve koşulları içerisinde değişmez duyguları, o çağın, o anlayışın verileriyle yeniden, yeniden üretir. Bence kurmacının kuramayacağı şey yoktur.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Konuya bir kuramsal açıdan bakmak gerek. Modernist sanat, yansıtmacı anlayışı reddedip soyutlamayı öne çıkarmıştı; çünkü her şeyden önce sanatsal yaratıcılık önemliydi. Postmodernizm ise sanatsal yaratıcılığı kabul etmez. Modernist sanat, seçkinciydi; çünkü sanat, ona göre yüce bir değerdi. Bu anlamda kitleselleşmesi zordu. Postmodernizm ise sanat ile kitle kültürü arasındaki mesafenin kapatılmasını hedefler, böylece popüler sanata da kapı aralar. Çünkü bu anlayışa göre edebiyatın hayata yaklaşması gerekir. Modern sanatta özgünlük çok önemliyken postmodern sanatta metinler arası ilişki önemsenir. Önemli olan kitlenin beğenisidir. Modernist sanatçı için şöyle ya da böyle metnin bir iletisi vardır. Postmodern sanatta ise bu hiç de önemli değildir. Modernistler gerçeği yeniden yorumlarken, postmodern sanatçılar için gerçek diye bir şey yoktur, her şey belirsiz ve muammadır. Gerçeklik tek bir kalıba sokulamaz. Bu yüzden bütünlük fikrinden çok, parçalı anlayışları savunurlar. Tam bu noktada metinlerarasılık devreye girer. Postmodernistler, metin dışı pek çok olguyu metne katarlar. Kolaj ve montajı değerlendirirler. Bu metinlerde kurmaca, üstkurmacaya dönüşür. Aslında her şey bir aynadan ibarettir, orijin diye bir şey yoktur, her şey taklittir. Anlatıcı figürün de, kahramanın da konumu değişmiştir. Okur daha etkin bir konuma gelmiştir. Yazar, metnini okurla birlikte oluşturmaktadır. Edebiyat artık kendini anlatmaktadır. Yazma serüveni yazının temel sorunudur.

Bu yaklaşımı hem modernist hem postmodern tutumu benimseyen öykücülerde görmek mümkündür.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle tür dergisi olarak öykü dergilerinin bulunması öykü için büyük avantaj. Aslında bir tür olarak çıkan öykü dergileri anlamında zengin bir geleneğimiz var. Seçilmiş Hikâyeler, Yaba Öykü, Adam Öykü, Düşler Öyküler, Üçüncü Öyküler, Öyküden Bir Bilet: Gidiş-Dönüş, Kum Öykü, Kül Öykü, Eylül Öykü, Eşik Cini, İmge Öyküler… Ama ne yazık ki bunların hiçbiri istikrarlı olamadı.

Özellikle Adam Öykü ve Eşik Cini kapandığına hayıflandığım dergiler oldu. Türk öykücülüğüne küçümsenmeyecek hizmetler vermiş Adam Öykü, öykü tarihimizde iz bırakmayı başardı ve edebiyat tarihimize maloldu.  90’lardan itibaren yeniden yıldızı parlayan öykünün bu ışıltısındaki en büyük paylardan biri hiç şüphesiz Adam Öykü’nün çıkışıydı. Toplam elli sekiz sayı çıkan dergi özellikle öykü sorunları üzerine kuramsal yazılar, incelemelerle dikkat çekmişti. Yabancı yazarlardan yayınladığı çeviri yazılar -ülkemizdeki bu alandaki eksiklik de hesaba katıldığında- önemli bir boşluğu doldurmuştu.

Öte yandan Eşik Cini de kapandığına üzüldüğüm dergilerdendi. Klişe hâline dönüşmüş görüş ve bakış açılarının dışında, çok renkliliğin ve çok sesliliğinin örnek tavrını sergileyen Eşik Cini, edebiyatımızın farklı isimlerini aynı dergi çatısı altında buluşturmayı başarmıştı. Nalan Barbarosoğlu’nun büyük çabası maddi olanaksızlıklar engeline takıldı.

Dergilerde öncelikle eleştirilecek yan istikrarsızlıktır. Ülkemizde sadece tür dergileri değil, edebiyat dergileri de istikrarsız. Ne var ki bir tür dergisi çıkarmak, sürdürmek, kalıcı hâle getirmek büsbütün zor. Merkezi statü dergilerini hesaba katmazsak, dergiler bir heyecanın, bir umudun, bir rüyanın ürünü. Ne yazık ki heyecanımız, umudumuz, rüyamız hayatta her şeyimiz gibi kısa soluklu ve gelip geçici. Bu nedenle de istikrarlı bir dergimiz olmuyor. Sürse bile uzatmaları oynuyor ve boş yere direniyor. Çünkü çıkıştaki heyecanı yitiriyor. Bu dergiler her nasılsa sonunda bir şahsileşme serüveni yaşıyor ve gelip oraya dayanıyor. Etraf boşalıyor, bir kişinin kaprislerine kalınca da sonunu ilan etmiş oluyor.

Elbette bunun için de maddi nedenler de var. Ne var ki, yaşananlar, dergilerin çıkış nedenleriyle ömürleri ve etkileri arasında ciddi bir paralelliğin olduğunu gösteriyor. Bu nedenle bir derginin çıkış nedeni önemlidir. Çıkış nedenleri ne kadar temelliyse kalıcılığı ve ömürleri de o kadar uzun oluyor, çıkış nedenleri ne kadar temelsiz ise etkileri ve ömürleri de o kadar kısa oluyor.

Günümüzde de öykü dergileri var öykümüze katkıları büyük.

Kitaplar ve nitelikleri açısından da öykücülüğümüz iyi bir yerde. Yayınevlerinin öykü türüne ilgi gösterdiğini görüyoruz. Romandan hemen sonra öykü geliyor. Örneğin şiir daha az basılıyor.

Günümüz öykülerine baktığımızda oldukça zengin, çok farklı kanallardan akan, çok sesli bir öykü anlayışının sergilendiğini görüyoruz. Hem tema olarak hem de anlatım biçimi olarak tek bir yaklaşımın ağırlığı yok. Tema olarak: duygu ağırlıklı öyküler yanında düşünce ağırlıklı öyküler de; bireysel temalı öyküler yanında toplumsal temalı öyküler de yazılıyor. İktidarlar, modernizm ve yerleşik anlayışlar eleştirilirken, ülkenin yaşadığı toplumsal, siyasal olaylar, bireysel acılar öykülerde işleniyor. Biçim olarak ise; gerçekçi öyküler de, gerçeküstü öyküler de; fantastik öyküler de postmodern öyküler de; bilinç akışı öyküleri de sade/yalın öyküler de; rüya öyküler de fotoğrafik öyküler de; sembolik yaklaşımlı öyküler de soyutlama yaklaşımlı öyküler de görülüyor. Aşk, ezilen kadınlar, iktidar-birey ilişkileri, yoksullar, çocukluk, savaş, dini değerlerden kopuş, cinsellik günümüz öykülerinde en çok işlenen temalar. Bunlardan öne çıkan tema aşk olgusu. Pek çok öykücü aşkı çeşitli açılardan yorumluyor, hikâye ediyor. Günümüz öykücülüğünde her inançta, her kuşakta, her anlayışta iyi öykücüler var.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Yaratıcı yazarlık olayına peşin kabullerle karşı çıkmadan önce buralarda neler yapılıyor, bu eğitim/kurs/seminer düzenleyenlerle katılımcıların niyetleri nelerdir, elde edilen sonuçlar ne olmuştur sorularının cevabını bulup, bunları bir bütün olarak ele almak, değerlendirmek gerekir.

Bir kere buralara gelen insanlar öncelikle doğrudan yazar olma arzusu ve beklentisiyle gelirler. Karşılarındaki eğiticiler de tümüyle yazarlık sorunları etrafında bir eğitim verdikleri varsayılırsa oldukça işlevsel olmaları beklenir. Ancak bu amaç örtüşmesine rağmen başarı yazar adayı ve eğiticilerde odaklaşır.

Ülkemizde paralı yaratıcı yazarlık kursları düzenleyen bir kurumun konuyla ilgili ilanı bu konuyu anlamamıza yardımcı olabilir: “Kurslarımız; kursiyerlerimize anadili bilinci vermenin yanında, hatasız yazmayı, dilbilgisi kurallarını, düşünceyi düzgün ve özgün ifade etmeyi, sanatsal metinler oluşturmayı öğretmeyi amaçlamaktadır. Düşüncelerini hatasız ifade etmek isteyenler ile şair, yazar, senarist olmak isteyenlerin ‘Yaratıcı Yazarlık’ kurslarımızdan en üst düzeyde yararlanacaklarını umuyoruz.”

Kuşkusuz bu ilanı iki bölümde değerlendirmek gerek. Birinci bölüm “bilgi” ve “malumat” içermektedir ki bunda itiraz edilecek bir durum yok. Çünkü yazarlığın bizatihi kendisinden çok, bir yazarın uzun bir süre içinde ulaşabileceği kimi bilgiler, malumatlar, dokümanlar daha doğrusu yazarlığını besleyecek bilgi birikimi daha kısa sürede, derli toplu bir disiplin içerisinde kursiyerlere verilebilir. Bir yazar elbette yazdığı dilin özelliklerini, gramatik yapısını bilmesi gerekir. Çünkü yazı sadece esin ve hayal gücü değildir. Bu süreçte birikim oluşturulabilir. Biz buna fiziki altyapı veya kondisyon geliştirme diyebiliriz. Yetenek burada parlatılabilir, malumatlarla geliştirilebilir. Tecrübeyle okuma serüveniyle öğrenilebilecek şeyler derli toplu verilebilir. Okuma listeleri, yazma teknikleri aktarılabilir. (Tabi bunun tam tersi de mümkündür. Bütün bunların sunumu bir başka gözden ve farklı bir perspektiften olacağı için yazar açısından bir anlam ifade etmeyebilir. Çünkü yazı tümüyle şahsi ve muhterem bir eylemdir ve içsel bir serüvendir. Yazarların önüne formatlar, kriterler, şablonlar koymak yaratıcılığı besler mi yoksa önünü tıkar mı? Aslında bir öykünün, şiirin, romanın doğduğu an, her yazarda aynı olsa iş kolaydı. İnsanı yazmaya iten duygu, düşünce, olay her yazarda ayrı iken bunun şablonlarını oluşturmak o kadar da kolay değil.)

İlanın ikinci bölümü ise oldukça tartışmalı: “Şair, yazar olmak isteyenlerin…” Tam da burada devreye niyetler giriyor. Bir kursiyer hangi beklentilerle bu eğitimlere katılıyor? Yazı olayına nasıl bakıyor, yazının kendinde nasıl bir karşılığı var. Eğer bir kimse buraya yazar olmak için gidiyor ve bu eğitimi bitirince de yazar olacağını düşünüyorsa durum oldukça vahimdir. Çünkü yazarlık (tabi burada kastedilen öykü ve roman yazarlığı) mesleklerden bir meslek değildir.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Hep şunu söylerim: Bir kurmaca değerini, yalnızca konunun iyi seçilişinden değil, iyi bir biçimde sunuluşundan, biçimlenişinden alır. Yeni teknik, olayları yeni bir bakış açısından kavrayıştır. Bir anlamda kişiseldir ve devrede olan yaratıcı kişiliktir. Kısaca biçim ve içerik ayrıştırılamaz bir bütünlüğe/tekilliğe ulaştığında sanat eseri tamamlanmış olur. İyi bir eserde ortaya çıkan şey, biçim ve öz değil estetik bütünlük/birliktir. Bu da kendinden öncekileri tekrar değil, buluş, keşif ve bu içeriğin başka türlü anlatılamamasının seçeneksizliği, yazarın oluşturduğu yeni durumdur. Aslolan bu bütünlüğü sağlamaktır.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Yazıya, yayına ilişkin her teknolojik gelişme şöyle ya da böyle edebî sanatları, türleri etkiler. Sosyal medya ve teknoloji de öyküyü etkilemiştir. Bir defa insanlar sosyal medyada yüzlerce hikâyeye tanıklık ediyor. Öykücünün artık bu hikâyeleri anlatması imkânsız. Yeni bir biçimde farklı hikâyeler anlatmak zorunda. Diğer yandan sosyal medyada her şey kısa, öz ve sıkıştırılmış bir anlatı biçiminde aktarıldığı için bu forma alışmış okura seslenen öykücünün bundan etkilenmemesi düşünülemez. Diğer yandan kendisi de bu araçları kullandığı için kendisi de bu anlatım biçiminden etkilenecektir. Örneğin günümüzde minimal öykünün öne çıkması biraz da sosyal medyanın türe bir yansıması, etkisidir.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Öykücüler efendi adamlar. Bir hikâyeleri var, güzel güzel onları anlatırlar. Şairler ise içleri çağlayan bir yapıya sahipler. Kavgaya yakın insanlar. Çünkü şiir biraz egoya yaslı bir sanat. “Ben” o türde çok önemli. Dolayısıyla coşkulu, egolu, dünyayı değiştirmek isteyen insanların ifade biçimi şiir oluyor. Nâzım Hikmet, Necip Fazıl, Can Yücel, İsmet Özel gibi şairler neredeyse yan yana gelemezler. Ama öykücüler hangi görüşte olursa olsun muhabbetle kucaklaşabilirler. Mustafa Kutlu, Sabahattin Ali, Sait Faik, Bilge Karasu, Rasim Özdenören ideolojileri ne olursa olsun yan yana durabilir, anlaşırlar gibi geliyor bana.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Öykünün uzunluk ve kısalığı bu tür ayrımlara neden olmaktadır. Özellikle Amerikan öykü kuramcıları, farklılaşmayı sözcük sayısına dayandırmayı tercih etmişlerdir. Ama rakamlarda tam bir anlaşma sağlanamamıştır. İki bin ile otuz bin sözcüğü kapsayan öykülere “kısa öykü”, iki bin sözcükten daha az olanlara “kısa kısa öykü” denmiştir. Kimileri de beş yüz sözcük yaklaşımıyla bir tanımlama yoluna gitmiştir. Kısalığı sözcük yanında sayfalarla ilişkilendirenler çıkmıştır: “Beş on sayfalık düzyazı türü.” Bunu elli ile yetmiş beş sayfaya kadar çıkaranlar vardır. Forma sayısı bile bu arayışta bir öğe olarak yerini almıştır. Poe ise, kısalığa, hacim belirleme çabalarına çok daha farklı, belki de en sağlıklı yaklaşımı getirmiştir: “Öykü bir oturuşta okunacak kadar kısa olmalı ki öykünün dramatik etkisi bozulmasın. Kısa kısa öykünün kuramcılarından olan Roberta Allen, kısa kısa öykünün uzunluğunun “yüz ile bin sözcük arasında” olması gerektiğini düşünür. Öyküyle kısa kısa öykü arasındaki diğer bir ayrım okunma süresiyle ilgilidir. Wells “Hiçbir öykünün okunması yarım saati geçmemelidir.” görüşünü ileri sürer. Kısa kısa öykü için öngörülen süre, beş dakikadır. Popüler yaklaşım “bir sigara içimlik” zamandır. Sözcük sayısı dışında dikkat çekici diğer bir ayrım da “sürat”tir. Arturo Vivante meseleye bu açıdan bakar: “Fark sadece uzunlukta değil süratte de var.”

Ben kendi adıma bir edebî metnin uzunluğuna kısalığına bakmam. Bir metin kendi olma durumunu yerine getirmiş mi ona bakarım. Bazı öykülerim kısa bazıları uzun oluyor. Bunu sadece ben belirlemiyorum ki. Olması gerektiği kadar oluyor. Uzunluk ve kısalık tek başlarına bir değer ölçüsü değildir.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

      Asla böyle bir karakter oluşturmam dediğim bir karakter yok. Ama oluşturduğum karakterlerin olması gerektiği gibi olmasına çalışırım. Mesela iftiracı bir adamı masum göstermem, zalim bir adamı aklamam.

11.“Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Eser ismi söyleyemem ama yazar ismi söyleyebilirim. Edebiyat ve düşünce dünyasında, bir Sezai Karakoç, bir Ahmet Hamdi Tanpınar, bir Kemal Tahir, bir Oğuz Atay anlayışı, duruşu, algısı oluşturmak isterdim.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Diğer yazınsal türlerde olduğu gibi öykünün de genel geçer kuralları yok. Ancak tüm iyi öykülerin mutlaka belli başlı özellikleri var. Bunların başında “dil” gelir. İyi öykülerin en önemli özelliği dil başarılarıdır. İyi öykülerin aynı zamanda bir tavrı, bir duruşu, bir teklifi, sunumu, tercihi vardır. Değilse insani durumları sorgulamayan, bizi rahatsız etmeyen, bir teklifi ve sunumu olmayan insansız bir öykünün/metnin bir anlamı olamaz.  İyi öykülerde, dille, anlatımla, kurguyla, atmosferle bir güzellik yaratılır. Öykü ister gerçek ister fantastik/gerçeküstü öğelere yaslansın, ister lirik ister dramatik olsun, gerek duyduğu yegâne şey, her tercihin gereklerine uygun “atmosfer”in varlığı ve kendi içinde tutarlılığıdır. İyi öyküde odaklaşma ve tek etki yaratma gerçekleştirilmiştir. Öykücü tek bir “merkezi nokta” tespit eder ve öyküsünü ona göre kurgular. Artık öyküye giren her şey o merkezi noktayı sağlamlaştırmak, güçlendirmek ve açığa çıkarmak için kullanılır.

İyi öyküler, öncelikle “ayrıntı”nın gücünden yararlanır. Ayrıntı önemlidir, zira öykü aslında bir ayrıntı sanatıdır.  İyi öyküler bir olayı, durumu, küçük bir ayrıntıyla bütün bir hayatı özetleyen, temsil eden bütünlüğe ulaştırır. Kuşkusuz hayatın özünü damıtmaktır öykü. Hayatı tanımlayacak o ayrıntı, o seçim ne kadar yerindeyse öykü de o kadar başarılı olur. Çünkü öykü biraz da ayrıntı, rafineleşme sanatıdır ve sıkıştırılmış bir cevher gibi parlar. Bir kurmaca değerini, yalnızca konunun iyi seçilişinden değil, iyi bir biçimde sunuluşundan, biçimlenişinden alır. Yeni teknik, olayları yeni bir bakış açısından kavrayıştır. Bir anlamda kişiseldir ve devrede olan yaratıcı kişiliktir. İyi öykünün çoğaltmaya, zenginleşmeye uygun bir yapısı vardır. Çünkü öykü formunu benimseyen bir yazarın “yapması” gereken şey, sadece hayatı yansıtmak değil, onu çoğaltmak, üretmek olmalıdır. İyi öyküler, her dönemde, hayatın akışı, anlamı ve ritmi üzerine söz alır. Bulunduğu coğrafyanın dili, gerçekliği ve koşulları içerisinde değişmez duyguları, o çağın, o anlayışın verileriyle yeniden, yeniden üretir.

Kuşkusuz okuduğumuz bir metinde bu özellikleri irdeleyebilmek, keşfetmek bir okur olarak bizim birikimimize bağlıdır. Bu konularda karar verebilmek, geniş, zengin bir okuma birikimine, edebiyat bilincine sahip olmamızı gerektirir.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Umberto Eco bu konuda şunları söyler: “Sadece kendileri için yazdıklarını söyleyen kötü yazarlar ordusuna dahil değilim. Yazarların kendileri için yazdıkları tek şey, ne alacaklarını hatırlamalarına yardım eden, işi bitince de atılan alışveriş listesidir. Çamaşırhane listesi de dahil, geri kalan her şey bir başkasına yazılmış mesajlardır.” Yazdığım şey sadece bilgisayarımda kalmadığına, yayınlandığına göre bu ikinci kişileri düşünerek yazdığımı gösterir. Bu nedenle “yazdıklarımı kendim için yazıyorum” sözü bana pek inandırıcı gelmez. Ama şunu yapmam: okur bundan hoşlanır bunu yapayım, bunu anlamaz daha açık yazayım türü popülist yaklaşımlarım yoktur. Burada okuru düşünmem. Metnin gereklerine uyarım. Ne var ki bunu biri okuyacak gerçeğini hiçbir zaman göz ardı etmem.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Yazar bir “meselesi” olduğu için yazar, yazı hayatı boyunca bu meseleyi güçlü bir dille insanlara aktarmak, inandırıcı kılmak için uğraşır. Meselesi olmayan bir yazarın yazma gerekçesi de yoktur. Mesele onu yazmaya davet eder hatta zorlar, kışkırtır. Yazarın meselesi öncelikle hakikati edebiyatın diline dönüştürmektir. Çağına tanıklık, itiraz ve başkaldırıdır. Yaşadıklarıyla hesaplaşmadır. Bütün büyük yazarlar, merhamet, adalet, vicdan, özgürlük temalarının izni sürerek çağını tutanaklara geçirir ve yarınlara aktarırlar. Benim de yazma nedenim bunlar.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Beş olsa derdimi daha iyi anlatmış olurum.

Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan,

Sabahattin Ali, Ses,

Oğuz Atay, Korkuyu Beklerken,

Kamuran Şipal, Buhûrumeryem,

Rasim Özdenören, Hastalar ve Işıklar;

Katherine Mansfield, Ah Bu Rüzgâr,

Wolfgang Borchert, Ama Fareler Uyur Gece,

Truman Capote, Gümüş Damacana,

Gabriel García Márquez, On İki Gezici Öykü,

Julio Cortázar, Mırıldandığım Öyküler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir