Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-19: Kuddusi Demir

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Kuddusi Demir, 1 Ocak 1983’te Erzurum’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Erzurum’da tamamladı, üniversiteyi Atatürk Üniversitesi Tarih Öğretmenliği bölümünde bitirdi, sekiz yıldır milli eğitimde tarih öğretmeni olarak görev yapıyor ve aynı zamanda Atatürk Üniversitesi Eğitim Enstitüsü’nde yüksek lisans öğrencisi. Şiar, Post Öykü  ve Edebiyat Ortamı  dergilerinde  öyküler yazıyor.

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

İnsan kendi gözüyle ilk ne vakit göz göze geldiğini çok da hatırlamıyor. Aynaya ilk kez ne vakit baktığınla ilgili bir şey bu. Baktığın aynada kendi görmek istediklerini anımsıyorsun sonuçta. O aynaya ilk kez Nihat Genç’in hikâyelerinde baktım ben. Onda sevdim öyküyü.  Ama yine de şiir yazdım ömrümce. Yıllarca şiir yazmaya çalıştım. Bu süreç 9-10 yıl böyle sürdü. Öykü okuyup şiir yazanlardan oldum her daim. Ve günün birinde bir şiirimi Şiar dergisi editörü Serap Kadıoğlu’na gönderdim.  Serap Kadıoğlu, yazı dilimin şiirden ziyade öyküye çok daha uygun olduğunu söyledi. Öyle başladı hikâye. Öyle samimi olduk öyküyle.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Öykü bir şey anlatmamalı bence. Ya da bir şey anlatma amacıyla öykü kurgulanmamalı. İnsanın da, öykünün de, kurmaca diğer metinlerinde kendi yazgısı olduğunu düşünenlerdenim. Bu yazgının bir parçası olduğumuzu düşünerek yapmalıyız sanat ve edebiyatı. İnsan, kendi yazgısını ne kadar anlatabilir, bu da apayrı bir muamma zaten. Bu muammayı kurgu ya da kurmacayla birazcık çözmeye çalışıyoruz. Gerçekliğe yaklaşma gayretinden ibarettir kurmaca. Bu gayretin samimiyetini kurmacayla öldürmemek de lazım. Çünkü bazı öykü yazarlarında buna üzülerek şahit oluyorum. En azından kurgularımda buna dikkat etmeye çalışıyorum.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Postmodernite, modernizmin içsel dönüşümüdür de diyebiliriz. Kendi içindeki özeleştirisidir. Bu özeleştiriyi, ideolojilerden arınmış olarak, metin içinde çeşitli oyunlar/ironiler kurarak yapar. Gerçeği söyleme yöntemidir aslında tüm bu oyunlar. Bunları yaparken kurmacadan, fantastik öğelerden, metinlerarasılıktan yararlanır. Türk öyküsü bu konularda fazlasıyla etkilendi posmodernizmden. Özellikle kadim metinlerin yeniden ele alınmasında bu etkinin fazlaca etkili olduğunu söyleyebilirim.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öykü yayıncılığı Trendeki Yabancı dergisi ve Ze derginin dijital platformda yayınlanmaya başlamasıyla beraber başka bir alana dönüşüyormuş gibi gözüküyor. Dönüşüyormuş demiyorum, “miş” gibi diyorum özellikle. Çünkü evvela yayıncılıktan ziyade öykülerin veya anlatıların buna dönüşmesi, hazır olması gerekiyor. Bizdeki yazıların veya öykülerin; uzunluğu, dili, hatırda kalacak kalıpları kullanma şekli, biçimi vesaire çok da dijital dünyaya uygun olmadığı ortada. Ama bu sürecin bir ihtiyaç oluşturacağını, öykü ve anlatıların bu ihtiyaca binaen yeniden şekil alacağını düşünüyorum. Başlangıç önemli vesselam. Bu konuda Ahmet Melih Karauğuz’un dikkate şayan yazılar yazdığını da bahsi geçmişken belirteyim.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Öykü ve yazı atölyeleri hakkında şu iki temel mevzuyu belirtmekte fayda var bence.

Birincisi; herhangi bir dergi etrafında oluşmuş usta-çırak ilişkisi çerçevesinde açılan atölyelerin daha faydalı olduğu görüşündeyim. Çünkü bu atölyelerde ustanın dizinin dibinde yetişmiş olmanın geleneksel tavrı var. Bu tavır, herhangi bir maddi karşılık oluşturmadığı ve belli bir yazı disiplini oluşturduğu için ustaya da çırağa da mesafe kazandırdığı aşikâr.

İkinci mevzu ise herhangi bir resmi kurum, sivil toplum kuruluşu, vakıf veya dernekler aracılığıyla yapılan atölye çalışmalarının ise hem kurulan ilişkiler hem de maddi imkânların yanlış kişilere dağıtılması açısından sorunlu bir yapı teşkil ettiğini düşünüyorum. Çünkü buralarda cülus bahşişi dağıtıldığını maalesef görüyoruz. Durumun hem bahsettiğimiz kuruluşlar açısından hem de bu atölyelerde yer alan sanat ve edebiyatçı arkadaşlar açısından yanlış algılanmalara yol açtığına üzülerek şahit oluyoruz. Ayrıca ilave olarak sanatta tekelleşmenin ve toplu hareket etmenin uzun vadede üretime ket vuracağını düşünüyorum. Zira sanatın ve edebiyatı yalnız başına yapılan bir eylem olduğunu kendimize hatırlatmamız gerekiyor.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Günümüzde anlatıların biçimsel yönden daha fazla dikkat çektiğini görüyoruz. Ve maalesef yazılan yeni anlatılarda ruhsal çöküntülerin hakim olduğu benzer anlatım biçimleriyle fazlaca karşılaşıyoruz. Ruhsal çöküntüler bu anlatılarda kendince bir biçim oluşturuyor şüphesiz. Bu biçim daha yatay gelişen, sözü yoran bir biçim şekli. Tahkiyeyi biraz geri plana atan bir şekil. Bize çok da uyan bir şekil değil bu. Üstümüzde eğreti duran elbise gibi. Güçlü bir hikayemiz var. Hep diyorum. Hikâyemizin bu gücü biçimi de diri tutan bir güç. Tahkiyeden kopmadan yazılan anlatıları seviyorum ben. Metni okurken o gücü hissetmeliyim.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Sosyal mecra insanı ve toplumu etkileyen bir alan. Modern öykünün bunun dışında kalacağını düşünmek çok da olanaklı görünmüyor. Etkinin olacağı açık ama bu etkinin ne yönde olacağına bakmak lazım. Bu alanın hala bizim edebi ve sanat dünyamızda doğru ve detaylı araştırıldığını düşünmeyenlerdenim. Çünkü bizim edebi ve sanat dünyamızın gençlere olan küçümseyici bakışlarını bu alana da yansıttıklarını görüyorum. Her şeyden önemlisi bu alan kontrol edilebilen bir alan değil.  Açık ve çıplak bir alan. Herhangi bir anlatının veya öykünün karşılığını hemen görebilirsiniz burada. “interaktif(etkileşimli) edebiyat” olarak adlandırılan bu yeni edebi mecranın farkında olan arkadaşlar, bu mecrayı dikkate alarak yeni birkaç eser de ortaya koydular bildiğim kadarıyla. Burada Bilge Sanat Kültür’ün çıkardığı Hasan Boynukara’ın Hibrit Hikayeler’i ve Mustafa Everdi’in Kılçıklı Hikayeler’i bu alanın farkında olunarak ortaya konan eserler olarak dikkat çekiyor.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Şiir, daha kadim bir alan öyküye göre. Şairler, toplum ve siyasetle öykücülere göre daha eski ve içli dışlı bir ilişkiye sahipler. Kavga etmeyi bilen bir gelenekten geldiklerini düşünüyorum onların. Mesela halk edebiyatında taşlama gibi bir örnekleri var. Şiirlerini bu kavgalardan beslenerek de yazabilirler. Fakat öykü modern bir biçimdir. Öykücüler de kapitalizm tarafından amiyane tabirle fena halde dayak yemiş adamlardır. O yüzden kendilerinde değillerdir. Yani bahsi diğer kavga etmeye mecalleri kalmamıştır onların.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Türler arasında farklılıkların kesin çizgilerle ayrılmadığı dönemlerden geçiyoruz. Bazı edebi türlerin kabul görmüş özellikleri var tabi. Yukarıda bahsettiğimiz türlerin isimlendirmesini herkes kendine göre yapacaktır elbette. Bu türlerin hangisini tercih edersek edelim türlerin güçlü bir hikâyeye dayanıyor olması benim için yeterli bir ölçü gibi duruyor.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

“Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğim karakterim olmadı.  En başta bir yazar “asla” diyemez bence. Çünkü o “asla” dediğin karakteri yazarsın günün birinde. Yazmasan bile hayatın böyle bir yüzü var maruz kalırsın o karaktere. “Asla” dememeyi bir şekilde öğrenirsin.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

“Şu eseri ben yazmalıydım,” dediğim bir edebi metin olmadı şimdiye kadar. Okuduğum tüm metinler bana yabacıydı çünkü. Hiçbiri benim hikayem değildi. Bunun farkında olarak okuyorum metinleri. Kendi hikayemi henüz yazmış değilim. Beni kendi hikayeme yaklaştıracak metinler okumaya çalışıyorum. Bir gün kendi hikayemi yazacak olursam, Allah nasip ederse bunu bana, ancak o zaman gözümü rahat kapatabilirim bu dünyaya.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

İyi bir öykü okuyucusu en başta günceli takip etmesi gerekir. Güncel derken bu işlerin canlılığını koruduğu öykü dergilerini takip etmesi gerektiğini söyleyebilirim. Çünkü dergiler öykünün akış yönünü her zaman gösterir okura. Yönünü bulmamış bir okurdan edebi bir değerlendirme beklemek hayal kırıklığı olur çünkü. Bu güncelin içindeyse okur o zaman sağlıklı bir okuma serüveni kurabilir öyküyle. Ve bu okuyucu kitlesi öykülerin edebi değerine beğenileriyle yön verebilir ayrıca. Yani bahsi diğer iyi bir öykü okuru iyi öykülerin açığa çıkmasında önemli bir paya sahiptir.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Yazarken herhangi bir hesap işine girmedim. Okur da buna dâhil. Okunsun diye de yazmadım öykülerimi. Sürekli yazmak zorunda olan bir adam da değilim ayrıca. Şükür ki yazıya böylesi bir kutsiyet atfetmedim. Yaşarken bende etkisi olan bazı hikâyeleri öykülerime katmadığım oluyor. Çünkü yaşamın ve hikâyenin bir sırrı olduğunu düşünüyorum. Bu sırrı bozmak, açığa vurmak istemiyorum. Beni besleyen yegâne kaynağın bu sır olduğunu biliyorum çünkü. Okuru hesaba katacaksam burada katıyorum yalnızca.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Öykü yazmak için haklı bir nedene değil ama haksız birçok nedene ihtiyaç olduğunu ifade edebilirim. Haksızlığa uğramalıdır öykücü. Şaire atfen haksızlığın anlaşılması için yazılır öykü. Bir nebze de olsa yazarın nefes alması içindir de bütün bunlar. Çünkü yazar haksızlıklar karşısında nefesi kesilmiş adamdır sonuçta.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Mitat Enç-Uzun Çarşının Uluları,

Sema Kaygusuz-Sandık Lekesi,

Hasan Ali Toptaş-Ölü Zaman Gezginleri;

J. D. Salinger-Dokuz Öykü,

Etgar Keret-Uç Artık,

Semezdin Mehmedinoviç-Saraybosna Blues.

One Reply to “Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-19: Kuddusi Demir”

  1. Kuddusi Demir gerçekten iyi bir öykücu. Ben şiirlerini de çok beğeniyorum. Okumanızı tavsiye ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir