Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-21: Adige Batur

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

1980 doğumlu. Adige Batur müstear adını kullanıyor. Gaziantep’te dünyaya geldi… Yaşından büyük gösterdiği konusunda yaşıtları hemfikir. Anne tarafından Çerkes.

Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümünü bitirdi. Eğitimini üniversitenin dersliklerinden çok, kütüphanesinde vakit harcayarak tamamladı. Parlak bir öğrenci değildi.

İstanbula ilk gittiğinde nişanlandı, ikinci gittiğinde evlendi… Bir kızı, bir oğlu var.

Dil ve Edebiyat Öğretmeni. Mezapotamya ve Türk kültüründeki Mitolojik unsurlar hakkında araştırmalar yaptı. Alandayız, Türk Edebiyatı, Ay Vakti, Hayal Bilgisi dergisinde ve Fakirane‘de eser yayınladı.

Kitabı: Kumkertişin Kalbi (2019, Mecaz Yayınları)

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Öyküden ziyade “hikâye” tabirini kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü benim metinlerim daha ziyade tahkiyeye dayanıyor. Ben hikâye ile okuyarak değil de dinleyerek tanışan nesildenim. Köyde geçirdiğim serin yaz gecelerinde özellikle dedemden ve aile büyüklerinden dinlediğim hikâyeler beni kurgunun büyülü dünyasına çekti. Sonrasında ben de gerçeği kurgulayarak hikayeler anlatmaya başladım.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Kurmaca dünyada her şeyin mümkün olduğunu düşünüyorum. Fakat burada dikkat edilmesi gereken anlatıcının / yazarın hem geçmişin hem de bugünün anlatım tekniklerini ve imkânlarını kullanabilmesidir. Eskiyi, eskimiş olmaktan öte bir hazine olarak algılayabilmesi.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Modernizm ile kişisel olana derin bir yönelme başlamıştı, yoğun bir içe dönüş, bireyci bir yöneliş. Postmodern anlayışla tabiri caizse muzip çocuklara kapılar aralandı. Birçok türde olduğu gibi öyküde de çok katmanlı anlatımlara imkân doğdu. Okur, kurmacayı kabullendi ve o da kendi rolünü benimsedi.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüzde dergi ve yayınevi sayısı itibari ile bir gelişme söz konusu. Bunun nedeni elbette hem okur hem yazar bazında hikâyeye ilginin artmış olması. Dergiler, yazarın piştiği ve kendini ölçüp biçtiği yerler olarak işlevini yerine getiriyor. Yayınevleri kitap basmak için çoğunlukla yazarın dergilerde eser yayınlamış olmasını kriter olarak alıyor. Gelelim madalyonun öbür yüzüne. Dergilerin size sayfalarında yer vermesi çoğu zaman iyi bir eser göndermenizden ziyade iyi bir iletişime sahip olmanıza bağlı. Burada edebiyat çetelerinin küstürdüğü birçok yetenekli gencin olduğunu söylemeden geçmeyeceğim. Bir de “taşra” ayrımcılığı var ki en itibar ettiğimiz dergilerde bile bunu açık ve net görüyoruz. Bu zihniyet İstanbul’u ve kendi çevrelerini merkeze alıyor ve bunu bir avantaj olarak görüyor. Fakat her şeye rağmen bugün şartlar ve imkânlar eskiye nazaran yazar ve okur açısından umut verici.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Gerekli görüyorum zira eğitim sistemi edebiyat adına ezberden başka bir şey sunmuyor. Her şeyin okulu olan ülkemizde yazarlığın bir okulu yok ve bu boşlukta her kitap sahibi yazar olarak adlandırılabiliyor. Fakat mevcut örnekleri faydalı bulduğumu söyleyemem. Mevcut örnekler daha ziyade bilinçli okuyucu yetiştirme adına faydalı olabilir.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Zaman zaman öykü ve hikâyelerde bazı unsurlar anlatımın önüne geçebiliyor. Bence bu durum üretme sürecinin bir parçası. Anlatımı bir kalıba sokmaya çalışmak yerine metnin kendi biçimini bulmasına izin vermek daha özgün sonuçlar doğurur. Çoğu zaman bir hikâye tasarlanan değil yazma sürecinde kendiliğinden ortaya çıkan şeydir.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Hayattaki her değişim gibi teknolojik gelişmelerin sonuçları medyayı ve dolayısıyla edebiyatı da etkiledi. Sosyal medya sayesinde minimal ve ironik bir anlatım ve buna özgü bir dil gelişti. Çağın ihtiyaçlarına uygun bir yönde evrildiği için de bu anlatım kolayca kendine yer buldu. Sanatın diğer dallarında etkisi daha geç görülecek muhtemelen ama edebiyatta kendini göstermeye başladı. 

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Maalesef şiir özellikle Tanzimattan bu yana ideolojilerin ifade aracı olmaya başladı. Bu durum neredeyse zamanla bir geleneğe dönüştü. Bunun yanında şiire ve şairliğe aşırı bir anlam yüklenmesi ve bunun adeta kutsanması “şair kibri” denilen şeyi doğurdu. Şairin kendisine laf söyletmemesi bir yana şairine laf söyletmeyen kitleler de oluştu.  Toplumcu anlayışla birlikte öykünün içine de konu olarak ideolojiler girdi fakat kavgaya dönüşmedi. Çünkü böyle bir kavga taraftar bulamazdı.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Öykü kelimesinin kazandığı anlam bana göre daha ziyade durum öyküsünü karşılıyor. Hikâye ifadesi ise olaya ve bu olayın kurgusuna dayanan anlatımı ifade ediyor. Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim, neden “Tahkiye” kelimesini kullanmıyoruz? Neden dil meselesinde vakti ile açılan yanlış yolda gitmekte şimdinin akıllıları ısrar ediyor? Postmodernizm, roman, novella gibi latince kökenli kelimeleri ağızlarını doldura doldura söyleyenler, tahkiye dediğimizde dudak büküyor.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Kötüyü ve kötülüğü yücelten bir karakter asla oluşturmam.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Bu seviyeye koyduğum bir eser yok fakat beni imrendiren eserler oldu. Mesela, Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanı.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Hiçbir şey. İyi okur olmak için bir şey yapmak gerekmez, okurun zihnini inşa etmek yazarın görevidir.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Mümkünse isterim ki okur kendini hikâyenin içinde bulsun, orada kendine bir yer edinsin. Birçok hikâyeyi yarım kalmış hissi verecek şekilde bitirmemin bir sebebi de okurun zihninde devam etmesini sağlamak.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Yazmak için bir nedene ihtiyaç duyan, yazmasın daha iyi. Boşuna bir çaba ve zaman kaybı olur.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Füruzan – Parasız Yatılı, 

Oğuz Atay – Korkuyu Beklerken,

Nazan Bekiroğlu – Nun Masalları;

James Joyce – Dublinliler,

Edgar Allen Poe – Tüm Öyküler,

Sadık Hidayet – Tüm Öyküler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir