Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-22: Emin Gürdamur

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Emin Gürdamur, 1980 yılında Trabzon’da doğdu. Orta ve yükseköğrenimini Samsun’da tamamladı. Bir kamu kurumunda editör olarak çalışıyor. Öyküleri Hece, Heceöykü, İtibar, Türk Dili ve Dergâh dergilerinde yayımlandı. Evli ve iki çocuk babası.

Öykü kitapları: Atları Uçuruma Sürmek (2017, Hece Yayınları), Herkesten Sonra Gelen (2019, Ketebe Yayınları)

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

İlk görüşte aşka inanmam. Dostluğa da öyle. Yan yana büyüyen ağaçlara inanırım. Öyküyle tanışıklığımız hayli eski yıllara uzanır. Kastettiğiniz anlamda bir dostluk içinse son yedi sekiz yıldan bahsedebilirim. Ama bu yıllardaki dostluğun kıvamını, sözgelişi ortaokul yıllarında okuduğum bir Ömer Seyfettin öyküsünün, lisede okuduğum bir Sait Faik öyküsünün belirlediğini düşünüyorum.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Bir insan kendi kendine neyi anlatabilirse, ki burada başkasına anlatabileceklerimizden fazlası vardır her zaman, öykü de onu anlatabilme imkânına sahip. Yaşama dair her şey öykünün de şiirin de bittabi romanın da konusu olabilir. Modern edebiyatın bunu ispatladığını görüyoruz. Öykü özelinde şunu ilave etmek isterim. Her türün kendi süzgeci ve iç gereklilikleri var. Hayat kocaman ve pürüzlü bir kaya gibi gelir ve yazarın kaleminin sırtına oturur. Öykücü, o kayayı olduğu gibi sayfaya aksettiremez, bunun yerine bir parçasını alır ve bütün kaya adına yeniden kurgular. Mesele, okurun o parçada bütün bir kayayı görmesi filan değildir. Yazar açısından mesele bütün bir kayanın ağırlığını okura hissettirmektir.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Bizim gibi sanayileşme ve kentleşme deneyimini bir iki yüzyıl geriden takip eden ülkeler için modernleşmeden çok “gecikmiş modernleşme”den bahsetmenin daha isabetli olacağı kanaatindeyim. Bu bir duygudur. Mağlubiyet duygusu. Namık Kemal, dilimizin Batı klasiklerini kaldıramayacağını söylerken, Yahya Kemal Türk edebiyatını Fransız edebiyatının çırağı olarak nitelendirirken bu duygunun esareti altındadır aslında. Cumhuriyet dönemi metinlerimizin hemen hepsinde yazarların seküler bir zemine yaslanmaya çalıştığını görürüz. Hatta toplumcu gerçekçiliğin Türkiye’de kendine kolayca yer edinmesini de bununla ilişkilendirebiliriz. Türk edebiyatı müthiş bir Batı baskısı altında kendini inşa etti. Bu bizde mistik, metafizik konulardan kaçınmak gibi bir sonuca neden oldu. Rus edebiyatı Batı kanonundan beslendi ama on dokuzuncu yüzyıl boyunca muhteşem bir külliyat ortaya koydu. Mistik, metafizik bir yarma harekatı. Gogol, Leskov, Dostoyevski, Tolstoy. Biz daha ziyade seküler kanadı temsil eden Anton Çehov’u kopyaladık. Halbuki kanon kırıcı isimler diğerleriydi. Postmodern edebiyatın ise Türk edebiyatına avantaj sağladığı kanaatindeyim. Tanpınar’dan tutun Oğuz Atay’a, Rasim Özdenören’lere kadar artık upuzun bir listemiz var. Zaten tabiatı itibariyle postmodernite bütün dünyada, modernitenin domine ettiği, nefessiz bıraktığı birikimlerin tazyikiyle ortaya çıktı. Bu açıdan postmodern etkinin Türk edebiyatına ve doğal olarak Türk öyküsüne nefes aldırdığını görüyoruz.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öykü nicelik açısından belki de tarihinin en parlak dönemini yaşıyor. Dergilerde her ay çok sayıda yeni öykücüler okuyoruz. Evet, bu kalabalıkta nitelikli öykü, sesini duyurmakta belki bir miktar gecikebilir. Ama ben inanıyorum ki yetenek ırmak gibidir. O eninde sonunda alacağını alır, ulaşacağı yere ulaşır. Bazen büyük bir sel olarak bazen uzun ve istikrarlı akarak ama her halükârda denize ulaşır. Geçmişe göre yayınevi anlamında da dergiler anlamında da öykücünün imkânlarının arttığı kanaatindeyim.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Evet, elbette. Oralarda öykü okumaları ve yazı çalışmaları yapılıyor. Bu tür bir etkinlik faydasız diyenlere, faydalı nedir, diye sormak gerekir. Ama oradan öykücü çıkar mı, çıkıyor mu anlamında soruyorsanız, bu apayrı bir mesele. Özetle şunu demek isterim. Bu mecralar, yeteneklerin zayi olmasının ve boş yere yollarda zaman kaybetmesinin önüne geçiyor. Ama derdi olmayan, azmi ve disiplini olmayan birini ne atölyeler ne de fotoğraf paylaşıp durduğu edebiyat ortamları yazar yapabilir.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Biçimden kastınız üslupsa bana göre o, edebiyatın ana aksıdır. Her şeyi onun üzerine oturtur sanatçı. Ama deneysel biçimleri kastediyorsanız, o zaman bu soruya üzülerek de olsa kısmen evet demek durumundayım. İki gözlemim var bu hususta çünkü. Birincisi postmodern özgürlüğün yanlış anlaşılmasından, ikincisi mesele yoksunluğundan kaynaklanıyor. Öykü yazmak için öykü yazan biri, yaşadığı tatminsizliği muhtevada gideremeyince metnin biçimini kurcalamakla gidermeye çalışacaktır. Halbuki öykü yazmış olmak için öykü yazmak, bir değirmenin darısız, boşu boşuna dönmesine benzer. Döner mi döner. Ama o taş kendini öğütür. Biçimsel hareketlerin yerli yersiz kullanılması anlama gölge düşürür. O yüzden temkinli olunması gerektiği kanaatindeyim.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Dijital dünya hepimizi ve doğal olarak edebiyatı da öyküyü de etkiledi. Etkilemeye de devam edeceğe benziyor. Edebiyat ve öykü, hayata talipse ve hayat şimdilerde hayli bir kısmı itibariyle dijital dünyada akıyorsa, bu sonucun doğal olduğunu düşünüyorum. Fakat ben arkadaşlarımın her zaman şunu kendilerine sormalarını isterim. Akıcı, anlaşılır şeyler kaleme alan bir ekşi sözlük yazarıyla senin aranda ne fark var? Ona neden edebiyatçı demiyoruz da sana diyoruz? Bu soru, gerçek hikâyeler anlatan bir gazeteciye veya bir köşe yazarına neden edebiyatçı denilmediğini de kapsıyor. Soruyu genişlettikçe daha anlaşılır kılmış, böylece cevaba da daha çok yaklaşmış oluyoruz. Cevabı bulmamızın önemi yok. Sorunun önemi var.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Haldun Taner mesela. Öyküleri eleştirildi, teşhircilikle suçlandı filan. Cevabını nasıl verdi? “Ayışığında Çalışkur” öyküsünü yazarak. Hem Türk edebiyatına bir yöntem armağan etti hem de kendisine saldıranlara cevap vermiş oldu. Kişiselleştirmeden, kimseyi incitmeden, kanırtmadan. Bütün derdini anlatmış oldu. Ben bir sanatçının kavgasını, savunusunu ve öfkesini sanatının dışına taşırmadan, sanatını kullanarak, estetikten uzaklaşmadan ortaya koyması taraftarıyım. Gerisinin mahalle kabadayılığına kadar yolu var.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Aslında bütün bu nitelendirmeler geriden geliyor. Hukukta olduğu gibi. Önce fiil meydana çıkar, sonra ona uygun kanun yapılır. Ben yazarın meramını anlatmak noktasında özgür olduğunu, adıyla ilgilenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Öykü öyküdür. Diğer türden bir sınıflandırmayı kıymetli hocalarımız, akademisyenler yapsınlar.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Bütün bir öykü yolculuğum boyunca, oluşturmaktan çekindiğim karakterlere odaklandım. Tabii benin yapmam, oldu anlamına gelmiyor. Eninde sonunda bir öykü çıkar ortaya fakat karakterler ne kadar sahici onun kararını okur verir. Bana soracak olursanız, cüret ettiğim herkesi anlattım. Ve sanırım anlatmaya yeltenemeyeceğim kimse yok.

11. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Okuru sonradan odaya alanlardan olmaya gayret ediyorum. Tabii bu gayret bile onun güçlü varlığına dair bir işaret aslında. Bütünüyle onu görmezden gelmek zor. Ama yazarken odamda beni göz hapsinde tutmasına rıza gösteremem. Yani onu düşünerek yazamam. Çünkü okuru fevkalade ciddiye alıyorum ve onun önüne doğallığını kaybeden bir metinle çıkmak istemiyorum. Bu da ancak onu hesaba katmadan yazmakla mümkün. Aksi hâlde birbirimize yeterince dürüst olamayız.

12. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Var elbette. Bir derdinizin olması gerekiyor. Konuşarak, futbol oynayarak, film izleyerek, şarkı söyleyerek, yani yazmak dışında hiçbir yöntemle sıyrılamayacağınız bir dert. Bunun kime dair olduğunun pek önemi yok son tahlilde.

13. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Yerlilerden Ömer Seyfettin’in Bütün Öyküler’i, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’i, Rasim Özdenören’in Toz’u; yabancılardan Gogol’ün Palto ve Burun’u, Wolfgang Borchert’in Ama Fareler Uyurlar Geceleyin’i, Dino Buzzati’nin Tanrıyı Gören Köpek’i şiddetle tavsiye edeceğim kitaplar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir