Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-23: M. Fatih Kutlubay

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

M. Fatih Kutlubay, 1991 doğumlu. Çukurovalı. Karadeniz Teknik Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Öyküleri ve yazıları Post Öykü, Muhayyel, Hece, Mahalle Mektebi, Alandayız ve Palto Öykü ile Fakirâne elektronik dergilerinde yayımlandı.

Kitap: Misak’ın Aynaları (2019, Ketebe Yayınları)

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Okumalarım her zaman yoğunlukla kurmaca üzerineydi. Bu süreçte roman öne çıksa da öyküye de arada göz kırpmıyor değildim. Tabi derinlemesine okumalar değildi bunlar. Bilinen isimler üzerinden zaman doyurucu okumalardı çoğu zaman. Yazmak konusunda ise uzun süre içimde bir kıpırtı hissedemedim. Sadece okuyordum. Gezi ve sinema yazıları yazma üzerine kafa yordum bir süre. Sonrasında müdahil olamadığım hikâyelerin bir yanıyla eksik olduğunu hissettim. Ben yazsam nasıl yazardım fikri kafamı kurcaladı uzun süre. Sonrasında bir gayretle yazmaya başladım. Bu süreçte Sabahattin Ali’nin Değirmen kitabı iyi bir yol arkadaşı oldu. Hikâye anlatmanın tadını aldığım ilk kitaptı. Beni de yazma konusunda iştahlandırdı. İlk ciddi teması böyle kurmuşumdur öyküyle.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

İlk sorunuz öyküye ne olarak baktığınızla alakalı tamamıyla. Öyküyü bizim kadim anlatımızın gücü olan hikâye yönüyle mi yoksa 19. Yüzyılda gelişen yeni bir tür olarak mı ele alacağımız bu önemli. Şöyle ki eğer gerçekten bize öykü denince kafamızda bir takım olaylar silsilesi yani işin eylem kısmı canlanıyorsa öykünün her şeyi anlatabileceği kolaylıkla söylenemez. Zira anlatılanın dış dünyada dikkate değer bir tarafı, en azından dışa dönük bir yönü olmalı. Öyküyü böylece kabul edersek anlatılanın ağırlığı eylem ve tahkiye üzerinde olduğundan yola çıkıp bir olaylar zinciri aramamız gerekir. Yoğun bir aksiyon bulunmasa dahi karakterin her hareketi, bizim için anlam taşıyacaktır. Öyküyü bu yönüyle ele alınca doğal olarak, hareketin yerine yoğunlukla karakterin iç bunalımlarını, ruh dökümlerini, daralmalarını ele alamayacağız Yani genel olarak karakterin her şeyi anlatılamayacaktır. Buna karşılık öyküyü modernistlerin cılkını çıkarttığı şekilde bir ara tür olarak ele alacak olursak bu durumda da hareketten ziyade karakterin iç dünyasına yoğun bir şekilde yöneleceğiz. Ruhsal dökümler, yoğun bunalımlar, kent soylu buhranlarını öykümüze boca edeceğiz. Bu durum çoğu zaman hikâyeyi şiir ve şiirselliğe feda etmek anlamına gelebileceği için o da içine her durumu almayacaktır. Durağan konu ve durumlara yöneltecektir. O halde bana kalırsa yapmamız gereken bu iki uç arasında bir mesafe belirlemek olmalı. Öykünün hem harekete/eyleme hem de iç âleme yönelen bir tarafı olması gerek. Okurda yalnızca oturduğu yerde sayıklayan bir karakter havası veren metinlerden de okuru salt aksiyon/kurgu üzerinden yakalamaya çalışan metinlerden de berî olur da bu ikisinin arasında gereken yerde metni hareketlendirip gereken yerde duygusal yoğunluğu öne çıkarırsak karara varacağız gibi. Böyle bir yöntemle kurmacanın bu dünyalık kuramayacağı çok az şey kalacaktır.

3. Modernite ve Postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Modernite – modernizm veya postmodernite – postmodernizm ayrımı şeklinde bir kaosa girmeden bu kavramların yaptığı çağrışım yönüyle cevaplandıracak olursak Türk Öyküsü bu iki kavramdan bilhassa dil açısından yoğun şekilde etkilenmiş görünmekte. Modernizmin getirdiği içe dönüş ve bireyselleşmenin sonucu olarak daha şiirsel bir dil ortaya çıktı. İçsel durumların bir çırpıda anlatılması mümkün olmadığından imgelemeler ve aforizmalar yoğunlaştı. Çoğu zaman öyküyü ana istikametinden saptıran bu yönelim bana kalırsa öykü için birincil tehlike olarak karşımızda duruyor. Bu tehlike, anlatımı şiirselleştirecekken türü tamamen şiir potasında eritme tehlikesi. 50’ler 60’lar öyküsü ile yetişen birkaç kuşak öykücü bu kamburu atamadı. Atamadıkları gibi kendilerine öykünen bir sonraki kuşak içinde de bu tarz makbul görüldü. Dolayısıyla günümüzde elli altmış yılın tekrarı bir bakış hâkim. 2019’da yazan bir öykücü, dil olarak 1950’den bugüne gelemediyse burada bir sorun var demektir. Her şeyden önce bu kırılmalı. Bunun karşısında postmodernizm ise öyküde zaman zaman dili lakaytlaştırdığı eleştirisi ile karşı karşıya kaldı. İroni ve mizahın edebi dili gölgelediği metinlerle karşılaşınca bu eleştirinin de haklı olarak karşımızda durduğunu görüyoruz. Sonuç olarak dili bu darboğazdan kurtarmanın imkânlarını aramak gerekir.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öykünün yükseliyor ama niteliği var mı yok mu tartışmalarından bağımsız olarak türün son on yıl içerisinde yayıncılık ve dergicilik anlamında yerini sağlamlaştırdığı gerçeği ortada. Bunu öyküye has olarak çıkan dergilerden, fanzinlerden ve de yayınevlerinin öykü türünde çıkardığı eser sayısından da anlayabiliyoruz. Nitelikten bağımsız olarak yapılan bu çıkarım türe okur nezdinde yapılan yönelimi de kısmen ortaya koymakta.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Atölye öncesinde az çok nitelikli bir okuma süreci geçirmiş olan ve bir şekilde kurmacaya ilgi duyan okurlar için faydalı olabileceğine inanıyorum. Bu tarz atölyeler, özellikle kuramsal metinler anlamında sistematik bir okuma planına sahipse fayda daha da artıyor.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Bahsettiğiniz durum biçim yönünden özellikle şiirin başına bela olan bir hal. Şekilsel denemeler anlamında “şairler kadar cesur değiliz”. Şiirde şahit olduğum biçimsel denemelerin bir kısmı metnin ana ekseninden kaymasına sebep olurken bir kısmının ise işi gayet iyi kotardığını görüyoruz. Öyküde ise biçimsel denemelerin çoğunlukla öyküyü görselle destekleme, görsel medya unsurlarının (mail kutusu, timeline vs.) kullanımı, nazıma şekilsel yaklaşma – Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sını hatırlayın- şeklinde olduğunu görüyoruz. Şiirdeki denemelere göre daha temkinli hamleler bunlar. Bundan ötesinin de öyküye ihtiyacı olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu tabi. Buraya kadar saydığım örneklerde biçimsel kaygının anlatının tamamen önüne geçtiğini söylemem çok doğru olmayacaktır. Nihayetinde anlatılan meselenin öykü olarak ele alınır tarafı her zaman mevcut olarak karşımızda duruyor. Hikâye anlatmanın esas olduğunu unutmadıktan sonra yapılan biçimsel denemeler dikkate değer geliyor.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Kestirme olarak ilk sorunuza öyküye olan rağbeti arttırdı diyebilirim. Teknoloji bizi kestirmeden sonuca götürme konusunda resmen eğitti. Bu şu demek ki her durumda hızlı bir şekilde sadede gelmek istiyoruz. Uzun uzun açıklamaları beklemek yerine bunu hızlıca servis eden görüntüleri, mikro blogları tercih ediyoruz. Seçim dönemlerini hatırlıyorum. Uzun uzun manifestolar yerine mini grafikli görsellerle propagandalar yapılıyordu devamlı. Edebiyat da bu hızdan nasibini aldı. Yerine göre hızlı tüketme süreci diyebileceğimiz internet çağı edebiyatın da hızlı tüketilenini seviyor. Bu durum öyküye olan talebi bir ucundan belki açıklayacaktır. Kullan – at mantığı ile yazılıp ele alınmadığı sürece öykü bu akışı iyi değerlendirirse endüstri devrimi zamanında elde ettiğinden daha ciddi bir şans var ortada.

Diğer soru için de sosyal medyanın öyküde anlatı biçimi şeklinde değilse de üslup yönünden bir etki bıraktığı kanaatindeyim. Arada sosyal medya dilinin öykülere girdiğine şahit oluyorum. Tedirginim, çünkü bu dil edebiyatla beraber günlük hayata girdiğinde “inş, s.a., a.s., abv.” gibi kullanımlara çokça rastlayacağız gibi.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Az evvel İsmet Özel’e gönderme ile şairler kadar cesur değiliz, dedim. Kavga konusunda da bu durum geçerli fakat şöyle bir farkla: Şairler kavga edip kirliyi temizi ortaya döküp edebiyat kamusu önünde tartışmayı cesaret sanıyorlar. Sorun burada.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Bu tartışmalara dair Aykut Ertuğrul’un Kusurlu Rüya – Tuhaf Zamanlarda Öykü kitabında gayet anlaşılabilir bir ayrım var. Aykut Ertuğrul, M. Kayahan Özgül’ün yaptığı açıklamadan hareketle; hikâye kelimesinin genel olarak metnin içindeki eylem ve aksiyonun adı olduğunu bu haliyle kurmacayı, tahkiyeli metinleri ve aynı zamanda türü karşılayacak genel bir isim olduğunu belirtiyor. Bununla beraber hikâye kelimesinin Arapça çıkış noktası olan taklit etmek, kopyalamak, öykünmek üzerinden ortaya çıkan öykü kelimesinin bugün türün adı olarak kabul gördüğünü söylüyor. Benim de katıldığım bir yorum bu. Bu yorumdan hareketle alışıldık bir kullanımla öyküyü tercih ediyorum. Öykünün içerisindeki hikâye özünden kopmadan.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Müslüman’ım. Hesaba inanıyorum. İnanan bir insan olarak da devamlı iyiliği yüceleyen hidayet hikâyeleri yazmasam da kötüye yönelen karakterleri de yüceltmiyorum. Böylesi “kötü” karakterler öykümde yer edinir belki ama onun hakkında bir şirinleştirme söz konusu olmaz.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Selman Rüşdi’nin Floransalı Büyücü’sü.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

İyi okur kavramına şerh koyarak başlayayım.Okuyanın öyküden ne beklediği ile doğrudan alakalı bu durum zira. Sadece zaman geçirmek için ayda yüzlerce öykü okuyan birisi iyi okur değil midir mesela? Ya da ayda yalnız bir öykü okuyup onu enine boyuna analiz eden bir okur?  Okuyan insana iyi ya da iyi olmayan okur diye rol biçmek doğru gelmiyor bana. Okuyanın okumaktan maksadını anlayıp buna göre farklı bir değerleme yapılabilir belki.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Yazarken okurun yerine kendimi koymaya çalıştığım çok olur. Çünkü metni Fatih Kutlubay dışımda okuyan herkes başka bir bilinçle okuyacak. Metnin halli için önemli olan soru işaretlerini çözmeden metni noktalamıyorum. Kasten müphem bırakılan noktalar istisna tabi.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

İlk yaptığım söyleşide neden yazıyorsunuz sorusunu sorduklarında “Muhsin Mahmelbaf, bir röportajında ‘önce insanlığı kurtarmak için film yapıyordum, sonra ülkemi kurtarmak için, şimdi ise yalnız kendimi kurtarmak için film yapıyorum.’ diyor. Ben bu kronolojiyi tersten başlattım; şimdilik yalnız kendimi kurtarmak için yazıyorum.” demiştim. Bende durumlar hâlâ böyle.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Yunus Develi-Perde ,

Yücel Balku-Sükût Ayyuka Çıkar,

Mıgırdiç Margosyan-Gâvur Mahallesi;

Cafer Müderris Sadigî-Ben Sabaha Kadar Uyanığım,

Mark Twain-Gizemli Yabancı,

Gabriel Garcia Marquez-On İki Gezici Öykü .

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir