Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-24: Fatma Nur Kaptanoğlu

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Fatma Nur Kaptanoğlu, 6 Haziran 1993 yılında Marmaris doğumlu yazar, üniversite eğitimini Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamladı. Pedagojik Formasyon Eğitimi, NOTOS Oyu Yazarlığı Eğitimi Ve Bahçeşehir Üniversitesi Kısa Film Yönetmenliği Eğitimi aldı. Yazarlık, editörlük, öğretmenlik yaptı. 2017 yılında Kaplumbağaların Ölümü (Raskol’un Baltası Yayınevi) isimli ilk öykü kitabını çıkardı. Diğer öykü kitabı Homologlar Evi‘ni (Dedalus Kitap) ise 2019’da çıkardı.

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Bu soruya okuyucu ve yazar olarak öyküyle göz göze gelme anlarım şeklinde iki yanıt vermek istiyorum. Okuyucu olarak öyküyle göz göze gelme anım, çocukluğuma, Ömer Seyfettin öykülerine dayanıyor. Benim ve muhtemelen benim yaşlarıma yakın herkes Ömer Seyfettin öyküsü ile savaşmıştır. Benden küçük, ara ara anlaşamadığım bir kardeşim varken ve bir de içimden onun için, şu an baksan çocukça ama o an için fena olan şeyler geçirirken Kaşağı öyküsünü okumak beni derinden sarsmıştı. 3 gün uyuyamadığımı hatırlıyorum. Bu, bir okuyucu olarak öykünün ve edebiyatın gücünü keşfettiğim ilk andı. Bir yazar olarak da öyküyle ilk kez Dostoyevski’nin Beyaz Geceler romanı ile göz göze geldim. Sizler için bir romanda öyküyü yakalamak ne kadar olasıdır bilemiyorum ancak benim öyküye en çok rastladığım yerler oralar. Beyaz Geceler bana, sıradanlığın ve doğanın olağanüstülüklere gebe olduğunu anlattı, bana aşkı anlattı ve bir gün bu aşk denen şey başıma gelirse şartlar ne olursa olsun ondan kaçmak yerine o yine o büyük duyguya sığınmam gerektiğini anlattı. İyi ki de anlattı. O zamandan bu zaman öykü, hayatımın merkezini oluşturuyor, sürekli bana kendini hatırlatıyor bazen de hiçbir şey yapmadan öylece duruyor. Aramızda mesafeli ve bir o kadar da samimi bir ilişki var. Ona her yerde rastlayabilme ihtimali, beni heyecanlandırıyor.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Öykü bence canı ne isterse onu anlatır ve tabii ki her şey öykünün malzemesi olabilir. Zaten buna olan inancım Homologlar Evi’ndeki deneyselliğimi perçinledi. Öyküye saygımızı kaybetmeden onu yeniliklerle ve değişikliklerle tanıştırabiliriz ama dediğim gibi, saygı mühim.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Bu soruyu kendi öykülerimden yola çıkarak yorumlayacağım. Öncelikle öykülerin “çok büyük laflar etme” zorunluluğu aldı. Böylece daha kendi halinde, -ama kendi halinde olmasının da verdiği ağırlıkla-, sıradan ve sıradanlığın etkileyici tarafını okuyucuya gösteren öyküler ortaya çıktı. Bu durum beni hem okuyucu hem de yazar olarak edebiyatı alıp hayatımın tam ortasına, tüm gerçekliği ile koyabileceğim bir olgu ile tanıştırdı.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eskiden harikaydı, şimdi çok kötü gibi yorumlarda bulunmayacağım çünkü eskiden de mükemmel değildi şimdi de kötü bir durumda değil. Son dönem öykülerde ezber bozan, risk alan; bununla birlikte etliye sütlüye dokunmayan ve çerçevesinden bir milim bile oynamayan öyküler görüyorum. Öykü bolluğu içindeyiz. Bu kötü mü? Tabii ki hayır. Beklenen ve olması gereken nedir sorularını da gereksiz buluyorum. Deniyoruz, hep birlikte. Birbirimizi destekleyerek ve içten içe savaşarak. Bu durum oldukça güzel J

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Gerekli bulmuyorum ama faydası mutlaka vardır. Birine olmazsa diğerine. Öykü atölyelerine hiç katılmadım. Sadece Notos’un Oyun Yazarlığı Atölyesi’ne katıldım, tiyatroyu daha yakından tanımak için, o kadar. Ben atölyelerin birebir faydasından çok yazar ve yazar adaylarına bir çevre sağladığını düşünüyorum. Bu da olumsuz bir durum değil tabii ki. Her şeye ihtiyaç var J

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Biçim ve anlatı arasında aile-birey ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Birey hayata ilk adımı aile ile atıyor ve hayatta gerçekten “birey” olabilmesi için de aileyi ezip geçmesi gerekiyor. Biçim ve anlatı arasındaki ilişki de aynen böyle. Anlatı özgünlüğünü yakalamak için biçimi bir adım olarak kullanmalı ama ona bağlı olsa da bağımlı olmamalı.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Benim öykülerimi etkiledi J Ancak buna ben izin verdim. Hayatıma bu kadar burnunu sokmuş bir olguyu yok saymak istemedim. Devrin değiştiğinin en büyük kanıtının edebiyatın içindeki teknolojik çağrışımların olduğunu düşünüyorum. Bırakım öyküye dahil olsunlar ve bırakalım öyküden kopup gitsinler. Asıl olan, tüm bu deneyselliğin içindeki anlatmak istediklerimiz ve bunu hangi yollarla anlatmayı seçtiğimiz.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Galiba söyleşi içinde en çok sevdiğim soru bu J Bunun isteyerek yapıldığını düşünmüyorum öncelikle. Temel sebebin “cinsiyet eşitsizliğinden” kaynaklığını düşünüyorum. Son dönem öykü yazarlarının çoğu kadın. Eril edebiyat çerçevesinde bu harika bir gelişme. Her şeyden önce Türkiye’de kadın olmak yeterince zorken bir de “kadın yazar” olmanın ne kadar zor olabileceğini düşünün. Öykü yazarları birbirini sarıp sarmaladı. Doğal bir tepki ile yaptılar bunu. Bu yargılanacak bir tavır asla değil. Ancak koşulsuz bir doğruya götürecek bir tavır da değil. Eleştiri mutlaka olmalı. Çünkü gerçek dostluk tam olarak bu yapıcı eleştiri noktasında başlıyor.

Ben biçime takılan bir yazarım. Biçime önem veren ve deneyselliğini burada gösteren. Bu konuda da beni eleştiren(olumlu olumsuz) çoğunlukla şairler oldu J Sanırım onların var oluş amaçları bu. Ama bu durum da eleştiri ve kavganın amacının kesinlikle doğru olduğunu kanıtlamıyor. Gereksizleri var, pek gereklileri var. Bence sanatçılar olarak eleştiriyi öğrenmeliyiz. Asıl mesele burada.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Türler olmazsa olmaz mı emin değilim. Kısa öykü, uzun öykü, novella, minimal öykü… Sınıflandırmaların yazılanın değerini arttırdığını ya da azalttığını düşünmüyorum.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Keskin çizgilerim yok bu konuda. Karakterler konusunda “asla” dememeye gayret ediyorum.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

            Ingeborg Bachmann Malina ve Erland Loe Doppler.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

İyi bir öykü okuru muyum, önce bu soruyu sormalıyım kendime sanırım. Öykü yazsam da her öykü kitabını okuyamıyorum. Elimden geldiğinde takip ediyor, okumaya özen gösteriyorum ancak kendimi sürekli yazar olarak eleştirirken buluyorum. Okur olarak eleştirmek başka meziyet. Ancak bir yanıt vermem gerekirse; yazar, derdini samimiyetle ortaya dökmüş, o derdin kendisine dokunan kısımlarını cesaretle okuyucuya açmışsa o öykülere saygı duyuyorum. Biraz da güvenli sınırlarından uzaklaşmışsa değmeyin keyfime J

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Okuru düşünerek yazmıyorum zaten hiçbir yazar bunu yapmamalı, ancak ben de derdimi cesaretle ve apaçık gösteriyorum okura. Derdim bu, diyorum. “Derdim bu ama sen istersen bir de bu açıdan bak, derdim bu ama bunu da görmezden gelme, derdim bu evet ama bu da dert mi yani insanlar neler yaşıyor” gibi küçük vadiler bırakıyorum okura. Bu da okuru özgür bırakıyor. İster merkezime ulaşıyor, isterse de o küçük vadilerden birinde konaklıyor. Seçim okurun J

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Haklı bir nedene değil, haklı bir derde ihtiyaç var. Benim haklı dertlerim, kendimce dertlerim, olur olmaz dertlerim, ileri geri dertlerim hep var. Öncelikleri değişse de demirbaş dertlerim de var. Tüm dertlerimi öykülerimde gösteriyorum/göstermeye çalışıyorum.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Banu Özyürek – Poz,

Orhan Duru – Bırakılmış Biri,

Bilge Karasu – Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı;

Ingeborg Bachmann – Otuzuncu Yaş,

Cortazar – Ötekinin Rüyası,

Marguerite Yourcenar – Doğu Öyküleri.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir