Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-26: Mustafa Soyuer

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Mustafa Soyuer, 1980’de Tokat’ta doğdu. Yükseköğrenimini 2002’de, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesinde tamamladı ve aynı yıl Zile Anadolu Öğretmen Lisesine Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak atandı. Hâlâ Zile Anadolu Öğretmen Lisesinde öğretmenlik yapmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Öyküleri; Mahalle Mektebi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Tahrir, Barbar, Acemi gibi dergilerde ve çeşitli öykü sitelerinde yayımlandı. İlk öykü kitabı Ellerin Elime Değdiği Zaman Kutu Yayınları etiketiyle 2019’da çıktı.

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Aslında öyküyle ilk gençlik yıllarından beri uzun zamandır bakışıyorduk. Ama bir türlü cesaret edip de birbirimize açılamıyorduk. Belki reddedilmekten korkuyorduk belki rezil olmaktan belki başka bir sebep. Sonunda cesaret edebildik ve birbirimize açılabildik. Doğrusu nikâhımızı pek sağlam kıydık diyebilirim. Çünkü şimdilerde öykü, hayatımın her yerinde, her anında benimle birlikte.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Mevlana “Mesnevi”sini şu beyitle açar. “Dinle neyden kim hikâyet etmede / Ayrılıklardan şikâyet etmede.” Bu beyit, bir bakıma eserin sebeb-i telifidir. Yani ortada şikâyete mevzu bir şey olmadan mesnevi de olmaz hikâye de olmaz. Sanatsal üretim için her şeyden evvel bir çatışmaya, bir engele, bir huzursuzluğa ihtiyaç vardır. Bu noktada insan hayatı, çatışma üretmede oldukça mümbit bir alan. İnsanoğlu yaratılalı beri çevresiyle ya da kendisiyle sürekli çatışma halinde. Hikâyeyle her an, iç içeyiz aslında. Sartre bunu şu şekilde ifade ediyor: “İnsan her zaman hikâye anlatıcısıdır; kendinin ve başkalarının hikâyeleriyle çevrili yaşar.” Tabi ki her insan bir hikâye anlatıcısıdır fakat bir hikâye yazarı değildir. Bu noktada esas olan yaratıcı zekâyla, ortadaki çatışmayı diğer öykü unsurlarıyla beraber estetize edip onu bir edebi eser seviyesine yükseltmek, tabir yerindeyse hikâyenin içinden öyküyü çekip çıkarmaktır.

3. Modernite ve Postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Modernite ve Postmodernite öykümüzü hem biçim hem de içerik yönünden etkiledi denilebilir. Moda akımların etkisiyle son dönem öykümüzde birtakım farklı biçimlerin, garip sözdizimlerinin denendiğini görmekteyiz. Tema olarak da büyük şehirlerdeki bireyin yalnızlığı, hercai gönül ilişkileri, bohem hayat tarzı, yalnızlığı büyüten mutsuz evlilikler, kasaba boğuntusu, birtakım fantastik meseleler vs. yoğun olarak işleniyor. Yenilik elbette iyidir, takip de edilmelidir fakat şu bir gerçek ki biz Şarklı bir toplumuz bizim de kendimize göre birtakım kadim değerlerimiz, geleneğimiz, toplum yapımız var. Doğrusu Şarklı birinin Batılı akımlarla Batılı insanı anlatması bana ters geliyor. Bağırsaklarında düğü çorbası guruldayan birinin Hemingway’in bohem sancısını çekiyor olması bana sahici görünmüyor. Daha da vahimi komik geliyor.

Benim bu konudaki görüşüm şudur: Birtakım Batılı sanat akımlarının ilkelerini harfiyen tatbik ederek Batılı bir yazar gibi davranarak Türk edebiyatını dünyaya kabul ettirmemiz mümkün değil. Biz her şeyden evvel kendi geleneğimizden beslenmeliyiz; halk edebiyatımızın, divan edebiyatımızın kıymetini takdir edip unutulmaya yüz tutan bu değerleri gün yüzüne çıkarmalıyız. Ki bu kültürel miras bizlere kıyamete kadar kaynak olarak yeter. Son olarak etkilendiği akımın adı ne olursa olsun, bence büyük sanatçı yerli olanı evrensele taşıyabilen ve bunu bütün dünyaya kabul ettirebilen kişidir. Bu noktada Cengiz Aytmatov, Yaşar Kemal önemli örneklerdir.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki

durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öykü, edebiyatımızda oldukça genç bir tür. İlk örnekleri Tanzimat’la beraber görülmeye başlandıysa da öykü, gerçek karakterini 20. yy. ın başlarında Ömer Seyfettin’le kazanmıştır. O günden bu güne, öykü türünün amudi bir yükseliş içerisinde olduğunu görmekteyiz. Her devirde okurun yakından ilgilendiği bir tür olmuştur. Özellikle günümüzde hayli revaçta. Edebiyat dergileri, öyküye özel bir alaka gösteriyor. Hatta sadece öykü türü üzerine yoğunlaşan Notos Öykü, Post Öykü, Hece Öykü gibi birçok dergi mevcut.  Şiirle mukayese ettiğimizde yayınevlerinin de öykü dosyalarıyla daha yakından ilgilendiğini görüyoruz.

Bu noktada asıl tartışılması gereken şudur: Öykü günümüzde revaçta bir türü ama edebiyat dergileri ne kadar nitelikli öyküler yayımlıyor, dergilere seçilen öyküler hangi kriterlere göre belirleniyor, hayatımızın her alanına bir ur gibi saran ahbap çavuş ilişkisi ya da şeyh mürit ilişkisi yayınevlerinin ve dergilerin tercihlerinde ne kadar etkili, siyasal iktidarın edebiyat dünyası üzerinde bir etkisi var mı- yok mu? Bu sorular ayrı bir tartışmanın konusu olduğu için cevap vermeden geçiyorum.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri” ni gerekli ve faydalı buluyor

musunuz?

Sizin de belirttiğiniz üzere günümüzde yazı atölyeleri ve yaratıcı yazma üzerine yazılmış kitaplar oldukça revaçta.  Bu noktada, yazmak eylemi öğretilebilir bir şey midir, bunun tartışılması gerekir. Bu soruya cevabım: Kısmen evet. Birtakım yazma teknikleri, tür bilgileri, ilgili türde yazılmış önemli eserler, imla ve noktalama bilgileri vs. elbette öğretilebilir. Bunun yanı sıra bu kurslara devam eden insanlar; nitelikli eserlerle tanışma, bunları irdeleme, inceleme gibi birtakım yetkinlikler de kazanabilirler. Atölyeler, yazma konusunda kursiyerlerine cesaret kazandırabilirler ya da kursiyerlerden gerçek manada yazma kabiliyetine sahip olanları tespit edilebilir. Atölyelerin öğrencilerine katacağı bunlardan ibarettir. Bunu yaratıcı yazarlık kursu veren birçok kişi de takdir edecektir ki birtakım teknikleri bilmekle yazar olunmaz. Birtakım bilgileri öğrendikten sonra yolun en çileli kısmını, yani yaratıcılık kısmını yazar adayı tek başına yürünmek zorundadır. Bana göre yaratıcılık öğretilebilecek bir şey değildir, kişisel kabiliyete bağlıdır ve bunun kesin bir kuralı yoktur. Somerset Maugham diyor ki: “İyi bir kitap yazmanın üç kuralı vardır. Ne yazık ki kimse bu kuralların neler olduğunu bilmiyor.”

Doğrusu ben de böyle bir kurstan sonra yazdıklarımı yayımlatma cesareti buldum. Bakanlığın düzenlediği on beş gün süreli bir yaratıcı yazma kursuna devam ettim. Kursa yüz kişi katılmıştı ama bu kurstan yüz tane yazar çıkmadı. Katılımcılardan sanırım sadece ben yazmak konusunda sebat gösterdim. Bu noktada yazma atölyelerinin faydasını çok da küçümsememek lazım, diye düşünüyorum. Mesela Sylvia Plath gibi önemli bir şair de bu tarz bir kurstan sonra yazmaya başlamıştır.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı

arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Bana göre, bir metni iyi öykü kılan şey, biçiminin alışılmışın dışında deneysel bir tarzda olması ya da moda akımların birinin ilkelerini birebir yansıtıyor olması değildir. Ben, biçime değil içeriğe öykü diyorum. Bana göre, bir metni öykü yapan en önemli husus dil işçiliğidir ki asıl yaratma kabiliyeti bence burada gizlidir. Bunun yanı sıra; kurulan atmosfer ve bu atmosfere okuyucuyu çekebilme gücü, hikâyenin şikâyet noktası, metnin temasının okuyucudaki beşeri, milli ya da evrensel karşılığı, öykünün kuru laf kalabalığı yapmadan tek bir noktaya odaklanıp etkili bir finalle, Cortazar’ın dediği o tek yumruk hakkını yerinde ve etkili kullanması, dil kurallarına riayet, kolay okunabilirliği gibi birtakım hususlar da iyi öykünün nitelikleri arasında sayılabilir.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Sosyal medyayı ben de yakından takip ediyorum. Sosyal medyanın asıl yıkıcı etkisi bence öyküden ziyade şiir türü üzerinde oldu. Bunun sebebi de sanırım şiir yazmak insanlara öykü yazmaktan daha kolay geliyor. Galiba Behçet Necatigil’in sözüydü tam hatırlayamadım; bizim memlekette gizli şair sayısı, gizli işsiz sayısından daha fazladır, diyordu. İşte sosyal medya, bu gizli şair taifesini gün yüzüne çıkardı. Düşünün, Ahmet Haşim gibi bir şair, hayatı boyunca toplam 46 şiir yazmış. Takip ettiğim öyleleri var ki her gün yeni bir şiirini! yayımlıyor sayfasında ve işin kötüsü yüzlerce kişi de bunu beğeniyor. Bunun bir şaheser olduğunu söylüyor. Bana sorarsanız o şiirleri okumak, radyasyona maruz kalmaktan daha tehlikeli bir durum.

Dediğim gibi hikâye yazmak insanlara zor geliyor, şimdilik sadece hikâye(story) paylaşılıyor. İleride ne olur bilemem.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Şairler arasındaki kavga sanırım sadece günümüzün meselesi değil. Tezkirelerde de belirttiğiniz minvalde kavgalar, çekişmeler okuduğumu hatırlıyorum. Daha yakın dönem şairleri arasında da bu tarz çekişmelerin örneklerini görmek mümkündür. Mesela İlhan Berk’e göre, Ahmed Arif üstünde durmaya değecek bir şair değildir. Hilmi Yavuz; Enis Batur’u yalancı bir şöhret, Attila İlhan’ı dar zihinli bir adam, İsmet Özel’i kötü bir şair olarak tanımlamaktadır. Attila İlhan’a göre de Turgut Uyar önemsiz biridir. Bu noktada önemli ve hayli ilginç bir örnek daha vermek isterim: Necip Fazıl “Edebiyat Mahkemeleri” adlı eserinde, kurduğu hayali mahkemede Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Nurullah Ataç gibi önemli isimleri yargılar ve mahkemece bu sanatçılar suçlu bulunur. Suçları, hak etmedikleri halde edebiyat tarihinde boşuna yer işgal etmeleridir. Görüldüğü gibi şairler arasındaki kavga bugün ortaya çıkmış değildir. Geçmişten tevarüs etmiştir. Sanırım günümüz şairleri de bu mirası sürdürmeye ve gelecek kuşaklara devretmeye kararlı.

Öykücülere gelince bu çekişme şairler gibi aleni değil de alttan alta dedikodu şeklinde onlar arasında da sürmekte. Zaman zaman duyuyoruz ister istemez. Ben bu tavırları çok çirkin buluyorum. Şahsım olarak bu tarz çekişmelerden beriyim. Kimsenin öyküsüyle de şahsıyla da kavga halinde değilim. Kendi öyküm ve okurumun tepkisinden başka bir şeyle ilgilenmiyorum.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Ben öykü terimini tercih ediyorum ama yukarıda da belirttiğim gibi bir metnin biçimi yahut adına ne denildiği hiç önemi değil. Ki zaten günümüzde neredeyse bütün türler iç içe geçmiş vaziyette. Neredeyse tür kavramı ortadan kalkacak. Kimi metinler vardır ki üç beş cümlede istenilen etkiyi yaratabildiği için güzeldir kimi de üç beş sayfada aynı etkiyi yarattığı için güzeldir. Bana göre bir metnin iyi kurgulanmış olması, okuyucusuna yaşatabildiği estetik haz, dil işçiliği, metafor zenginliği o metnin adına ne denildiğinden daha önemlidir. Bu noktada mühim olan, öykünün zor bir tür olduğunu kabul edip üzerinde sabırla çalışmak ve kısaltılabileceği en son noktaya kadar kısaltmak esastır. Benim, öyküde katlanamadığım en önemli hususlardan biri de laf kalabalığıdır. Henery David Thoreau diyor ki: “Öykünün uzun olması gerekmez ama kısaltmak için uzun zaman gerekir.” Ünlü fıkra yazarı Ahmet Rasim Tanin gazetesiyle anlaşırken şöyle bir şart ortaya koyar: “Uzun yazarsam yarım altın kısa yazarsam tam altın alırım.”

 10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Bana göre, Türk edebiyatında karakter yaratmanın ustası Yusuf Atılgan’dır. Yusuf Atılgan’ın roman kahramanları Zebercet, Bay C. gibi başarılı ve sıra dışı karakterler yaratmak isterdim doğrusu.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Eskiler bu hususta: “Maksûd eser ise mısra-ı berceste yeter.” demektedir. Bu konuda ben de aynı düşünceyi paylaşıyorum. Yüzlerce öykü yazıp sahaf raflarında unutulmaktansa devirler ve mekânlar değişse de okuyan herkesin kendinden bir şeyler bulacağı, Türkçemizin ses bayrağını dalgalandıracak sağlam bir iki eser ortaya koymayı, dünyadan göçtükten sonra da bu eserlerle anılmayı yeğlerim. Mesela “Kaşağı” dan belli bir okuma kültürüne sahip olsun olmasın herkes haberdardır ve bu öykünün Ömer Seyfettin’in kaleminden doğduğunu bilir. Hatta öykünün içeriği akla gelince kardeşler hatırlanır, çocukluk günlerine dönülür ve gözler şöyle bir buğulanır. İşte kastım budur.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Romanyalı yazar İstvan Örkeny “Bir Dakikalık Öyküler” adlı kitabının arka kapağında okuyucusuna bir okuma biçimi öneriyor. Diyor ki:  “Önerilen okuma biçimi: önce başlık, sonra öykü. Anlaşılmayan öykü tekrar okunacak, yine anlaşılmıyorsa sorun okurda değil öyküdedir. Okur aptal olamaz, olsa olsa öykü kötüdür.” Gerçekten cesurca bir duruş. Bir öykü okuru olarak ben de daha ilk paragrafında atmosferine giremediğim öyküye ilk sayfası bitene kadar sabır gösteriyorum. Hâlâ öykünün atmosferine giremediysem orada bırakıyorum. Dil duyarlığına çok önem veriyorum. Bir yazarın öncelikle Türkçemizin inceliklerini ve kurallarını çok iyi bilmesi gerekiyor. Yapılmayacak bir dil yanlışlığı gördüğümde o kitabı hemen kapatıyorum. Bunun dışında dil işçiliğine, imgeye, metafora ayrıca önem veriyorum. Bu tarz hususlara dikkat edilerek yazılmış öyküler okumak beni mutlu ediyor.  Açıkçası kötü metinler okuyacak kadar zamanımız yok. Hayat kısa. Kuşlar uçuyor. J Okuma eyleminde seçici davranmak gerçekten çok önemli.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Jean Paul Sartre, “Edebiyat Nedir?” adlı eserinde, her yazıyı bir girişim olarak değerlendirir ve herkesin kendine göre bir yazma nedeni olduğunu belirtir. Ama kimsenin salt kendisi için yazmadığını söyler. Bana göre de durum budur. Oynamaktan maksat ütmektir. Bir şeyler yazıyorsanız bunu birileri okusun, kabiliyetinizi takdir etsin istersiniz. Ama yaratma aşamasında tek başınıza kalmaz da yazı masasına okuru, eleştirmeni, editörü ve çevrenizdeki başka insanları da oturtursanız oradan nitelikli bir eser ortaya çıkmaz. Yaratım süreci sekteye uğrar. Eser yazı odasında size aittir. O odadan çıktıktan sonra okuyan herkese…

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Freud’a göre sanatçı içe dönük bir kişilik yapısına sahiptir ve nevroza yakındır. İçgüdüsel gereksinimleri oldukça güçlüdür ve onların baskısı altındadır. Ayrıca onur, güç, servet, ün ve kadınların sevgisini kazanmak istemektedir ancak yapısı gereği bu doyum noktalarını elde etmekten mahrumdur. O da ilgisini kelimelere, renklere yahut seslere yönelterek bir bakıma fantezi dünyasını sanat yoluyla ortaya koymaktadır. Yani Freud’a göre sanatçı, birtakım fanteziler kuran ve bu fantezileri estetize ederek dış dünyaya aktaran kişidir.

Tabi ki Freud’un haklı olduğu noktalar var. Tanınmak, itibar sahibi olmak, kalemiyle para kazanmak, insanların ilgisini celp etmek elbette güzel şeyler. Ama yazmak sadece bu kazanımlarla izah edilebilecek bir eylem değil. Yazmak, bütün bu kazanımların üstüne benim için bir nevi rehabilitasyon görevi de görüyor. Son zamanlarda fark ettim beni dünyada mutlu eden iki şey var: Güzel bir öyküyü yazıp bitirmek ve başka bir kalemden güzel bir öykü okumak.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Yusuf Atılgan-Bütün Öyküleri,

Hasan Ali Toptaş-Ölü Zaman Gezginleri,

Mustafa Kutlu-Hüzün ve Tesadüf;

Manafield-Ah Bu Rüzgâr,

Poe-Kuyu ve Sarkaç

Borges-Ficciones Hayaller ve Hikâyeler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir