Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-29: Ahmet Hakan Karataş

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

21 yaşında. Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı son sınıf öğrencisi. 
Yazmaya lisede şiirle başladı. Daha sonra öykü ile tanıştı ve şimdilerde öykü ile uğraşıyor. 2017’de Bizim Oğlan adlı öykü kitabı Edebiyat Ortamı Yayınları‘ndan çıktı. Türk Edebiyatı, Edebiyat Ortamı, Dergah, Yedi İklim, Yarın, Mahalle Mektebi gibi dergilerde öyküleri yer aldı. 

1. Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Öyküyle ilk olarak lise sonda yakınlaştığımı söyleyebilirim. Tabi o zamanlar öykü şimdiki gibi yazmak, okumak için sıkça uğraştığım ve benimsediğim bir alan değildi. Öykü, benim için çıkışı gözükmeyen bir labirent haline geldi zamanla. Labirent ise bendim. Her dönemeçte, kendimle göz göze geldim. Böylelikle gittikçe tanış oldum hem kendimle hem öyküyle.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Öykü, insanı anlatır. Çünkü bütün uğraşlarımızı anlamlı kılan insandır. Bence her şey öykünün malzemesi olabilir. Kişi, kendini “her şey” den soyutlamadığı, onu yadsımadığı sürece öyküsünü istediği biçim ve içerikle bağlantılı olarak yazabilir. Kurmaca ise, insan zihni ne kadar özgürse o kadar özgürdür.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Bu akımlar çerçevesinde Türk öyküsü bireysel konularda farklı bir boyuta taşındı. İnsan, her zamanki insandı fakat en çok postmodernizm insanın iç dünyasını baştan aşağı farklı bir üslup ve şekille kaleme alınmasını sağladı. İnsanın bilincine, bilinçaltına değinmekle kalmadı, onları farklı boyutlarda işledi, gün yüzüne çıkardı.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öyküler geçmişe oranla daha çok yayınlanıyor ve kitaplaştırılıyor. Nitelik bir yandan artarken bir yandan da azalabiliyor. Ama sonuçta yazılan ürünlere emek yeren yazarlar ve yazarlara da değer veren yayınevleri-dergiler var. Şimdilik öykü üretimi iyi durumda. Umarım her şey çok daha iyi olur.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Atölyelerin gerekli olup olmadığı mutlak tartışılabilir bir konu fakat yazmak isteyen ve ne yapacağını, nereden başlayacağını bilemeyen kişiler için faydalı olabilir. Hayatını yazı (öykü) üzerine yormuş ve bu işte belli bir yetkinliğe ulaşmış insanların özellikle gençlere bir kapı araladığı fikrindeyim. Pek çok yazar, böylesi ortamlarda kendini geliştirme imkânı buluyor ve edebiyat ortamına bu sayede atılıyor.

Tabi ki bu atölyelerin faydası, kişinin kendisiyle de alakalı olarak değişir. Atölyelerin dezavantajları da söz konusu. Bunlardan biri, örneğin atölyeyi yapan kişinin alanında gerçekten iyi/yetkin olamaması, atölye öğrencilerini (özellikle gençleri) olumsuz etkileyebilir. Bu ve bunun gibi eksiklerden arınmış atölyeler faydalı olabileceği gibi gerçekten yazmak isteyenler için de çeşitli imkanlar sağlayabilir.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Günümüzde bazı akımların (özellikle postmodernizmin) anlatının önüne geçtiğini söyleyebilirim. Şekil ve muhteva birbiriyle alakasını çok da koparmadan aynı yüzeyde akmalı bence. Yazar, anlatmayı istediği şeyleri biçimsel kaygılarla göz ardı etmemelidir. Şekil, biçim, form buna ne derseniz, temelde anlatının içeriğine yardımcı olan unsurlardır. Temel olan içtir. Biçim ise, içi süsler, allayıp pullar ve ona farklı tatlar katar. Fakat salt muhteva odaklı öyküler de yazılmıyor günümüzde, çünkü biçimin verdiği estetik taraf da göz ardı edilemez.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Medya, öyküyü minimal, hızla tüketilebilir bir hale getirmeye başladı. Hatta öyle ki pek çok sosyal medya uygulaması ile “story” kavramı hayatımıza hızlı bir giriş yaptı. Bu durum öyküyü şimdi bile çok etkiledi. Arkadaşlar, birbirlerine sosyal medyadaki bir paylaşımı gördüğünde “storini/hikayeni gördüm” diyorlar. Ben de onlara, keşke biraz okusanız, demek istiyorum.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Sanmıyorum. Günümüzde dahi pek çok öykücünün ideolojik fikirleri var ve olmalıdır. Bu illa ki siyasi yahut başka konularda olmak zorunda değil. Kimisi içeriği, kimisi şekli önemsiyor, kimisi de her ikisini. Belki de bu durumun çeşitliliğini gerçekten kavramış olan öykücüler, uzlaşma yolunda olabilirler. Hem bir bakıma şiir ve şiir anlayışı gerçekten çok uç noktalara taşınabiliyor.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Sanmıyorum. Ama öykü ile hikâye arasında bariz belli olmayan bir farklılığın olduğunu söyleyebiliriz.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Öyle bir karakter kısıtlamam yok. İşime yaradığını düşündüğüm her karakteri yazabilirim. Zaten hayatta ‘şunu asla yapmam’ dediysem onu mutlak yapmışımdır.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Böyle bir düşüncem olmadı şu ana dek.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Sanıyorum ilk önce üslubu çözmeli/anlamalı. Sonra da öykünün genel akışı içerisinde sıkça verilen kelimelerin çağrışımlarına, öykünün genel kurgusuna bakmalı. Öykünün olaya/kişiye/hayata bakışını, karakterin dünyasına girerek anlamalıyız. Çünkü bir esere, dışarıdaki bir göz ile kurmaca yahut anlatı olarak bakarsak hiçbir zaman iyi bir okur olamayız.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Yazarken, okurla ilgili düşüncelerim tıpkı Hasan Ali Toptaş’ınkine benziyor. “Ben bu odada yazacağım ve biraz sonra öteki odaya gidip ne yazmışım diye merak edip, yazdıklarımı ilk defa görüyormuş gibi kendim okuyacağım.” Yazarken okuru hiç düşünmedim şimdiye kadar. Bu yüzden de okur, benim açımdan göz önünde değil ve merkeze kendi çabalarıyla yaklaşmalı.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Eğer kişi, öykü yazıyorsa, iyi veya kötü mutlak bir nedeni vardır. Kötü de olsa, bu haklı bir nedendir bence. Benimkisi ise anlatma ihtiyacı duymak.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Stefan Zweıg – Lyon’da Düğün,

G. G. Marquez – Mavi Köpeğin Gözleri;

Cemil Kavukçu – Üstü Kalsın,

Mustafa Kutlu – Yoksulluk İçimizde,

Sait Faik Abasıyanık – Alemdağ’da Var Bir Yılan.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir