Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-3: Bahri Vardarlılar

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Bahri Vardarlılar İstanbul’da doğdu. Saint Benoit Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Marmara Üniversitesi Radyo Televizyon bölümünde Yüksek Lisans yaptı. Birçok yerde edebiyat ve sinema üzerine makaleleri ve eleştirileri yayımlandı. Kitapları; İlahi Bugs Buny Komedyası’na İki Ciltlik Metro Bileti (2013, Dedalus Kitap), Şu Çay Demleninceye Kadar (2014, Dedalus Kitap), Hacivat Seni Çağırıyor (2017, Everest Yayınları)

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Hikâyenin bana göz kırpmasını sanırım yetmişlerin sonlarındaki Milliyet Çocuk Dergisi günlerine kadar götürebilirim. Gerisi, samimiyet, aşk vesaire; bunlar aşamalı ve yer yer birbirlerini reddeden süreçler. Eğer somut olanda kalırsak, ilk hikâye denemelerim sanırım doksanların sonlarına kadar gider, ama ben uzun süre kendi yazdığım şeyleri ciddiye almadım. Şu anda piyasada afra tafrayla gezinen pek çok “hocaya” da aynısını öneririm aslında.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Kurmacanın kuramayacağı şeyler herhâlde insan aklının kavrayamayacağı şeyler olur. Sonsuzluğun ya da hiçliğin betimlenmesi gibi. Aklıma bir tek bu geliyor. Bunun dışında kurmacanın kuramayacağı değil, bir kurmaca yazarının kurmayı beceremeyeceği şeylerden söz edilebilir diye düşünüyorum.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Postmodernizm bizim kutsal toplumsal gerçekçiliğimizi bitirdi, bundan daha ağır bir suç olabilir mi!  Modernite ve postmodernitenin Türk edebiyatına en büyük etkisi herhalde otuz yıldan beri bu iki kelimenin kafa şişirmeye yeminli olarak her dakika tekrarlanması oldu. Özellikle postmodern kelimesini kullanmakta bir şeylere yerli yersiz yakıştırmakta bizimle yarışacak başka bir ülke olsun; hiç sanmıyorum.  Edebiyatta kendince oyunlar kurmayı ve keyfî günah ilan etmiş kafanın bakışı bu. Doğru dürüst okuma gustosu edinememiş ama her konuda sert ve kesin yargılara varmaya – çünkü öylesi ilgi çeker-  kendini mecbur hisseden zevatın bakışı. Meselenin özü burada, gerisi sadece ayrıntı. Bence takılmayın.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yayın dünyasıyla on-on beş yıldan beri iç içeyim, o zamandan beri de aşağı yukarı şimdiki yolunda olduğunu söyleyebilirim.  Bu, sanırım yayıncılığın doksanlarda, seksenlerde, hatta daha öncesinde nasıl olduğunu bilen birine sorulacak bir soru. Yani, muhatabı ben değilim.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Yazı atölyeleri size tek bir şey verebilir: Motivasyon. Eğer günlük hayatınızda edebiyatla ilgilenen, bir şeyler tartışabileceğiniz ya da ortak bir şeyler yapabileceğiniz -sözün kısası size edebiyatın varlığını hatırlatan- hiç kimse yoksa ve bunu içinizdeki cevher için köreltici buluyorsanız böyle yerlerin ve oraya giden insanların size yararı dokunabilir. Ama çevresinde edebiyat ortamı olan birine katkı sağlayacağını pek düşünmüyorum.  Ayrıca öyle bir atölyeye gidip yaratıcılığıyla, bilgisiyle, kavrayışıyla, her şeyiyle sizin kat kat aşağınızda bir eğitmenle karşılaşma olasılığınız da var. Düşük bir olasılık da değil üstelik. Yani fifty fifty. Karar sizin.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

“Ben hayatımda şu akıma dâhilim ve o akımda yazıyorum, sen hangi akımda yazıyorsun?” diyen birine rastlamadım. Biçimselliğin ön plana alındığı, hikâye anlatmayı günahmış gibi göz ardı eden avant garde metinlerin kutsal metin diye selamlandığı bir dönem vardı dünyada, özellikle altmışlı yıllar, ama oradan geriye fazla bir şey kalmadı. Üçüncü sorunuza bir gönderme olsun, postmodernizm dünya yüksek kültüründe –Türkiye’de demiyorum- biraz da hikâyeye bu geri dönüşü sağladı.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Bu sorunuza cevabım; sanırım, evet. Yazdığınız şeyi çok daha fazla insana gösterme ve anında karşılık bulma olanağınız var. Bunu iyi bir şey kabul ederek konuşuyorum. Ama bunun ötesinde bir şey söyleyemem.  Çünkü sosyal medyayı fazla sevmiyorum. Verdiğinden çok fazlasını alan bir kurum olarak görüyorum. Sık kullandığım da söylenemez.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

KHK’ler yüzünden işinden uzaklaştırılan bu kadar öykücü, romancı varken –ki bazıları tanıdıklarım- öykücülerin ideolojiden uzak durdukları nasıl söylenebilir, bilmiyorum. Şairlerin kavgaları kendilerini ilgilendirir –ve umarım şiiri- ama öyküde eskiye yayılmayı tercih edenler ve yeni anlatım biçimleri denemeye çalışanlar arasında net bir anlaşmazlık var. Hikayeciliği salı oturmasına gelen teyzeler edebiyatına çevirenler beni hep rahatsız etti, birkaç söyleşide de  belirttim bunu. Genelde içine kapalı ve tartışmalara girmeyen biri olarak görülmeme rağmen…

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Asla bir tür belirlemek zorunda değiliz. Hikâye ya da kurmaca bana en uygun adlar gibi geliyor. Romanla hikâye arasında bile bizde abartıldığı ve tersini düşünmenin sınır ihlâli sayıldığı ölçüde bir fark olduğunu sanmıyorum. Borges’in Ölümsüz adlı hikâyesi, bir çölde lejyonuyla beraber efsanevi bir şehri arayan, bir isyan sonucu çölde kaybolup ölmek üzereyken o şehri bulan, orada şehrin ölümsüz sakinleriyle tanışıp kendisi de ölümsüz olan, sonra bu durumdan bıkarak farklı isimlerle dünyada dolaşarak ölümsüzlüğüne çare arayan ve en sonunda yirminci yüzyıl başında  İzmir’de antikacılık yapmaya başlayan bir Eski Roma subayını anlatır ve bütün bunları on dokuz sayfalık bir hikâyede yapar. Sadece on dokuz sayfalık bir hikâyede!

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Hayır, öyle bir karakter yok. Karakter kavramının da gerektiğinden fazla abartıldığını düşünüyorum. İşin gülünç yanı, bu güçlü karakter düşüncesinin en ateşli savunucuları her yazdıklarında o aynı, fenalık getirecek kadar bildik karakterleri kullanmaya devam ediyorlar.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Bugün için bende bu sorunun karşılığı yok. Ama eskiye, ilk hevesli dönemlerime gidersem ve o dönemden aldığım gazla dünya edebiyatını tek hikâyeye indirme deliliğine düşersem Edgar Allen Poe’nun Kuyu ve Sarkaç’ı derim. Şunu hatırlıyorum, hayatımda edebiyatla ilgili sorduğum ilk bilinçli soru, o kuyuda ne olduğu sorusuydu. Eğer Türkçeden okuyacaksanız mümkünse Memed Fuat’ın çevirisinden okumanızı tavsiye ederim.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

İyi bir öykü okuru olmak için, bir kurgu eserinin sizi şuradan alıp buraya koyacağının yazılı garantisini görmeden onu okumayı istemek gerekir.  Bazen çevrendeki kimseyle paylaşamayacağını, hakkında tartışamayacağını bilerek sadece zevk almak için, eğlenmek için okuyabilmeyi öğrenmek gerekir. Eleştirel bir göz edinmeden önce bir keyif ve gusto geliştirmek gerekir.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Merkez sözcüğünden ne anlayacağımı bilemiyorum. Herkesin içinde farklı farklı şeylerin kaynadığı cadı kazanları var. Ama okuru kendime ne kadar yaklaştırırım diyorsanız tanımadığım, zevkleri, tercihleri hakkında hiçbir şey bilmediğim okur bana ne kadar yaklaşabilirse o kadar.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Bir şey yazmak için tek haklı neden sizin bir şey yazmak istemeniz. Bu yeterli. Eğer gerçekten iyiyseniz, gerçekten bir yazma yeteneğiniz ve oraya buraya savurduğunuz demagojiler dışında bir altyapınız varsa, sonrasında kendinize “Benim yazdığım gibi bir şey pek yazılmadı,” diye övünç payı çıkarabilirsiniz belki.  Ama başlangıçta ona hiç gerek yok. Karşınızda Türkiye Öykücülüğü denen o gayet eksikli gedikli yapı var. Sizi biraz asık suratla karşılasa da verdiğiniz şeye sandığınızdan daha fazla ihtiyacı olabilir.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Bu izninizle cevaplamayacağım bir soru. Ne isterseniz okuyabilirsiniz. İsterseniz hırsla bir hafta sonu altı kitap okuyun, isterseniz keyifle sevdiğiniz kitabı beş kere daha okuyun. İkisi de sizi aynı yere çıkarabilir. Bunun dışında bir şey söylemek istemiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir