Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-30: Ömer Çelik

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

1989, Edirne doğumlu. 2011’de Sakarya Üniversitesi Türkçe Eğitimi bölümünden mezun oldu. Yaklaşık beş yıllık öğretmenlikten sonra Gazi Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı.

İlk öyküsü Nisan 2012’de yayımlanan Çelik, öyküleriyle Ay Vakti, Dergâh, Dil ve Edebiyat, Fayrap, Hece Öykü, İtibar, Kurgan, Lacivert, Mahalle Mektebi, Muhayyel, Post Öykü ve Yedi İklim dergilerinde yer aldı.

Kasım 2018’de İz Yayıncılık’ın Muhayyel serisinden Acı Yok isimli öykü kitabı yayımlandı.

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Annem çocukken öykü kitapları okurdu bana. Tanışıklığımız böyle başladı. Okumayı öğrenince ilerlettik samimiyeti. On bir yaşıma geldiğimde cesaret edip bir şeyler yazmaya başladım. O gün bu gündür, ilk başlarda inişli çıkışlı bir ilişkimiz olsa da, sıkı dostuz.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Öykünün ne anlattığına cevap vermek güç. Belki de her şeyi anlatabilir diyebilirim. Evet, her şey öykü malzemesi olabilir ama ben her şeyi yazamam mesela. Ayrıca yazmak da istemem. Ben öyküde merak ararım, sonra gerilim, çatışma… Bunları her şeyle gerçekleştirmek güç. Son soruya gelirsek, kurmaca yetenekli ellerde her şekle girebilir.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Ele alınan konularda ve konuların ele alınma biçiminde etkilediğini düşünüyorum. Değişen zaman, işlenen konuları da değiştiriyor. Bir ara şehir insanının yalnızlığının bolca işlenmesi gibi. Biçim olarak ilk aklıma gelen, parçalı metin yapısının sıkça kullanılması. Biçim başlığında, eskiye nazaran kullanılan teknikleri tek tek yazsak uzar gider liste.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben sekiz-dokuz yıldır düzenli takip ediyorum dergileri. Dergilerde görünen genç yazarların sayısında artış olduğunu düşünüyorum. Buna bağlı olarak, öykü kitaplarının da arttığını söyleyebilirim. Yayımlanan öykülerde çeşitlilik olduğunu düşünüyorum. Eskiye oranla. Tabii bu ürünlerin ne kadar doyurucu, kalıcı olduğunu zaman söyleyecek.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Bu atölyeleri dil kurslarına benzetiyorum. Mesela ben, kurstan sonraki ilk sınavda, kurstan öncekine göre iyi bir puan almıştım. Fakat daha sonra sıkı çalışarak çok daha yüksek bir puan aldım. Yani bu tip atölyeler, nereden başlayacağını bilemeyenler için bir başlangıç noktası olabilir. Devamının gelmesi kişinin yeteneğine, ruhuna ve çabasına bağlı. Sadece çalışarak edebiyatta başarılı olunabileceğine inanmıyorum. Arının bal yapmasındaki gibi sizi güdüleyen, size her şeye rağmen devam etmenizi öğütleyen bir ses, etrafınızdakileri edebiyata uyarlamak için süzgeçten geçirmenizi sağlayacak yeteneğiniz yoksa ya da gereği kadar çalışmazsanız, atölye pek işe yaramayacaktır.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Bence anlatının önüne güzel bir şekilde geçmek imkânsız çünkü bu, anlattığınızın önemli olmadığına işaret eder. Bu yüzden, nitelikli eserlerde anlatının önüne geçildiğini düşünmüyorum. Biçim ve anlatı en fazla atbaşı gitmeli, biçim öne geçince öykü, çözüldüğü an bir anlamı kalmayan bilmecelere benziyor.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Sosyal medya ve teknoloji bence genel itibariyle, elinin uzandığı her şey gibi edebiyatın da daha kolay üretilebilir ve tüketilebilir bir şey olması gerektiği fikrini körükledi. Elbette sosyal medya ve teknolojinin getirdiklerini kullanarak verilen nitelikli eserler de vardır, olacaktır. Belki eski kafalı bulunacağım ama sosyal medya ve teknolojinin edebiyata olumlu katkısının, olumsuz etkisinden çok daha az olacağını düşünmekteyim.

Sosyal medyadaki ironinin öyküde yer bulduğunu düşünüyorum, genellikle rafine bir şekilde. Yine sosyal medyadaki aforizmaların, öğütlerin, çeşitli kısa bilgilerin yer aldığı, içinde edebiyata dair bir şey bulamadığım, çoksatan kitaplar basılıyor bolca. Bunlar öykü olmasa da ileride öyküyü etkileme ihtimalleri var.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Şiir, coşkun tabiatlı insanların işi sanırım. Bu durumda tartışmalar kaçınılmaz oluyor. “Öykücülerin kavga etmemesi şundan dolayıdır,” diyebileceğim bir tespitim yok açıkçası.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Ben daha çok öykü diyorum yazdığım türe. Uzun olursa uzun öykü ya da novella derim. Yazdığınızın adını koymak babında, bir tür belirlemek yararınıza olur. Yoksa aynı yönde eserler vermek adına tür belirlemek taraftarı değilim. Zaten öykü, pek ele avuca gelir bir tür değildir.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Polisiyeyi çok severdim lisedeyken. Kalitelisini hâlâ severim. Sherlock Holmes favorimdir. Sherlock Holmes gibi bir karakter oluşturamayacağımı düşünerek okudum hep o öyküleri. Tabii Holmes’in (yani Arthur Conan Doyle’un) de bazı numaralarını görebiliyorum artık çıkarımların yapıldığı sahnelerde ama ortadaki esere şapka çıkarmam bâki.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Bir önceki soruyla bağlantılı olarak, lisedeyken Sherlock Holmes gibi bir karakter meydana getirmek isterdim. Hâlâ isterim açıkçası. Bu düşüncemi eskiden kalan bir yadigâr gibi taşıdığım için söylüyorum. İşin garibi, artık “şu eser” gibi bir eser yazmak istemiyorum. Kendime ait bir şeyler yazmak istiyorum. İyisiyle kötüsüyle benim olsun istiyorum ortadaki eser.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Kendimden yola çıkarsam, metni dikkatlice okumak, anlatılanı tüm yönleriyle zihinde canlandırmak, karakterlerin matematiğini anlamaya çalışmak ve yazarın üslubunu tanımaya gayret sarf etmek gerek diyebilirim.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Merkeze yaklaştırmaktan anladığımız, öyküye kendimden fazlaca bir şeyler katarak okura kim olduğumu göstermekse, ilk öykülerimde çok yaptım bunu. İlk öykülerimin esas karakterleri birbirine benzer. Bir zaman sonra benzer karakterleri yazmaktan sıkıldım. Ben yazmaktan sıkıldıysam, okur okumaktan haydi haydi sıkılır diye düşündüm. Bilinçli bir çabayla kendimden uzaklaşmayı başardım. Tabii öykülerimin bir yerinde yine ben varım ama iki farklı öykümü okuyan okurun, benim hakkımda birçok farklı fikre sahip olacağını düşünüyorum artık. Bu bağlamda, ben kendimden ne kadar uzaksam, okur da o kadar uzak aslında. Okurun benim hakkımda bir fikre ulaşması için hayal gücüne başvurmasını gerektirecek kadar yaklaştırıyorum, diyelim.

Merkeze yaklaştırmaktan anladığımız, meselenin merkeziyse, yani derdimizi sonunda okurun tam olarak anlaması, hikâyede boşluk kalmamasıysa kast edilen, orada sanırım çok cömertim.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Yazmak için bir nedeniniz olmazsa, uzun soluklu yazamazsınız. Yazmak, karşılığı hemen alınabilecek bir şey değil. Bu yüzden insan bazen sadece elindeki nedene sarılıp yazıyor. Benim nedenlerim yazdıkça arttı aslına bakarsanız. En eski nedenim, yazdıklarımla yıllar sonra hatırlanmak.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Başucu kitabım yoktur pek, bu tip sorulara verdiğim kitap isimleri değişir o yüzden. Şu an aklıma gelenler, okuduğumda “böyle de yazılıyormuş” dediklerim.

Oğuz Atay – Korkuyu Beklerken,

Reşad Ekrem Koçu – Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş?,

Aykut Ertuğrul – Mümkün Öykülerin En İyisi;

H. P. Lovecraft – Charles Dexter Ward Vakası (Uzunluğu bakımından novella diyebiliriz aslında. Kısa roman diyen de var ama konuyu ele alışı bakımından roman değil bence. Aslında bunu yazmamın sebebi, tüm Lovecraft külliyatını okumam ve en iyisinin bu olması.),

Isaac Asimov – Ben Robot ,

Sherlock Holmes’ün Dönüşü – Sir Arthur Conan Doyle (O kadar andık, kitaplarından birinin ismini vermemek olmaz. Holmes’ün dönmesine çok sevinmiştim ayrıca.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir