Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-32: Ali Necip Erdoğan

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Ali Necip Erdoğan, 1971 Yozgat doğumlu, Kayseri Lisesi’ni bitirdi, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. Hece, Hece Öykü, Mahalle Mektebi, Muhayyel, Post Öykü gibi dergilerde yazılarıve öyküleri yayımlanmakta. Evli, bir oğlu var.

Diğer Şeyler isimli öykü kitabı 2020’nin Ocak ayında Hece Yayınları‘ndan yayımlandı.

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Göz göze gelmek, bir birini tartmayı da içerir. Muhatabın cesameti, sizin gözü pekliğiniz… Mücadeleyi göze alıp alamayacağınız… İyi bir öykü okuduğunuzda dil, üslûp, kurgu sizi öylesine etkiler ki, sanki bunu “ben yazdım” duygusuna kapılırsınız. Ama kalemi elinize alınca kelimelerin el ele verip etrafınızda bir halka oluşturarak sizinle alay ettiğini görürsünüz. Bence öyküyle göz göze gelinen an tam da bu andır. Borges’in öykülerini okuyup “Ben de yazabilirim,” diyerek kâğıda kaleme sarıldığım, sonrasında “ne oluyor?” dediğim andır öyküyle göz göze geldiğim an. Öncesinde hikâyeler yazıyordum ama öykü kurguyla var olan bir şeydi ve ben kurgunun ne olduğunu işte o an fark ettim.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Öykü yazmak, yazan kişinin kendi duygu ve düşünce dünyasını görme arzusudur. Bu arzu, başlangıçta bilinç düzeyinde değildir; yazdıkları belirli bir hacme ulaşınca, bu duygu ve düşünce dünyası, hem kendisine hem de okuyucuya görünür hale gelir. Ancak bu asamadan sonra öykü bir şey söylemeye başlar ki, o şey, kurgunun ta kendisidir. Zira kurgu, söylenecek olan “şey” için, diğerlerinin belli bir sırayla düzenlenmesidir. Bu düzenleme sadece “ne söylenecekse” onun söylenmesi içindir.

Her şey öykünün malzemesi olabilir ama çok dikkat etmek gerekir, zira malzeme etmeye çalıştığınız şey, sizi malzemeye dönüştürüp rezil edebilir. (Mesela sizi sosyal medyanın ağzına sakız edebilir.) Kurmaca her şeyi kurabilir, zaten orijinallik kurma biçiminizle ortaya çıkıyor.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Modernite, yani kent hayatı, yani birey olma serüveni… sonrasında bireyin yanlızlığı, bunalımı, sıkılganlığı, sıkışmışlığı… bunlar modernitenin konularıydı. Postmodernite ise, geleneği hatırlatarak bireyi kentin (yani modernitenin) kıskacından çıkararak nefes almasını sağlayan konuları bahşetti. Bunu olumlu ya da olumsuz bir vurguyla söylemiyorum.  Bu konuların başında (gelenekle birlikte hatırlanan) metafizik konular geliyor. Daha sonra fantastik konular ve en sonunda da gerçeküstü ile gerçeğin harmanlandığı konular.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öykü yayımcılığı hiç olmadığı kadar iyi durumda. Birçok yayınevi öykü kitapları basıyor. Bir çırpıda sadece öykü yayımlayan beş dergi sayabilirim. Geçmişte öykü roman için basamak olarak görülürdü, bugün amaç haline gelmiş durumda. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Her tür kendi içinde zorluklar ve kolaylıklar barındırır,  öykü kolay gibi görünen ama daha çok zorluklar barındıran bir tür. Mesela orijinal bir konu ya da kurgu bulduğunuzu düşündüğünüz anda bir arkadaşınız sizi uyarabilir: bu filânca yazar tarafından yazıldı.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Elbette faydalı buluyorum. Sizi iyi bir yazar yapmasa bile kesinlikle iyi bir okur yapacaktır. Zira yakın okumalarla metnin yüzeydeki anlamı, derindeki anlamı, göndermeleri, sembolleri kavranabiliyor. “Gerekli mi?” sorusuna hemen “evet” diyemedim, belki disipline olmak bakımından gereklidir, denilebilir. Şunu söyleyebilirim, sizi hiç kimse istediğiniz şeye dönüştüremez, sadece siz isteyerek ve çalışarak istediğiniz şeye dönüşebilirsiniz.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Biçimin ne olduğu, anlatının ne olduğuyla doğrudan ilgili. Biçimsel tercihiniz, anlatacaklarınızın zorunlu bir sonucudur. Bazı biçimsel denemeler, deneme olmaları nedeniyle anlatının önüne geçmek (onu gölgede bırakmak) zorundadır.

Biçim ve anlatı arasındaki ilişkiyi hep şöyle düşünmüşümdür: söyleyişteki güzellik söyleneni muhafaza eder. Böylelikle ne fazla ne de eksik söylenmiştir. Biçimin kıymeti işte bu fazlalığın ya da eksikliğin görünürlüğünü (fark edilmesini) sağlamasıdır. Bir diğer düşünme şeklim de, Thesseus’un Gemisi’nden kaynaklanir. Bir limandan yola çıkan geminin diğer limana varana kadar bütün parçaları yenilense, bu gemi yola çıkan gemiyle aynı gemi midir? Geminin şekli (biçimi) tüm parçalar aynı şekilde değiştirildiği için aynıdır, ama bütün parçalar yenilenmiş olduğu (mahiyeti/içeriği değiştiği) için aynı gemi değildir. Burada biçim ve içerik arasındaki ilişki enteresan bir hal alıyor ve üzerine düşünülmeyi hak ediyor.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Bence olumlu yönde etkiledi. Yazdığınız bir paragraf için anında tepki alabiliyorsunuz. Bu müthiş bir durum. Fakat herkesin yazmasına sebep olduğu için sizden daha iyi yazanları da görmeniz mümkün.  Bu da kendinizi görmenizi, yazmaya devam edip etmeyeceğinizi belirleyebilir. Bir de öykü konularının çeşitlenmesine sebep oldu. Çok etkileyici konu ve kurgularla karşılaştık. Yine de dört başı mamur bir metin kesinlikle ciddi çalışma gerektiriyor. Anlık aydınlanmalarla ya da nokta atışı tespitlerle, anlatı dünyasında bir yer edinmek çok da mümkün gözükmüyor.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Bu, dünyayı değiştirme arzusuyla ilgili sanki. Öykücüler ideolojinin öyküye zarar verdiğini biliyorlar galiba. İdeoloji öyküyü gölgeleyebilir. Eğer ideolojiden uzak duruyorlarsa bu nedenle uzak duruyorlardır. Öykücülerin biçime ya da içeriğe takılmadıklarını size düşündürten nedir bilmiyorum ama bu kesinlikle doğru değil. Öykücüler için biçim çok önemlidir. Eğer biçime takılmayan bir öykücü varsa, yüksek ihtimalle biçim konusunda yeterince düşünmemiş olmasındadır. Aynı şey içerik için de geçerli. Aynı temayı işlemek mümkün olduğu gibi, biçimsel denemeler de yapmak mümkün.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Eskiler, elde maharet varsa işte kendini gösterir, derler. Tür meselesi tali bir meseledir. Öncelik eserindir. Eser ortaya çıktıktan sonra onu isimlendirmek kolaydır. Yani illa da bir tür belirlemek gerekmez.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Çok sevdiğim öykü karakterleri var. İlki Katip Bartleby, ikincisisi Akaki Akakiyeviç. Bir anlatının iki önemli unsuru var, birincisi karakter ikincisi de olay örgüsü. Öyküde karakter yaratmak oldukça zor bir iş. O nedenle olay örgüsüne odaklanmak daha çekici. Tabi bir de şiirsel dille yazılan durum öyküleri var. Kolay gibi gözükse de dil örüntüsü bakımından oldukça zordur. Orada olay örgüsü iç dünyaya yönelik olduğu için karakter olmasa da olur. Yani karakteri belirlemek gerekmeyebilir.

İyi bir karakter iyi bir olay örgüsü anlamına gelir. Zira karakterden bağımsız olay örgüsü olamayacağı için (karakterin özgün, öngörülemeyen tutum ve davranışları, beklenmeyen tepkileri nedeniyle) olay örgüsü de kendiliğinden etkileyici hale gelir.

11. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Yazarın yazma nedeni ne ise, okurun da okuma nedeni odur, diye düşünürüm hep. Okumak istediğim türden öyküler yazmayı seviyorum. O zaman okur için de yazmış oluyorum herhalde. Yazıyorken karaktere, olay örgüsüne, duygu dünyasına odaklanırım. Tutarlılığı çok önemserim. Merak ettiğim şey, bunun dışarıdan nasıl gözüktüğüdür. Bu merakımı da okuyucu giderebilir.

12. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

“Haklı neden” kavramı oldukça önemli bana kalırsa. Hayat denge arayışıdır. Kişi kendini ifade edebileceği bir alan (meslek ya da sanat vb) bulmak durumundadır. Yazma eyleminin kendisi başlı başına haklı neden içerir. Kişiyi yazmaya iten şey “dengesizlik” durumudur. Bu dengesizliği gidermek için kâğıda kaleme sarılır insan. Sesini duyurmak, dengesizlikten (diğerlerini) haberdar etmek için. Sadece yazıda (burada öyküde) adalet ve denge öylesine iç içe geçer ki, hem yazanın hem de okuyanın derdine deva olur. Böylelikle kendi haklı nedenimin de “denge arayışı” olduğunu söylemiş oldum galiba.

13. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Öykü kitabından ziyade yazarları söylemek isterim: ilki Ömer Seyfettin. İkincisi Ahmet Hamdi Tanpınar. Üçüncü Rasim Özdenören. Yerli olmayan yazarların ilki Borges, ikincisi Gogol, üçüncüsü Edgar Allan Poe. Ancak burada sorunun hacmi dışına çıkıp bir isim daha zikretmek istiyorum: Herman Melville.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir