Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-33: Hasan Harmancı

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Hasan Harmancı, 1982 yılında Sivas’ın Gürün ilçesinde doğdu. Konya Şeker-Tekke Mahallesi’nde büyüdü. Eserleri Mahalle Mektebi, Aşkar ve Post Öykü gibi dergiler yayımlandı. 2007 yılında Atatürk Üniversitesi, Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisansını ve doktorasını Arap romanı üzerine yaptı.

Kitapları: Uyanmak Üzere Olan Bir Adam (Büyüyen Ay Yayınları, 2017), Tanımlı ve Mutlak Hüzünler (Ketebe Yayınları, 2018)

Çevirileri: Abdurrahman Munif, Ağaçlar ve Merzuk Cinayeti (YKY, 2012), Rızaeddin bin Fahreddin, Abu’l-Alâ e-Ma’arrî (Çizgi Kitabevi Yayınları, 2014)

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Ben bir tür olarak hikâyeyi kutsamayı sonra da bu yegânelik üzerinden bir söylem geliştirmeyi sevmiyorum. Bir şair, hikâyeci veya bir filozofun “kendine ait bir söz söylediği o ilk an” birbirine benzer. Yazar için sözün ilk çıkış noktası olan dinamo -yani o duygu/düşünce karışımı olan şey- türler adına büyük bir benzerlik taşır düşüncesindeyim. Diyeceğim hikâyeyle ilk ne zaman göz göze geldiniz, gibi bir soruyu hikâyeler okumaya başlamadan önceki zamanlardan anlatmaya başlamak istiyorum:

İlkokula başlamadan evvel muhabbeti güzel büyüklerim dikkatimi çekmişti hep. Sıkıcı bir enişteden ziyade komik bir dayının yolu gözlenirdi mesela. Veya diğer büyüklerime nazaran benimle itinayla konuşan iki dedem ve iki ninem. Bunun dışında babamın, annemin arkadaşlarından, komşulardan yani diğer hoş muhabbet büyüklerim dikkatimi çekti hep. O zamanlar da şimdiki gibi bir oturmada yolu gözlenen kişiler sözünü dinletenlerdi biraz. Sıradan bir gündelik muhabbette, bir oturmada bile hoş anlatma yetisi; değişimi, iletişimi, bir güzelliği yani gücü beraberinde getiriyor. Benim bir şeyler anlatmama sebep olan ilk etmenler böyle sıkı muhabbetlere sahip olan büyüklerimdir.

Ha, sonrası malum süreç işte. Cin Ali serisinden başlayıp Kemal Tahir’e doğru çeşitli okumalar.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

(Yukarıdaki soruya uzun cevap vermişim bundan sonrasını kısa kesmeye çalışacağım.) Özelde hikâye genelde edebiyat o büyük gücünü interdisipliner oluşundan alır. Ölçüye gelmezliğinden, formüle edilemezliğinden… (İçinde bulunduğumuz çağda bu özelliği ile fazla karşılaşmasak da) Edebiyat insanları şaşırtması ile meşhurdur. Bu denli kendine has olan bir alan/tür için “malzeme” sorun olmaz. Yeter ki bir özne olarak yazar özgeliğinin kıymetini bilsin, batıdan veya doğudan veya gelenekten veya şuradan buradan ithalatçılık yapmayı bir kenara itsin.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Dünya edebiyatında yeni dönemler, yeni evreler dünyadaki güç değişimleri sonucunda oluşur. Edebiyat modern dönemden postmoderne geçerken dünyada böylesi bir güç değişikliği gerçekleşmiyor. Şimdi modernlerin sanat görüşü ile postmodernlerin görüşleri arasındaki farktan söz edebilirsiniz. İlki bir hakikatı bulma iddiası, ikincisi paramparça bir hakikat tasviri. Ama burada asıl mesele her iki tarafın da hüküm verme gücünün bizzat kendilerinde olduğunu savunmaları. Yani söz söyleme yetkisi bireydedir. Muhtevaları güya zıt olsa bile usülde buluşan iki görüş söz konusu. Problem postmodernizm veya post-truth tezinin inanılmaz orijinal bir düşünce tarzıymış gibi sunulması. Ortada yenilik falan yok.

Çağ aynı çağ. “Aydınlık bir çağda değil aydınlanma çağındayız.” diyordu Kant. 18. 19. 20. veya içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl. Aydınlanma çağını falan geçtik, direktman karanlık bir çağda yaşıyoruz biz. Güç uzun süredir sermayede. Büyük bir değişiklik yok yani.

Modernite ve postmodernitenin Türk öyküsüne etkisi falan bir tarafa Türk öyküsünün modernite ve postmodernite hakkında ehemmiyetli bir kanaati var mı, bunun peşinde olmalı değil miyiz? Bu sorunuz… Yani; daha soruyu sorarken bile kendi kendimizi pasifize etmiş oluyoruz.

Yakın zamana kadar postmodernite veya şu aralar post-truth ile ilgili bir şeyler söylemenin janjanlı bir yanı var. Bu mesela Ulysses okumaya benziyor. Elde kalın, kapağı cildi falan klas bir kitap var ama okumaya verilen emeğe gelen bir karşılık yok.

Bu örnek gibi öykünün alt türlerinin fetişizmini yapmanın da albenili bir tarafı var. Yani fantastik-gerçeküstü öykü mü & yerli-gerçekçi öykü mü mevzuu… Alt türlerde ısrar etmenin anlamı yok. Kadim edebiyatımızda dünya edebiyatına mâl olmuş hem gerçekçi hem de gerçek üstü diyebileceğimiz hikâyeler mevcut. Ama onlar bu eserleri üretirken alt tür tartışması yapmamışlar. İster fantastikçi ol, ister gerçekçi yeter ki insan ol kardeşim. (Giderayak kamu spotu.)

İşin aslı en başından beri sanatın hareket noktası aşkınlık veya içkinliktir. Anlamı kendinde mi buluyorsun, bir başka varlıkta mı! Türk edebiyatının bu soruya verdiği bir cevap yok hali hazırda. Batı edebiyatı uzun zamandır içkinlikte karar kıldığı için büyüyor. Kadim edebiyatımız aşkınlığı seçmesi sebebiyle kıymetli idi. Biz bugün iki cami arasında beynamaz olduğumuz için ağır etkilenme altındayız. Yani: “Ne varsa gerçekçi öyküde var, yo dostum fantastikte. Hayır gerçekçi, gerçekçi.”

4. Öykü yayıncılığını -yayınevleri ve dergiler açısından- günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öykü yayıncılığı diye müstakil bir problemimiz yok bizim. Yayıncılık problemimiz var. Bu da memleketteki iktisat, eğitim, kültür vd. alanlardaki sorunlarla ilişkili. Bakın bu mevzu da uzun.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

İçinde bulunduğumuz bu çağ bir “çokluklar çağı”. Her şeyden mebzul miktarda var. Öykü atölyeleri bir tarafa şiir kitapları, akademik yayınlar, makale sayıları, sektörel dergiler, gitar kursları, stk’lar bla bla bla… Bu gürültünün içinde her şey olur da öykü atölyeleri olmaz mı? Chul Han reis performans toplumu diyor bu kitleye. Sayının dışında önemli bir şey yok. Çok şey yapmalı insan. Binlerce işin yanı sıra öykü de yazmalı yani. Arz talep meselesi. Dolayısıyla atölye bir ihtiyaç gibi şu aralar.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Modernizmin dinamosu ölçme-tanımlama-hâkimiyet kurma sürecini gerçekleştirme adına kavramları veya şeyleri bölmek. Bir edebi metni ikiye biz bölmedik. Bu problem de batıdan ithal. Biçim ile içeriğin metne etkisini ideal anlamda belirlememiz mümkün değil. Bunun oranları öyküden öyküye değişebilir ayrıca işin bu kısmına odaklanmamıza çok gerek yok.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Ben yılda toplam 1-2 ay sosyal medyada kalabilen birisiyim. Sanal anlatı biçimi, öyküyü baya bi etkiler muhtemelen ama çok malumat sahibi değilim bu mevzuda. Bir şey demeyeyim.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Bizim şiirimizin -en azından bir kısmının- tarihimizle, düşüncemizle hala bir bağı var. Misal halk şiiri hem biçim hem içerik bakımından günümüz şiirinde tezahür edebiliyor. Ama bu modern dönem öykücülüğümüz için geçerli değil. Yukarıda batının yanı sıra gelenekten de ithalat yapmayalım demiştim. Geleneksel Türk folklorundan bir ögeyi alıp günümüz öyküsüne yerleştirmek değil mesele. Her mesele için uzun uzun cümleler kurdurmayın bana. Ne demek istediğim anlaşılmıştır. (Anlaşılmasa da kapatıyorum bu paragrafı.)

Şiirin -en azından bir kısmının- merkezine aldığı varlık, tarih, anlam vb. kavramlar mühim. Bakın bu durum öykücülerde söz konusu değil. Öykü türü edebiyatın Play Station salonu olmamalı; şiir okuduk kafa şişti, biraz öyküyle rahatlayalım gibi. Şairler ekâbir ve müdahaleci, öykücüler mütevazı ve mızmız desem… Her iki tavırda da doğru ve yanlışlar var yani.

Ama ben bir şairle bir öykücüyü en çok şuradan ayırabiliyorum. Bir öykücüye yazdıkları hakkında övgüde bulunduğum zaman “estağfurullah” karşılığı alıyorum genellikle. Ama bir şaire aynı komplimanı yaptığımda yalnızca “teşekkür” ediyor.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Zorunda değiliz.

Üçüncü sorunun cevabında işaret etmek istediğim kafa karışıklığımıza binaen diyorum bunu. Anlam olmadıktan sonra ismin ne önemi var. Bizim trajedimiz bu, hayır komikliğimiz. Trajikomikliğimiz diyelim.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Aslında bu soruya çok uzun ve harika bir cevabım vardı ama ziyadesiyle uzadı zaten söyleşi. Bir başka kişi de bahsetmiştir şimdiye kadar mevzudan. İşbu sebeple geçtim bu soruyu.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Karamazov Kardeşler gibi bir eser yazarsam, gözüm açık gitmem. Karamazov Kardeşler’i yazamam. Gözüm açık gitmem.

Şaka. Burada iki kritik noktadan birisi romancının bu türün en büyük örneklerinin verildiği bir zaman diliminde yaşamış olması. Dostoyevski’nin büyüklüğü 19. asır çarlık Rusya’sını kendisinin gerçekliğini de katarak tastamam anlatması. Önemli noktalardan ikincisi coğrafya gibi yaşanılan zaman dilimi de kader. Biz Türk edebiyatında çok büyük eserler vermek için elverişli bir çağda yaşamıyoruz bana göre. Örnek veriyorum, bir zirve olarak Dostoyevski olma peşindeyiz hep beraber ama Puşkin olmayı kabullenen pek kimse yok. Sıralama şu şekilde olmalı: Puşkin → Gogol → Dostoyevski.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Öykü okurunun da öykücü gibi öykü türü ile iştigal etme dışında başka şeylerle ilgilenmesi lazım. Belli bir türde yazmak falan hadi neyse de, bir türde yoğunlaşıp okumak… Yani ne bileyim.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Edebiyat bir ben meselesidir. Yazar kendi içine derinlemesine ne kadar dalabiliyorsa o derece iyi metinler yazar. Dış dünyayı anlatmak, ötekini yazmak, hariçten besleniyor olmak bu durumu değiştirmez. Yazar, ötekini/dışarıyı anlatırken de bunu içindeki yansımasından yapar. Yani bu üretim tipinde iç, tek yön olarak karşımıza çıkar. Velhasıl kelam, yazarken okuru merkeze yaklaştırmak bir tarafa, uzaklaştırıyorum ben. Yazar bir okuru, yani bir başka iç’i hesap ederek yazmamalı. Yazarın kendi içine yapabildiği derinlemesine dalışlar okuru zaten -yani direktman- merkeze alır. Diğer taraftan okuru hesap ederek yazmak denen şey de bir tür eyyamcılıktır.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Öykü yazmak için elbette bir nedenim var: “telif” dermişim. Öyle bir şey yok. Bu soruya cevap vermek için uzun uzun kitaplar yazıyor edebiyatçılar. Diyeceğim cevap uzun ama kısaca bir şey söyleyecek olursak:

Öykü yazmak, yazma edimlerinden bir edim. Öykü yazmakla, edebiyatın diğer türlerinde yazmakta amaç birbirinden farklı olmaz. Amaç kendini arama/bulma/ifade etme gibi muhtemel haller olabilir.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Şevket Bulut-Al Karısı,

Sadık Yalsızuçanlar-Şehirleri Süsleyen Yolcu,

Emrah Serbes-Erken Kaybedenler;

Peter Bichsel-Aslında Bayan Blum Sütçüyü Tanımak İstiyordu,

Raymond Carver-Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz,

Jack London-Ateş Yakmak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir