Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-4: Ahmet Melih Karauğuz

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

1994, Konya doğumludur. İlk, orta ve yüksek öğrenimini Konya’da tamamlamıştır. Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunudur. İlk öyküsü 2012 yılında İnsancıl Dergisinde yayımlanmıştır. Arkadaşlarıyla Müebbet Edebiyat Dergisini çıkarmıştır. Öykü ve yazıları İnsancıl, Müebbet, Çıra, Şehir, Mahalle Mektebi, Hece ve Post Öykü Dergilerinde yayımlanmıştır. Profilinde Stalk İzi Var ve Gri Alan (Editör, Ali Güney ile birlikte) başlıklı iki kitabı var.

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

2011 yılında. Yaz tatiliydi. Kuzenimle her yaz tatilinde uyguladığımız rutini uyguluyorduk. Sabahtan akşama kadar durmadan film izliyorduk. O zamanlar ben bir de durmadan kitap okuma hastalığına tutulmuştum. Cahit Zarifoğlu’nun Hikayeler’ini şöyle hızlıca okurken bir anda “Ben şöyle bir öykü yazmalıyım,” dedim. Daha önce öykü yazmamıştım. Yeni yeni okuyordum. O gün kendi evimize nasıl döndüm hatırlamıyorum. Filmleri izliyorduk ama benim aklımda sürekli o öykü vardı. Yolda eve dönerken dua ede ede döndüm. “N’olur unutmayayım,” diye. Eve gelir gelmez bilgisayarda öyküyü yazdım. İlk babam okudu. Çok beğenmiş olacak ki oturdu öyküyü editledi ve evdeki herkese sesli sesli okuttu. “Dergilere yolla bunu,” dedi. O gün dergi aramaya başladım. Aylarca bir dergide nasıl öykü yayımlatılır bunu araştırdım. Sonra denk geldi İnsancıl’a attım. Berrin Taş ve Cengiz Gündoğdu öyküye yer verdiler dergide. Öyküyle ilk o zaman göz göze geldim, o zaman samimi oldum. Ondan sonra da hep yazdım.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Üç zor soru aslında bunlar. Ne söylesem eksik kalacak sorular. Ben öyküde içinde bulunduğum zamanın insanını, sorunlarını, gerçeklerini ve görünmediğini zannettiğim şeylerini anlatmaya çalışıyorum. Bir başkası bunlardan çok başka şeyleri anlatabilir. Öyle olunca her şey öykünün malzemesi olabilir. Her bilenin üstünde bir bilen olduğuna ve insanlar türlü türlü olduğuna göre., anlatıcının zekasına ve yeteneğine bağlı bu. Kurmaca salt bir gerçeklik kuramaz. Bu bir yanıyla üzücüdür ama iyi ki de kuramaz. Gerçek çünkü parçalayıcı ve eskitici bir boyut. Kurmaca belki de bundan dolayı hiç eskimiyor.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Bu her ikisi Türkiye’yi hangi konularda etkilediyse, o konularda etkiledi bence. Yani moderniteyi ve modern öyküyü on dokuzuncu yüzyıldan postmoderniteyi de Türkiye’de yirminci yüzyılın sonu, yirmi birinci yüzyılın başından başlatacaksak şayet. Elbette bunlar doğru tarihlemeler değil ve bu soru kapsamlı bir metni zorunlu kılsa da, eksik bir şeyler de olsa toplumsal hayattaki kırılmalar bizim öykümüzü etkiliyor bence. Yani bir akımın, biçim olarak öyküye, anlatıya bir şeyler katması sürdürülebilir bir metin yaratmıyor ya da kalıcı. Ben öykümüzde biçiminden dolayı kalıcı olan ya da biçimi övülen bir metin hatırlamıyorum. Memleketteki kırılmayı anlatan kalıcı oluyor. Memlekette olan kırılmaları konuşan öyküleri konuşmak lazım bunun için işte biraz siyasi tarih, biraz sosyoloji, iktisat vesaire… Bir de bu iki akımın kuramı Türk öyküsünde yazıldı mı emin değilim. Post Öykü var mesela. Postmodernizmin bir temsilcisi diyemesek de onu çağrıştırıyor. Orada postmodern öykü yazan isimler çıktı, sonra o tarzlarını biçimlerini anlatım şekillerini değiştirenler oldu ama baktığımızda beş yılda gerçek manada kuramsal bir metin çıkmadı. 50 kuşağı için mesela yabancı etkisi ne kadar vardı. Furkan Pişgin yazmıştı Post Öykü’de. Dönemin yazarlarının birçoğu etkilendikleri iddia edilen akımların büyük yazarlarını o dönem değil çok sonraları okuyordu. Bizi daha çok içinde yaşadığımız zaman ve olaylar etkiliyor. Kalan, büyük diye bahsettiğimiz yazarlar da o dönemi çok iyi yazan yazarlar oluyor zannediyorum.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ülkede 2000 sonrasında, Dünya’yla paralel büyük değişimler oldu. Para arttı bir kere, bir yere kadar. Genç nesil daha farklı bir siyasi, ekonomik, sosyolojik bir ortama doğdu. Nüfusta bir artma oldu falan. Bu da öykü, roman, yayınevi, çeviri sayısını arttırdı. Çünkü rekabet çok fazla artık. Rekabette öne geçmek için okumak gerekiyor mesela. Ya da dünyaya açığız ve birçok insan açık dünyadan okuduklarını dilimize kazandırmak istiyor. Nicelik anlamında dünyayla eşdeğer bir gelişme var, doğal olarak. Nitelik anlamında, içinde olduğumuz zamanı değerlendirmek zor. Çünkü değerlendirme ölçütümüz doğru tartmaktan uzak. Neden? Yukarıda da dedim, elimizde bir kuramsal birikim yok. Ya da eleştirel bir kültür. Beğenilerimiz ve hayranlıklarımız neredeyse tamamen bireysel. “Ben sevdiğim için güzel. Ben sevdim çünkü kapağı çok iyi, çevirisi güzel, hikaye bana hitap ediyor,” vesaire. Geçmişe dair de söyleyecek pek bir şeyimiz yok. Kanonun yok ettiği isimler var. Yazmaya devam edememiş olanlar daha sonra. Satmadığı için basılmayanlar vesaire. Dünden bugüne gelenler zaten elekten bir şekilde geçenler. Dergicilik açısından bir tıkanma var gibi. Dergi aktüel bir iş ama aktüelliğini kaybettiği bir hız içinde varlığını korumaya çalışıyor. Gündemler, tarzlar, beğeniler çok çabuk değişiyor ve aktüel olan dergi bunu yakalayamayınca daha çıkmadan eskiyor. İki aylık periyotlarda kitaplar gibi çok kalıcı işler yapmak gerekiyor ama bu da derginin ruhuna aykırı. Dergicilik kendini muhtemelen yeniden formatlayacak yakında. Nasıl bir şey olacağını konuşmak buranın yeri değil. Çabalar var. Dergicilik daha güzel bir şeye evrilebilir beklemek lazım.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Meseleye kim için bakacağımıza göre değişir bu. Bazı insanlar var gündelik rutinden sıkılmışlar, bir şeyler yapmak istiyorlar. Kimi müziğe, dikişe nakışa, spora falan gidiyor. Bir kısmı da atölyelere. Onlar için faydalıdır kesinlikle. Farklı isimler, farklı dünyalar, farklı uğraşlar ve keyifler kazanırlar. Hatta oradan tanışıp evlenenler falan da olabilir. Çoluk çocuk, hayata birlikte tutunma çabası. Bunlar güzel ve değerli şeyler. Yani kast ettiğim isimler için faydalı ve gerekli elbette. En azından bir görgü kazandırabilir katılanlara. Bunun çarpan etkisi olursa toplumsal anlamda bir güzellik bizi bulabilir. Belki, bir ihtimal. Ama yazar olmak için faydalı mıdır? Sanmıyorum. Yazı bedel istiyor ama bu bedel elbette atölye ücreti değil. Yazı hayat gibi bir şey diye düşünüyorum ben. Hayat formüllere, planlara, belirlemelere gelmeyen bir şey. Yazı da öyle. Ben de şu an bir belirleme yapıyorum farkındayım. Yani atölyelerden de büyük yazar çıkar, çıkmıştır ama istisnadır. Yazıyı yaşayarak öğrenmek, çabalayarak, belki bedel ödeyerek falan öğrenen isimler daha sahici metinler yazıyor. Çünkü onlar hikayenin içinde olarak yazıyorlar atölyeler daha verili şeyler üzerinden metin yazmayı öğretiyor. Sizin elinize alet edevat veriyor. Ama yazarlık biraz da alet edevat olmadan onların yokluğunu bilerek de yazma çabası bence.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Geçiyor diyebileceğimiz bir örnek var mı öyküde bilmiyorum. Şiirde deneysel şiir, görsel şiir örnekleri var. Hatta kuramsal bir tartışma külliyatı da oluşuyor. Öyküde bu böyledir diyebileceğimizi zannetmiyorum. Mesela Ücra şiir dergisini buna örnek verebiliriz ya da Natama’yı. Aynı zamanda yayınevi olarak da Heteretopya var, Ebabil var, Natama var falan. Öyküde var mı? Sanmıyorum. Öykü üzerine yukarıda dediklerimi tekrarlayacağım beni affedin. Kuramsal güncel bir tartışma yok ki. Var mı? Yani, Hece Öykü bir zamanlar görsel öykü diye fotoğraf basıyordu. Bunun kuramsal altyapısı ne Türkçede? Ben bir metin görmedim. Sonra onlar da bundan vazgeçti zaten. Biz edebiyatı taklit ediyoruz. Yani akımları, biçimleri ithal ediyoruz. İthal olduğu için de öne geçmesinin imkanı yok. Neden? O akımı bilen, takip eden, yani o dili bilen insan sayısı sınırlı. Öyle olunca da çoğunluğun dünyasında o akım/biçim yer etmiyor. Akım/biçim uygulamak isteyen de ısrar edemiyor doğal olarak. Bir kitap sonrası işler değişiyor. Biçim ve anlatı arasında birbirini besleyen bir ilişki olmalı bence. Ben asıl olanın anlatı olduğunu düşünüyorum. Anlatı biçimi belirler diye inanıyorum. Araç mesajdır diyor McLuhan. Yani biçim ona göre içeriği belirliyor ama yazının aracı hâlâ kağıt olduğu için pek de yazı için geçerli değil bu önerme. Anlatı, yani anlatıcının meselesi, neyi gerektiriyorsa, anlatırken onu kullanmaktan çekinmemeliyiz. Meselemizi en iyi şekilde anlatmalıyız. Bir meselemiz yoksa bile. Bunu da.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Bir anlatı biçimi kurulduğunu henüz zannetmiyorum. Sosyal medya pazarlamayı etkiledi bence. Yani bir yazar isim olarak sizin görünür olmanızı, belli başlı ağlar tarafından reddedilseniz de görülmenizi, size ulaşılmasını. WhatsApp ekranını kitaba koyunca öykü biçimsel olarak etkilenmiyor maalesef. Ya da Facebook yazışması koyunca. Belki temaları etkiledi diyebiliriz. Yapay zekalar, robotlar, emojiler girdi öyküye. Öyküyü etkileyebilir orta vadede elbette. En nihayetinde 5G teknolojisinin etkilerini görmemiz gerekiyor. Daha dijital bir dünya olursa öykü de bundan etkilenir, roman da. Ama henüz dijital kültürün sanatsal bir ürününü tam olarak göremedik. Belki  video oyunları. Etkileşimli yapısını yansıtıyor dijital devrimin. Hikaye tek bir düzlemde gitmiyor, oynayanın kararları çerçevesinde gerçekleşiyor. VR teknolojisini kullanacak bir Half Life oyunu çıkacak yakınlarda. Hikâyesi olan bir oyun. İlginç bir deneyim sunacak. Deneyim sanatın bir gereği ise bu sosyal medya dijitalleşmeyi, anlatıyı bu şekilde etkiledi demektir bu. Ama ben roman, hikâye tamamen özünü kaybedecek bambaşka bir hale bürünecek diye düşünmüyorum. Birkaç etkiyle, kendi akışında var olmayı sürdüreceklerdir.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Kavganın olup olmaması bence önemli değil. Bu kavgadan bir şeyler çıkıyor mu? Mesele bence bu. Çamurlaşma var. Şairlerin kavgalarından çıkan şey toz toprak. Bir verim var mı son zamanlarda? Hayır yok. Çünkü sosyal medya üzerinden süren, dopamini bol bir ortamda yapılan boş lakırdılar. Öykücülerde bu neden yok. Bunu bilmiyorum. İdeolojiden uzak durduklarını düşünmüyorum öykücülerin. Şair mizacı farklı, belki de her şey bundan oluyor olabilir. Ya da kavga ederken doğru manevra yapmayı bilmelerinden olabilir. Sonuçta şiir sözü direkt söyleme yoluna giderken öyküde lafı evirip çevirirsin. Şairler şiirin bu doğrudanlığından dolayı direkt mevzuya dalıyorlar. Öykücülerse bunu yaparken daha yumuşak bir zeminde ve sadece muhatabının anlayacağı şekilde yapıyor olabilir.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Üçünü de tercih etmiyorum. Zihnimde dönüp duran meseleleri anlatıyorum sadece. Bir isim vermiyorum yani yazdığım şeye. Öykü yazıyorum. O kadar. Minimal öykü, kısa öykü, kurmaca, anlatı bu kavramların doğru tanımlanması lazım. Yoksa herkes bir şeyler yazıyor, aynı adı veriyor ama elimizde karmaşa ve kaos kalıyor. Ben öykü yazıyorum. Zihnimde dönüp duran kurt kendi türünü kendi seçiyor.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Marquez’in, Buzzati’nin karakterleri gibi karakterler oluşturamam galiba. Çok iyi karakterler. Her okuduğumda hayran kalıyorum. Onlar dışında yok. Bir şekilde replikalarını yazabilirim, çok çalışırsam.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Tatar Çölü.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Bunun da genel bir kuralı yok bence. Tamamen bireysel bir durum bu da. Ben çıkan öyküleri takip etmeye çalışıyorum. Yerli yabancı. Vaktim ve nakitim yettiği ölçüde. “Dergileri okumak gerek,” diyorlar, çağdaşlarını. Bu konuda ciddi kuşkularım var benim. Yani yeni başlayan bir okur takip etmeli elbette ama bir okuma kültürüne sahip birisi, kitapları kaçırmayan bir okur, dergilerdeki öyküleri okumasa da olur. Zaten birkaç yıla aynı öyküler kitap oluyor genelde. Ben bir de metinde okurken lezzet bekliyorum. İyi bir öykü okuru metinde iyi bir işçiliğe, zekaya dikkat etmelidir. Derinliğe. Çabaya. Bedeli ödenmiş metinleri okumalıdır bence.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Ben yazarken sokakta tanımadığım birinin de okumasını istiyorum. Ya da otobüse bindiğimde yanına oturduğum kişinin elinde de kitabımı görebilmeyi. Böyle olunca aslında okur merkezimde. Kendi meselemi anlatıyorum elbette ama hiç bilmediğim birinin hayatına nasıl dokunurumu da düşünerek sürekli.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Bir nedene ihtiyaç var ama bu haklı olmak zorunda değil bence. Ben yalnız kaldığımı düşünüyordum ilk yazmaya başladığımda. Bir de küçüklüğümden beri kafamın içinde bir sesle sürekli konuşup ona bir şeyler anlatıp duruyorum. Kafamın içinde konuşmaktansa yazıya dökmek daha mantıklı geliyor. Daha sağaltıcı.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Bu soruya çekinerek cevap veriyorum. Sayıyla kitap önermeyi sevmiyorum. Ama benim hayatımda bir yerlere denk geldikleri için birkaç kitap söyleyeceğim. Bu kitaplar sadece iyi oldukları için değil, her birinin bir şekilde benim dünyamda kendine has hikayeleri olduğu için de yazdığımı belirtmek isterim. Elbette iyi kitaplar ve okunmasını isterim. Ama yazmadığım kitaplara da haksızlık etmek istemem.

Buzzati – Tanrıyı Gören Köpek

Keret – Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü

Yourcenar – Doğu Öyküleri

Oktay Akbal – Hücrede Karmen

Hakan Şenocak – Naj

Hasan Harmancı  – Tanımlı ve Mutlak Hüzünler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir