Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-6: Tuna Yukay

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Tuna Yukay, 1977 yılında Kadıköy İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da, lise ve yükseköğrenimini Adapazarı’nda tamamladı.

Öykü Kitapları: Karışık Odalar  (Şule Yayınları, 2012), Kan Akacak ve Bitecek (Dedalus, 2019)

Romanları: Çürük Tavşan (Şule Yayınları, 2013), Küvetteki Adam (Dedalus, 2017)             

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Öncelikle fikirlerimi sorma inceliği gösterdiğin, ardından da Türk Edebiyatı adına verdiğin bu uğraş için teşekkür ederim. Dilerim herkes için faydalı bir söyleşi zinciri olur.

Hafızama güvenerek, öyküyle sarmaş dolaş olmamın E.A. Poe’nun Kara Kedi’si ile olduğunu net olarak söyleyebilirim. Öyküyü bitirmemle içimde oluşan duyguları -anlatamam demek isterdim- iyi hatırlıyorum ama burada anlatmam çok uzun sürer. Kısaca, kurmacanın ne denli güçlü bir yapı olduğunu, yalan olduğunu bile bile –acaba yalan mı?- insanı ne hâle sokabildiğini bu öyküyle anlamıştım. Öykü bitti, kitabı “Hadi be,” deyip kapattım, sağ elimin baş parmağı hala öykünün son sayfasındaydı, gözlerimi perdeye diktikten sonra sorduğum “Yapabilir miyim?” sorusu, ki hâlâ her yazı başlangıcında kendime bunu sorarım, bu öyküyle birlikte içime yerleşti.     

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Öykü ne anlatır? Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Cidden bilmiyorum. Çünkü öykü anlatan değil, anlaşılması gereken, gösteren bir yapı olmalı. Belki de bu yüzden yazmaya çalışırken, kendimde pek çok sorunun cevabını arıyorum. Ne gösterebilirim, okuyan benimle aynı şeyleri görür mü görmez mi, bunun bir önemi var mı, niye varım ki, ne faydası olacak, fayda nedir ki, bu mu yoksa, ne yazabilirim, bu zamana kadar yazılmamış bir şey olsun veya sadece bir şey olsun…  Şu hâlde, öykü sorgulayan insanın kendini arayışına tanıklık eder ya da etmeli diyebilirim. Bu kendini arama hâli çok geniş bir alanı kaplıyor; dil, kültür, millet, toprak, çevre gibi ve benzeri etmenlerden besleniyor veböylelikle dünyadaki biriciği ortaya çıkarıyor. Sonuçta sendeki insan(ları)gösterir öykü.  Bu durum biraz derin düşününce, “Yerel olmadan evrensel olunmaz.” sözünün çekirdeğe indirgenmiş hâli gibi geliyor bana. İkinci soruyu hızlıca geçiyorum; evet, olabilir. Üçüncü sorunun cevabı çok değişik bir duyguyla ilintili. Tanrı kompleksiyle oturduğun yazı masasının başında kıvranırken cevap kendiliğinden geliyor. Etrafımızda akıp giden hayatı, hayatları gördükten sonra kurmacanın gerçeği kuramayacağını, gerçeğin kurmacadan daha büyük bir kurmaca olduğunu söyleyebilirim. Bundan sonra “Yani,” ile başlayacak cümleyi okuyucu kurarsa sevinirim.    

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangikonularda etkiledi?

Şu postmodern ve modern kavramları arasındaki ilişki bana pek bir garip geliyor. Kuyruğunu yiyen yılan gibi. Modernizm, sanayileşme ve kentleşmeyle yakından bağlantılı; insanın daha özgür, daha yenilikçi, daha üretken olmasını destekleyen bir kavram. Bu bağlamda yeniye olan bağımlılığı tetikliyor. Böylelikle postmodernizm de modernist bir kavram hâlini alıyor. Ama aynı zamanda modernizmin bizi taşıdığı noktada şimdi yeni olan yarın eskiyor ve kavramlar anlamını yitiriyor. Postmodern gerçekten post mu? Yoksa yeni modern mi? Yoksa modern mi? Ya da öyle bir şey yok mu? Konu dağılmadan soruya gelelim, temelinde Türk öyküsü var madem.  Öncelikli olarak şu hastalıklı, yapış yapış duygusal anlatım safsatasından kurtulduk. Tumturaklı sözcüklerin -ki bunları seven hatırı sayılır bir kitle hâlâ mevcut-, yoğunlaştırılmış yazar duygularının, açıklamaların, okuyucuya bir şey kanıtlama, anlatma peşinde olan ve öyküyü baltalayan her eski ya dayanlış özelliğin tesirinden uzaklaşabildik.  Daha gerçekçi, daha gözlemci, daha sade, yeni bir dil, anlatım peşinde koşan öykülerimiz oldu. Bu, modernizmle gelen yenilik ve arayışın bir sonucuydu. Olması gereken de buydu zaten. Gerçi bu şekilde, yani modernizmle geleneksel anlatımlarımızdan uzaklaştık ama onlarla bağlantı kurabilmek için postmodernizmi kullanır olduk. Ufak bir detay olarak, postmodernizmin öykülerimize yeni bir dil ve anlatım imkânı sağlamasının kimi yazarlar için bir kolaya kaçma, yaptım oldu deme vasıtası haline geldiğini de söylemeden geçmeyeyim. Son dönemlerde çokça dosya okumamdan dolayı bunu net olarak söyleyebilirim. Bu iki kavramı –aslında bütün kavramları bunun içine katabiliriz- düşündükçe zihnimde beliren soru değişmiyor, cevap da… Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?  

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geçmiş, günümüz, belki de gelecek… Değişmiyor. Bunu düşünmek beni o kadar çok üzüyor ki. Elimde çokça eski dergi var, geçmişle bağ kurmamı sağlıyorlar.  Bunları emekli bir edebiyat öğretmeni tanıdığımdan almıştım. Allah rahmet eylesin, göçtü gitti. Dergilerin içinde adı sanı unutulmuş pek çok yazar, şair okudum. Bunların da çoğu göçmüş gitmiş. Bunu neden anlattım, o zamanki sorunların aynen şu an da geçerli olduğunu söylemek için. Sadece adı sanı duyulmayan yazarlar mı? Mehmet Kaplan, Fethi Naci, Mehmet Fuat, Nurullah Ataç, Sabahattin Kudret Aksal… Aklıma gelmiyor, bir sürü isim var böyle.  Söyledikleri şu an söylenenlerle aynı şeyler. Nasıl dertliler, bir şeyler yapabilmek için nasıl çırpınıyorlar…  E biz de göçeceğiz, o halde?  Öykü  –şiiri biraz bu durumun dışında tutabiliriz- bu ülkede daima üvey evlat olmuş, hatta evlat bile olamamış. Genlerden mi kaynaklanıyor bilmiyorum. Pek fazla değer bulmuyor. Zaten son dönemlerde her şey reklam ve PR üzerine kurulu. Öykü yayıncılığı bu yüzden can çekişiyor. Nitelikli öykü yok demiyorum, nitelikli dergilerimiz, yayınevlerimiz de yok demiyorum. Bu işte bir saçmalık var diyorum. Seksen küsur milyon kişi yaşıyor bu ülkede, dergiler kaç satıyor? Kitaplar? Kaç tane dergi kapandı son zamanlarda, kaç tane yayınevi? Kâğıt alacak para bulamadı millet, ötesi var mı?  Açıkça söyleyeyim nitelikli edebiyat peşinde koşan yayınevlerinin okuyucusu yok –kıymetli azınlık üzerine alınmasın, instagram-twitter-kahve-kalem-kitap fotoğrafçıları, bir de her şeyi en iyi bilenler- e okuyucu olmayınca para yok, para olmayınca reklam-PR yok, reklam-PR olmayınca yine okuyucu yok, bunlar olmayınca nitelikli öykü de yok. Neden mi? Aç ayı oynamaz da ondan. Yeri gelmişken şunu söyleyeyim, aynı şey okur için de geçerli. Sonuç, günü kurtarmak için çalakalem yazılan şeyler… Birkaç Deli Dumrul’u saymazsak kimse vaktini nitelikli bir eser için ayırmıyor değil, ayıramıyor. Çoğu zaman fuarlarda falan denk geliyorum, bu ülkede okuyandan çok yazar olduğu konuşuluyor. Tamamen yanlış bir gözlem. Dikkatlice bakılırsa bu ülkede çok az yazar olduğu görülür, bir de eleştirici… Çok dertliyim, bence bu konuyu kapatalım, bu konudaki fikirlerimi anlatmaya başlarsam sayfalar yetmez, bir de kavga çıkar üstüne.   

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

Gerekliliği kişiden kişiye değişir ama kesinlikle faydalı olduğunu düşünüyorum. İnsanlar bu konuda daha çok para meselesine takılıyor sanırım. Para verilerek sanatçı olunamaz. E, olunamaz tabii ama atölyeden ne anlıyoruz? Soru biraz da bu. Sait Faik, Çarşıya İnemem’de “Bak! Yine yapacağımızı yaptık işte. Dalgaları boyadık. Ufku mis gibi kızarttık. Biz böyleyiz kötü edebiyat terbiyesi aldık.” diyor, sırf bu söz bile –cümlenin detaylı tahliline girmeden- yeterli bir cevap ama biraz da olsa tecrübeli olduğum için konuyu açayım.

 Hiç kimse, atölyelerin kişiye ne yazacağını öğretebildiğini düşünmemeli. Bu temel yanlış. Atölyede doping verir gibi kimsenin damarlarına akıl, duygu, düşünce, tecrübe, azim zerk edildiği falan yok. Fakat benim de katıldığım bir düşünce olarak, yazmak aynı zamanda bir kelime mühendisliğidir ve işin bu kısmı öğrenilebilir. Böylelikle atölyede –yetkin bir kişilerle çalışmak zorunlu- nasıl yazılmayacağını öğrenmek mümkün oluyor. Evet, nasıl yazılacağı değil, yazılmayacağı…  İşin sırrı burada. Nasıl yazılacağını kişinin kendisinden başka kim bilebilir ki? Sözlerimden “Atölyelere gitmek zorunlu,” gibi anlam çıkarma telaşı duyanlar olacaktır ama şunu söyleyeyim; cevheriniz varsa, evinizde, kütüphanede iyi kitaplar okuyarak da iyi bir yazar olabilirsiniz. Anlatmaya çalıştığım sadece zaman meselesi ile alakalı…  Hesse örneğini hep veririm. On üç yaşında babasının kütüphanesindeki klasikleri yiyip bitirdikten sonra  “Yazar olacağım ben!” demiş ve olmuş. Peki, ülkemizde kaç evin içinde nitelikli eserlerin bulunduğu bir kütüphane var? Bu soruyu herkes yetiştiği, büyüdüğü eve bakarak cevaplarsa ne demek istediğim anlaşılır. Çoğumuz nitelikli edebiyatla geç tanışıyoruz, boşuna Sait Faik’ten alıntı yapmadım, böylelikle yazarlığa giriş maceramız uzuyor. Atölye burada çok önemli. Öncelikli olarak nitelikli eserlerle, nitelikli insan ve düşüncelerle tanışmamızı sağlayarak kaybettiğimiz zamanı kazanmamız açısından bize yardımcı oluyor. Süreci hızlandırıyor.

Sonrasındaysa bir başka önemi ortaya çıkıyor. Edebiyat aynı zamanda atmosfer işidir, beslenme işidir. Kendiniz gibi hedefleri olan insanlarla aynı yolda yürümek sizi besler, size yeni ufuklar açar. Atölye kimi zaman bir hapishanede olur,  kimi zaman kahvehanede, kimi zaman evde, kimi zaman okulda, kimi zaman arkadaşlıkta. Örnekler ve isimler çok da, kısa bir örnek daha vererek konuyu netleştireyim.  Ahmet Haşim, İkdam’da yayınlanan yazılarını yayından önce gazetedeki pek çok arkadaşına okur, hepsinin görüşlerini alıp tekrar tekrar düzelterek yayına hazır hâle getirirmiş. Al sana en temizinden bir atölye çalışması. Hem de bedava. Bunu yapan da Ahmet Haşim, sen, ben, bir de daha anasının karnında klasikleri okuyup felsefeye başlayan, gökyüzünden aldıkları vahiyle bizlere eserlerini bahşeden edebiyat peygamberlerimiz değil…

Atölyelerin faydalarından bir diğeri de şimdilerde networking denilen iletişim ağıyla alakalı. Yazar adaylarının en çok zorlandığı şeylerden biri eserlerini yayınevlerine ulaştırmak oluyor. İyi bir yazarla atölye çalışmaları yaptığınızda eğer cevheriniz de varsa açmakta zorlanacağınız pek çok kapı kolayca açılıyor. Uzun lafın kısası kişinin atölyeden ne anladığı değişmekle birlikte, atölyeler faydalıdır.       

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Edebiyatla ilgili sayabileceğimiz bütün kavramlar yazar için sadece birer araç. Araçları doğru kullananlar da var, kullanamayanlar da… Biçim ve anlatım arasında seviyeli bir ilişki olması kâfi. Gülüyorum ama gerçekten böyle, birbirini çekiştirmeden, birbirinin önüne geçmeden, birbirini destekleyip bütünü oluşturan bir ilişki kurmaları şart. Bu da yazarın hayata bakışıyla bağlantılı bir durum olsa gerek.  

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Yeni kurulan bir anlatı biçimi değil ki bu, eskiden beri var. Kamyon arkası yazılarını bilirsin. Slogan edebiyatı bu işte, hep vardı. Teknolojinin –bilgisayarlar sayesinde yazmak kolaylaştı ama konu bu değil sanırım-  sosyal medyanın öyküyü olumlu ya da olumsuz etkilediğini düşünmüyorum. İnsan değişmiyor, sadece kullandığı araçlar değişiyor. Dün kamyon yazıları, pankartlar vardı; bugün sosyal medya. Unutmadan, bu tarz edebiyatın her zaman bir taliplisi olmuştur, olacaktır da, insanoğlu dünyaya gelmiş, zaten yaralı bereli, ben de buradayım demek istiyor, ha öyküyle ha tweetle, normal şeyler bunlar fazla düşünmemek, yadırgamamak lazım.      

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

A, şairler sürekli kavga mı ediyormuş, hem de ideoloji ya da şiir kaynaklı? Bir yaşıma daha girdim, hiç haberim yoktu. Ayrıca şair insan da öykücü değil mi? Dediğim gibi, insan değişmez. Sen öykücüye değer ver, onu hak ettiği şekilde öv, say, sev bak bakalım o zaman öykücülerin kavgalarının şiddeti ne dereceye varıyor. Araya biraz dedikodu sosu da koy. Oh, tadından yenmez. Öykücülerin bu şekilde, daha sakin, daha seviyeli falan görünmesinin nedeni ne ideoloji ne biçim ne içerik ne de başka bir şey. Mesele pastanın büyüklüğü ile alakalı. Pasta bir büyüsün bakalım neler oluyor. Ayrıca sıkça kavga etmediklerini nereden çıkardın ki? Daha bir öykü okumadan özgeçmişe bakıp bu kitap okunmaz diyen öykücü, öykünün bir bütün olduğunu bilmeyip içinden bir cümleye bakarak atıp tutan öykücü… Bayağı sık olan şeyler bunlar. Hem daha neler neler var, anlayacağın kavga çok da, ayyuka çıkmıyor sadece.     

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Yazar olarak yazdığın şeyi tanımlamanın hiçbir anlamı yok.  Mesele yazdığın şeyin kendini nasıl tanımladığı. Bunun dışındaki tüm tanımlama gayretleri boş. Yukarıda yazdıklarından, anlatı dışındaki her kelime bana uyar.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Net olarak söyleyeyim, benim dışımda her kim yazarken gerçek anlamda bir karakter oluşturmuşsa ben o karakteri oluşturamam. Benzeri olur mu, olur ama aynısı değil, e benzerler de aslını yaşattığına göre…  Başta da söylediğim gibi yazmak kişinin kendine, insana, kendiyle yolculuğu. Bunu içinde zaman var, mekân var, insan var, ölmüş kedin var, sana sevimsiz gelen martılar var, sevdiğin kadınlar, erkekler var, onların sevdikleri kadınlar, erkekler var,  var oğlu var. Kısaca yazarken beslenilen-kullanılan o kadar çok değişken varken, ben bir başka yazarın karakterini yazamam. Ama olur ya, birileri çıkar yazabilirim der, bunu da kabul eder, kendilerine hayırlı işler dilerim.  

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Öyle bir cümle kurabilseydim sanırım yazamazdım. Yazmamın da bir anlamı olmazdı zaten.  Gözü açık gidebilmek iyidir.  

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Bu sorular okuyucunun ve okuduğu yazarın tarzıyla alakalı. Dikkat meselesi metinden metine değişir. İsteyen istediğini istediği gibi de okur. Ama iyi ile kastın nitelikli okur olmaksa…

Okur, okumanın ciddi bir iş olduğunu bilmek zorunda. Az önce Sait Faik’i yanıma aldım, şimdi Borges’i. Borges diyor ki, “Kimi zaman iyi okurların iyi yazarlardan bile ender bulunduğuna inanıyorum.”  Okumak kitabı tekrar yazmak anlamı taşıyan gayet ciddi bir iştir.

Okur, her kitapta aslında yazarla bir kovalamacaya gireceğini bilmeli. Bu da yazara göre değişir aslında; kimisi okuyucunun istediğini verir, kimisi vermez.

Okur sabırlı olmalı. Okur çok zeki, çok akıllı maşallah, cin gibi de, alır eline kitabı hoooop işi çözüverir hemen, metroda, uyumadan önce, zaman, mekân da fark etmez. Böyle bir dünya yok. Okuyucunun iki günde okuduğu eser yıllar içinde yazılıyor. Yıllar içinde titizlikle oluşturulan eserin tek seferde anlaşılabileceğini sanmak yazarı geçelim, esere haksızlık etmek oluyor. Okur unutmamalı ki kimi eserler kendini en az iki, üç okuyuşta açar.

Okur kendi edebiyat damarını bulmak zorunda. Nasıl ki her insan kafamıza uymuyor, herkesle arkadaşlık etmiyoruz, her okuduğumuz eseri de sahiplenemeyebiliriz. Sorun değil.

Okurla başlayan bu maddeler gider böyle ama sanırım yeterince uzattım.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Ben severim açık açık yazarken saklamayı, okuyucuya meydan okumayı, okuyucuyu zorlamayı. Çünkü anlatmak istemiyorum ki, anlaşılmak istiyorum. Okur arkadaşım, yoldaşım olsun istiyorum ki basit bir iş değil o, uğraştırırım insanı. Bu noktada okur pasif değil, aktif bir rol oynamaya başlıyor metinlerimde. Yani yaklaştıran ben değilim, yaklaşan onlar. Canları nasıl istiyorsa öyle yaparlar. Ayrıca okuyana sormak lazım ne kadar yaklaşıyorlar ya da bu konu hakkında ne düşünüyorlar.  

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Nefes almak.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Bahaeddin Özkişi – Göç Zamanı,

Sait Faik Abasıyanık – Bütün Eserleri (kitap ismi fark etmez),

Haldun Taner – Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu,

Jorge Luis Borges – Yolları Çatallanan Bahçe,

Edgar Allan Poe – Bütün eserleri (kitap ismi fark etmez),

Gabriel Garcia Marquez – On İki Gezici Öykü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir