Günümüz Türk Öyküsü Üzerine Söyleşi-7: Betül Ok Şehitoğlu

Söyleşiyi Yürüten: Burak Çelik

Betül Ok Şehitoğlu, 1991’de Samsun’da doğdu. Selçuk Üniversitesi Sosyoloji ve Tarih bölümünü bitirdi, yüksek lisansını tamamladı. Doktora eğitimine devam etmektedir. Öykülerini ve yazılarını Heceöykü, Mahalle Mektebi, Dergâh, Post Öykü, Edebice, Sosyoloji Divanı, Düşünen Şehir dergilerinde yayımladı. Kitabı; Olmayan Şeyler Yüzünden (Hece Yayınları, 2019)

1.Öyküyle ilk ne zaman göz göze geldiniz? Tanıştınız demiyorum, çünkü tanışların gözüne dosta baktığımız gibi bakmayız; öyküyle ne zaman samimi oldunuz?

Bir şeylerin tarihini tutmak hep canımı sıkmıştır. Ama cevap vermem gerekiyorsa öykü yazma fikri 5. sınıfta gelip beni bulmuştu. Yazları dağlara çıkıp, arkadaşlarımla hayvanların peşinden koşardım. 5. sınıfa geçeceğim senenin yazında, birgün dağlara giderken yanımda defter götürmüştüm. Bir de kurşun kalem. Bir dağın başında tek kaldığım bir zaman diliminde kısacık bir öykü yazmıştım. Sonra okullar açılınca Türkçe öğretmenim -izini hâlâ bulamadım- bir gün bizden bir şeyler yazmamızı ve getirmemizi istemişti. Sınıfa getirmiştim. Yanımda durmuş ve sessizce beraber okumuştuk. Deftere “Devam et, çok iyi yerlere gelecek bu kalem.” yazmıştı. Sonra sonra ufak şeyler yazdım, okumalarıma hız verdim. Deli gibi okuyordum. Özellikle lisede ve üniversitede. Ortaokul ve lisedeyken bir tek kitapçı vardı Samsun merkezde, internetten haberim yok pek. Okuduğum yazarların yüzlerini merak ediyorum, seslerini. Sonra interneti çözdüm ama ısrarla bakmadım onların fotoğraflarına. Üniversite son sınıfta öykülerimi yayınlamaya karar verdim. 2013 sonbaharıydı. 2015’di ilk Rasim Özdenören hocayla tanıştım. Huzur veren bir duyguydu. Artık öyküler yazıyor yayınlıyordum ve o ana kadar hep bir sır ile öykü, roman, deneme kısacası edebi metinleri takip ettim. Yani sözü çok uzattım. 5. sınıf diyeyim.

2. Öykü ne anlatır? Her şey öykünün malzemesi olabilir mi? Kurmacanın kuramayacağı şeyler var mıdır?

Öykü birçok şeyi anlatır. O, şeylerin dünyasıdır. Soyut ve somut olanın. Bilinen, görünen ve gizil olanın da. Hayatı anlatır dersem belki klişe ve genellemeci bir söz olur. Hayat hesaplanamayan gerçekliklerle dolu neticesinde. İnsan da öyle. Bilinememezlik ve insandaki merak duygusu bize öyküyü okunur ve anlatılabilir, üzerinde kalem oynatabilir kılar. Öyküdeki insanlar, kahramanlar daima bize var olmasını istediğimiz ve/veya var olduğuna inandığımız/inanamadığımız şeyleri anlatırlar. Uzağı ve yakını, iyi ve kötüyü. Kitabı elinize aldığınızda kendinizi kimi vakit yalnız hissedersiniz. Baş başasınızdır. Yalınsınızdır. Kalabalık size doğru yaklaşır. Ama belki de bir kişidir yaklaşan. Kelimeler size o bir kişiyi birçok kişi gibi algılatabilir, sizi buna inandırabilir. Kelimelerin gücünü gösterir bir nevi öykü anlatmak. Her şeyden kasıt ne bilmiyorum ama zaten hayatımız içinde belli başlı temalar var. Doğum, aşk, ölüm gibi. Öykülerin çoğunda bunlar var. Öykü, kalabalığı ve tenhalığı anlatır. Kurmaca apayrı bir konu. Kurmaca-öykü ilişkisi tamamen ayrı bir konu olarak konuşulabilir.

3. Modernite ve postmodernite Türk öyküsünü daha çok hangi konularda etkiledi?

Modernite yahut modernizm, bireyin daha öne çıktığı zamanları ifade eder. Artık sermayeye tırnak içinde malzeme olan gerçekler bireyin aktif eyleyen olması ile şekil değiştirmiştir. Burada salt modern yahut post modern olanı aramamak gerek. Günümüzde eski çağlara ve şartlara göre daha kompleks bir hayatın içerisindeyiz. Bilim çağı kendi içerisinde çıkmazları, müphemlik ve muğlaklıkları yarattı. Bu sanatı bir anlamda besledi bir anlamda da anlam kargaşasına soktu. Yani Wittgenstein’ın dediği gibi “dilin sınırları dünyanın sınırları” olmaktan çıktı. Tractatus kendi gerçekliğini yarattı. Az evvel sorduğunuz kurmaca da bundan beslendi. Sanat, yeri ve zamanı geldiğinde her şeyden beslenir. Modernizmden de beslendi, bilimden de. İzmler işin içine girince tarihi gerçeklikleri iyi analiz etmek gerekiyor. Bu beslenme hâlâ devam ediyor, etmeli ve edecek de. Tabii, olumlu ve olumsuz olarak. Bir şeyin premodern, modern ve postmodern oluşu muhtevayı etkiler ama değiştirmez. Türk öyküsü kaos, kargaşa, anlamlandırma, ifade etme üzerine kurulu. Türk öyküsündeki analitik zeka ve toplumsal çözümleme beni her zaman düşündürür, hoşuma gider. Türk öyküsü modernizmden, postmodernizmden elbette etkilendi. Bunu 1800’lü yıllarda yazılan eserler ile günümüzde yazılan eserleri okuyarak, karşılaştırarak görmek mümkün. Modernizm hem öcü hem de bir kurtarıcı olarak ele alındı, işlendi. Bu içinde bulunulan dönemlerin siyasi, kültürel, sosyolojik yapısıyla da açıklanabilir tabi.

4. Öykü yayıncılığını –yayınevleri ve dergiler açısından-, günümüzdeki ve geçmişteki durumuyla beraber bakacak olursanız nasıl değerlendiriyorsunuz?

İmkânların ve ilginin artmasıyla gereken yere geldiğini ve daha güzel günler göreceğini düşünüyorum. Tabi bunun yanında kutuplaşmaları da içinde barındıran bir mecra olmaya devam ediyor. Artık insanlar eski İstanbul’daki gibi çınar altlarında toplanıp, kıraathanelerde şiir, öykü okumuyor/yazmıyorlar. Edebiyat, fiziki olarak bir arada olmayan insanları da tanıştırmaya, birleştirmeye ve ayırmaya devam ediyor.

5. Günümüzde özellikle revaçta olan “öykü/yazı atölyeleri”ni gerekli ve faydalı buluyor musunuz?

İlk başta faydalı yerler olabilir elbette. İnsan okumak istediğinde kılavuza ihtiyaç duyuyor. Artık eskiye göre bilgiye ve kişilere ulaşmak daha kolay. Buralara daha çok lise ve üniversite öğrencileri gidiyorlar. Ben herhangi bir atölyede öğrenci olmamıştım. Atölyede işlenen konulara ve anlatan kişi kim sorusunun cevabına göre gerekli/faydalı olup olmadığını değerlendirmek daha uygun olur. Ama eğer bu işi “para kazanmak” için yapan “yazarlar” varsa bu sorgulanması gereken bir şeye dönüşüyor. Buralardan büyük yazarlar çıkar mı çıkmaz mı sorusu da akla geliyor. Belki de çıkar, kim bilir. Ama ben her zaman daha iyiyi yazmanın söylemenin ilahi bir yeti olmasına inandığım kadar, emeğe de inanıyorum. Emek olmadan hiçbiri fayda etmez diye düşünüyorum.

6. Sizce günümüzde biçimler, akımlar vb. anlatının önüne geçiyor mu? Biçim ve anlatı arasında nasıl bir ilişki olmalı?

Hayır. Bunlar birbirinden beslenen, birbirini destekleyen şeyler. Anlatı, elbette bir söyleyişe, tekniğe, akıma bağlı olabilir. Bu eseri daha algılanabilir kılar ve yazarın ifade gücünü kuvvetlendirir. Önüne ya da ardına geçiyor demek irite edebilir bir söylem oluşturur. Ya ya da mantığı yerine hem hem de mantığını kullanmak daha velut bir yazma biçimi ortaya çıkarmamızı sağlar.

7. Sosyal medya ve teknoloji öyküyü ne yönde etkiledi? Sosyal medyada da bir çeşit anlatı biçimi kuruluyor, bu sanal anlatı biçimi, öyküyü etkiledi mi, etkiler mi?

Dediğim gibi iyi ve kötü daima yanyanadır. Biz iyi olanın peşinden gidip daha çok geliştirmeliyiz diye düşünüyorum. Bir eseri yazarken yazar elbette “Kalıcı olsun” ve “kitabım okunsun, insanlarda ne yankı uyandırıyor,” bileyim der. İnternette kurulan anlatı kitaba göre havada kalıyor gibi. Kalıcılık pek fazla olmuyor. İnsanlar simülasyonist bir okuma gerçekleştiriyorlar orada. Fakat şöyle de bir şey yok değil. Ne kadar görüngü dünyası içinde bulunursanız o kadar varsınız. Yani sosyal medyayı kullanmayan özellikle genç ve yeni yazarlar kendi isimlerini duyuramıyorlar, ne kadar güzel metinler yazsalar da. Keşif beklemek için müsait bir çağda değiliz. Yaşıtları da orada bir yerlerdeler. O sebeple gerektiğinde iyi olan şeyleri “göstermek” adına sosyal medyayı kullanmak yararlı da olabilir.

8. Şairler birbirleriyle sürekli bir kavga hâlindeler. Bu kavgaların nedenleri genelde ideolojik olduğu gibi, şiirden de kaynaklandığı oluyor. Fakat öykücüler birbirleriyle bu şiddette ve sıklıkta kavgaya tutuşmuyor. Bunun nedeni öykücülerin ideolojiden uzak durması ve biçime ya da içeriğe fazla takılmamaları mıdır?

Kavga ya da sulh, ben okuyup yazmaktan yanayım. Bu sebeple pek ilgimi çeken bir konu değil. Kavgayla bu zamana kadar bir şey kazanıldığın görmedim. Neticede öykü ya da şiir yazsın, eğer farkına varmadan bir ringe düşmüşseniz ve size karşıdan bir yumruk atıldığını görüyorsanız elbette kendinizi koruyacaksınız. Ama ben daima bilginin ve emeğin güç olduğunu savunan taraftayım. Yani ring kurucu kim, oraya nereden düştünüz, size kavga kıyafetini zorla mı giydirdiler, eldivenlerinizin rengi sizi bir tarafa mı ait hissettiriyor, yoksa sadece yumruktan mı koruyor? Bunlar çetrefilli konular. Bu konulara takılmak kişiyi pazara düşürür ve sanatının önüne geçer. İdeolojiden kast edileni anlamadım. Fazla metafora gerek yok sanırım. Duvara çarpa çarpa duvar olmuş insanlar gördüm. Bu sebeple biz işimize bakalım.

9. Öykü, kısa öykü, minimal öykü, hikâye, kurmaca, anlatı… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Ya da illa bir tür belirlemek zorunda mıyız?

Zamanla, üslupla gelişir tüm bunlar. Ben hepsini anlatmak isterim. Bunu da yapmaya çalışıyorum. İlla bir tür belirlemek zorunda değiliz. Kimi zaman öykünün, romanın, denemenin içerisinde bu saydığınız türler bir arada kullanılabilir.

10. “Asla böyle karakter oluşturamam.” dediğiniz öykü karakteri/karakterleri var mı? Varsa hangi karakter/karakterler?

Yok. Hiç düşünmedim. Ama keşke okumasaydım dediğim kitaplar, keşke gitmeseydim dediğim tiyatrolar olmadı değil. İnsan, keşkelerden örülmüş bir ağ içerisinde.

11. “Şu eser gibi bir eser ortaya koyarsam gözüm açık gitmem.” cümlesindeki “şu eser” sizin için nedir?

Çok var. Tolstoy’u, Buzzati’yi, Halil Cibran’ı, Atsız’ı, Dede Korkut’u, Ahmet Hamdi’yi, Yunus Emre’yi, Yesevi’yi, Ömer Seyfettin’i, Sabahattin Ali’yi severim. O eser Dede Korkut Hikâyeleri diyeyim.

12. İyi bir öykü okuru metinde nelere dikkat etmelidir? Yani iyi bir öykü okuru olmak için ne yapmak gerekir?

Sadece öykü okumaması gerekir. Evin eşiğini atlayıp mahalleden uzaklaşması, başka mahalleleri, şehirleri, ülkeleri dolaşması gerekir. Yazarın samimiyetine bakması gerekir. Aldanmaması gerekir ya da gerektiği yerde aldanması gerekir. Alkışlayacağı, küfredeceği şeyleri kendi aklıyla ve kalbiyle bulması gerekir. Öyküler, zamanın ve kişilerin içinde yaşadığı dönemin, olayların, coğrafyanın etkisi altında kalırlar. İyi bir öykü okuru öykünün geçtiği zamanı, yeri bilse fena olmaz gibi. Bu bize sosyolojik gözlem ve analiz gücü de sağlar çünkü. Sadece öykü karakterlerini tanımamalı. Bağlantılar kurmalıdır. Tarih, sosyoloji, iktisat, Türkçe bilmesi gerekir. Gerekirse içerisinde eski Türkçe, Arapça geçen yerleri sözlükten anlamına bakarak tekrar okumalı, anlamlandırmalıdır. Okur, yazarın inşa ettiği dünyayı yeniden üretime sokan ve onu zihinsel haritasında takip eden kişidir.

13. Siz öykünüzü yazarken okuru merkezinize ne kadar yaklaştırıyorsunuz?

Öyküyü yazarken okurun yanımda olmasını önemserim. Anlaşılabilir ve hissedilebilir olsun isterim. Onunla bazen kolkola gezerim, bazen ironi yaparım, sofraya davet ederim,  bazen işaret eder gösterir gibi yaparım ya da direkt gösteririm, gözüne sokarım neredeyse. Bazen onunla birlikte uzaklara, yollara bakarım. İnsanların ellerine, gözlerine, kıyafetlerine bakarım. Elinden tutarım elimden tutmasını isterim. Onunla bağırırım mesala, onunla ağlarım kimi zaman. İlk öykülerimde okuru kendime çok yaklaştırmadan sadece kendi dünyamı anlattığım öyküler vardı. Yazdıkça ve açıldıkça, etrafınızı saran o habitusu, yaşam alanını da anlatmaya başlıyorsunuz. Bu kez, yazdığınız şeyleri yaşayan ya da yaşanmış gibi hissettiren o duyguyu okura veriyorsunuz.

14. Öykü yazmak için haklı bir nedene ihtiyaç var mı? Varsa sizin haklı nedeniniz nedir?

Öykü yazmak nedenden çok sonuç gibi geliyor bana. İlla bir neden arayacak olursak, insan ölümlüdür ve ölüm hakikattir. Bizden sonra bir hayat var olacaksa ve bu hayat içindeki insanlar da benzer yaşamlar yaşayacaklarsa öykümüzü okumaları güzel olur. Elbette sadece bizden sonraki hayat değil, yaşadığımız dünyada da okunmak isteriz. Farklı coğrafyalarda da, farklı evlerde de. Türkiye, Türkçe bilinsin isteriz. Duygu dünyalarımız, acılarımız ve sevinçlerimiz yazdıklarımızla taşınsın isteriz. İnsana dokunmaktır amacımız. Benim yazma nedenim de toplumu ve insanı anlatabilen, yüreğe dokunabilen öykücü bir sosyolog olmak ya da sosyolog bir öykücü.

15. Bize hangi üç tane yerli ve üç tane yabancı öykü kitabını önerirsiniz?

Buna karar veremiyorum. Ama söylemek gerekirse:

Rasim Özdenören-Denize Açılan Kapı,

Dede Korkut Hikâyeleri,

Ahmet Sarı-Merhamet Dilercesine Gökyüzüne Bakmak;

Dino Buzatti-Colombre,

Peter Bichsel-Aslında Bayan Blum Sütçüyü Tanımak İstiyordu,

Carys Davies-Kuytu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir