HAYALLE DİRENMEK YA DA DİRENİLENE DÖNÜŞMEK

Tutku Kırcalı

Dışarıdan hiç eli kaymamış bir zanaatkar tarafından çizilmiş bir çizgiye benzeyen yaşamı-eserleri bağıntısına baktığımızda Behçet Necatigil’in beklenen bir duyarlılık göstererek toplumun içinde var olmaya çalışan bireye yaklaştığını duyumsayabiliriz. Kendi öznelinin sezgilerini kelimeleştirirken dönüşen toplumun içinde gelişen yeni insan tipinin düşüncelerini aktarmayı başarmıştır, o. Bu değerlendirme yazısında, şiirlerindeki yersizlik anlatımını biyografisindeki paralellikle beraber açmaya çalışacağım.

Henüz iki yaşında cılız bir fidanken toprağa verdiği annesine kök salamadığı için yüreği yaşamla örtüşmüyordu belki de Behçet Necatigil’in. Yavru dünyayla ilk bağlarını kuracağı bir anneden yoksun olmak dünyanın bizatihi kendisinin de onda eksiltili olmasına yol açmıştı. Hırsla karışık bir özlemle anılan, geri dönülmeye çalışılan çocukluk dönemi onda yıllar sonra tekrar elde edilmeye çalışılan bir arzu nesnesi olmadığı gibi henüz içindeyken de kaçıp sığınmak için kapalı ormanlara girmeyi göze aldığı bir acı mekanıydı. Ne var ki, Necatigil tümüyle yok sayamaz çocukluğunu, anıların apansız gücü parça parça büyütür içindeki çocuk kederlerini. Bu ilk yaşantısını bütünlüksüz, kesintili hatırlamasının nedeniyse renkli taşlarla değil; paslı, karanlık geçitlerle onu bugüne taşıyabilmesinden olsa gerek. Hansel ve Gratel gibi taşları izleyerek babasına dönüp mutlu bir çocukluk yaşayamaz; anneannesi ve üvey annesinin ‘‘evleri’’ arasında kendine ait bir evi olmayan, yurtsuz bir çocuk olarak kalır. Yazınında görülecek hasretini verdiği eve atfedeceği birincilliğin, doğumla elde edilen millet/cinsiyet/ırk gibi kavramlardan en çok birebir ve somut etkileşimde bulunulanı ailenin evle özdeşleştirilmesinden kaynaklanması olasıdır. ‘‘Diğer’’lerinin zahmetsizce ‘‘sahip’’ olduğu bu kimlik belirteci, onun için her zaman yok hükmündedir ve ancak eve ‘‘dönme’’ gibi eylem gerektiren bir süreçle elde edilme olasılığını taşır ki bu da evi önceden bulunulup dışarıya gidilmesine karşın yine ona varılan bir sığınak durumuna, bir kendi olma sürecinde ben’in üstüne inşa edildiği temel haline sokar. Sonrasında ev yapısının getirdiği insan mevcudiyeti, doğal seyrinde bir etkileşim ağı yaratır. Şairin zamanla bu oluşumdan uzaklaşıp (ancak yine evin içinde var olarak kimlik kazanabilen) odayı yeğlemesi ise belki de ‘‘dışarı’’ olan insanların evin içinde daha içtenlikli gözükme ayrıcalığını kazanmalarına rağmen hala acıya çalan kavgalarını devam ettirmeleriyle yarattıkları yeni dışarı sınıfını, sınırların dışında bırakarak kendine/özüne/öze dönme isteğinden doğuyor olabilir.

Kendisinin de 1950’lerin sonrasında yaygınlaşan edebiyat matinelerine katıldığını bildiğimiz şair, bir şiirine bu performansı konu edinir. Sorgu masasında görünmez ama sezilir yargıç bakışları altındaymış gibi ışıkların sıcağında dururken bilinçle seçilmiş kelimeleriyle ortalığa kendini üfürmesini, en azından birkaç dinleyicinin aynı yaşanmışlığa sahip olmanın getirdiği ruh yakınlığını duyarak onu anlamasını beklemektedir, elbette boş yere. Otomatın özdeş bir hızla fırlattığı duygusuz, benliksiz, bozulmuş paralar gibi kişiliksiz bir alkıştır yalnız ruhunu sergilemenin karşılığı. Kendini örtülerinden soydukça tüketilmiştir. ‘‘Üstünde beyaz gömlek varken içindeki nar dürtülmüştür.’’* Ve bu gösteri her iki anlamında da tekrar tekrar devam edecektir.

Necatigil; kendi darlığından, dünyaya sığamayıp bir odada ‘‘olmaya’’ çalışmasından bahsederken kanıksanmış ayrıntılardan da yararlanır. Öyle ki, yalnız iki sayının arasındaki bir çizginin uzunluğu kadardır insan ömrünün yılları. Nasıl çizilmişse o çizgi, öyle yaşanacaktır; nasıl çizildiğinden öte, şu ya da bu şekilde bir çizgidir üstelik, çizgi kavramı olabilmenin haricinde bir yaşayış mümkün değildir. İnsan bu formata hapistir, tıpkı zihninin yaratılarına tutsak olduğu gibi. Dünyanın ölü çizgilerine, bizden önce kurgulanmış sınırlandırmaların türetilmiş algılarına kaybedilmiştir yaşam. Bu yazgının dışına çıkmayı sağlayacak tek araç olan zihnin üzerinden oluşturulan esaret ilişkisi, dışarı çıkmayı hatta çıkma sürecini hayal edebilmeyi bile artık imkânsız hale getirmiştir.

Mitolojik ögeler de kullanan Necatigil’in ilk şiirlerinde Pan’ın nefesine bile ılık bir tatlılık atfeden görece iyimserlik hali hakimken, zaman döndükçe aynı Pan kucaklayıcı kır yaşamından milyonluk kentlerin asfaltına, insanlardan intikam aldığı başka bir zamana iner. Çağ; öğlen cenaze kaldırılıp akşam eğlenilen, kolayca hancı-hacı olunan bir çağdır artık. Vakitsizlik insanı esir almıştır; öyle ki huyu suyu zaten bilinmeyen komşular adlandırılarak kişileşme hakkından da mahrumdurlar, insanlar yaşadıkları evin konumuyla anlatılır hale getirilmiştir. (‘‘…karşımızdaki ev’’). Nerede/ kim olmalı bilemeyen, hileyi akıl edemeyen, nabza göre şerbet veremeyen, bıçaklar elde hazır ama o elma oluvermişken; kendisinin değil zıddının değer gördüğü bu dünya, şair için dumanlı hatta tatsızdır.

Buradan kaçış doğaya, eve, odayadır. Kendi saltanatının hüküm sürdüğü, yıldızların imrendiği, içinde saadetin bulunabildiği yerdir ev; önceleri. Sonrasında evin getirdiği mecburiyetler, ufacık ellerden akıp tuz yerine geçen ter de onu sıkacak; istediği özgürlüğü, ütopik kaçışı sağlamayacaktır. Evlerin bırakmadığı insanlar elleri boş gezmek isteseler de eve ekmek götürmek, çalışmak, çarkı döndürmek zorundadırlar. Kaçmaya çalışanlar onsuz olamaz, en marjinal nokta olarak dışarının hevesini alır ve içlerine nüfuz ettiği açıkça anlaşılan evlerine dönerler. Evdeki bu baskıdan kurtulmak için de özerkleşmiş odaya kapanılır. Yatay olarak daraldıkça (alan ve eşya azaltılması.), dikey olarak derinleşme yaşanır (anlam kazanımı). Sokaklar da aşklar da reddedilir, onlar koca bir malikanedeki gereksiz eşya yığınlarından bir ikisidir. Dışarıda var olan herhangi bir forma ihtiyaç yoktur, zaten yaşamanın da anlamı yoktur, yaşamak kaç paradır ki? Bu noktada Kavafis akla gelir; ‘‘Nasıl tüketilmişse ömür bu köşecikte, öyle tüketilmiştir tüm yeryüzü de.’’ Odadan çıkmaya lüzum kalmamıştır çünkü tek bir oda zaten bütüne dünyadır; zihin mekânı içine almış, yer değiştirmeleri önemsiz kılmıştır. ‘‘Maladaptive Daydreaming’’ denilen sendromda olduğu gibi eyleme geçmeksizin hayal örüntüleri ‘‘içinde’’ yaşamak, harekete tercih edilir. Pasifizm hakimdir, acı kaynağı yok edilmeden aksine güçlendirilerek yaşanır çünkü artık varlığın temelini oluşturan bu acıdır. Gür bitkiler altında bir bengisu akar ama bu önünde sonunda mitsel olarak kalmaya mahkûm su; korkunun devası olup onu yok ederek mi şaire ölümsüzlük vaat eder, yoksa korkunun kendisi olup o devam ettikçe korkan da var kalacağından yaşamın kaynağı haline gelmiştir, tartışılır. Çünkü beyaza engel olan bu korku aynı zamanda ona geçittir de. Düşmandır ama o olmaksızın yaşanılamaz da çünkü zıttı olmadan şair kendisini kuramamaktadır. Devamında odanın da zaman geçtikçe evleşmesine ve dışarılaşmasına, onu boğmasına karşın şairin harekete geçecek cüreti olmamakla beraber zaten çıkışın sonrasını düşünebilecek kadar özgürlüğü içselleştirebilmiş bir zihni de yoktur. Çıkışa en yakın denemeleri de ancak odanın içinde kurduğu hayallerle gerçekleştirebilmesi bundan, bu boyunduruk altında ezilmesindendir.

‘‘Eski Sokak’’ derlemesindeki şiirleri ve kaynakçada belirttiğim okumalar üzerinden çıkarttığım bulguları direkt belirtmeyip metnin içine yedirerek yazdığım bu inceleme yazısında anladığım ve anlatmaya çalıştığım odur ki: Odanın içinde, odanın acısına mahkumdur; şiirlerini çıkmamış piyango biletlerini köşelerine yazan ve odasını(zihnini) bir dünyaya sığdıran, boşluktan ürkenlere ‘‘Geldim!’’ diyen birinin verdiği umut uğruna yazan bu şair.

Kaynakça:

  • Gökalp Alpaslan, G. Gonca (2003), Behçet Necatigil’in Şiirlerinde Mekânın Poetikası, Türkbilig, 5, 29-44.
  • Necatigil, B. (2019). Eski Sokak. Özpayabıyıklar, S. (Der.). İstanbul: YKY.
  • https://eksisozluk.com/entry/94295552
  • https://blog.ufuk.io/birhan-keskin-nar/*
  • https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/112343
  • https://www.antoloji.com/sehir-siiri/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir