Hayrettin Orhanoğlu – Anlaşılmanın Kıyısında Bir Şair: Cevdet Karal

Anlatmanın hele ki şiirde bir şeyler anlatmanın büyüsü, içinde onca sesi barındıranların bildiği bir şey olsa gerek. Bu büyüde yalnızca görüntüler ve sesler yoktur. Daha derinde ağır ağır hatta için için akan bir ırmağın da varlığını haber verir. Bu sesler ve görüntülerden kimsenin haberinin olmadığı anlarda işte o anlardan birinde kalem kıpırdanır, durgun parmaklarda ve ırmak bir dağdan, dağlanmış bir yaradan olanca yüküyle boşalıverir. İşte Cevdet Karal’ı bu ırmak gün yüzüne çıkıp da yeni yatağına doğru ilerlerkenki ses ve görüntülerle birlikte düşündüğümüzde, tıpkı onun gibi hayata bakmaya başlarız. Çünkü her şey, bir başka şeyin içindedir: Ben sensin bir olmak da neİçinden ağlayanın sesi duyulmaz ki başka yerdeHer şey bak nasıl da bir başka şeyin içindeDallar kalbimin rüzgâr dilimin ve tüyler göğün içindeVe bir şeyin içindeki her şey bir keman sesinde (Bunu Bilmezsin Sen)

René Char, bir şairin kendiliğini en yalın haliyle görebileceğimiz yerin onun ilk kitabı olduğunu söyler. Kimbilir belki de en karmaşık haliyle… Karal’ı, bu ikinci yargıda buluruz. Henüz mecrasını bulamamış bir ırmaktan söz etmiyoruz elbette. Ancak suyun toprakta açtığı izden hangisinin gerçek yatak olduğu sorusu akla gelir hemen. Ancak kitap tamamlandıktan ve yayımlandıktan sonra okurun ilk karşılaştığı şey, “Sanatı Savunmak” adlı bildiridir. Bir münacat ama hemen ardından sanatın neliği üzerine modern yanıyla olması gereken tarafın sınırları belirlenmiş. Ardından da şiirin işlevi ya da niteliklerini sıralanmış: Şiir, bir itiraftır. Kendi nefsinin tanrısı olma imkânsızlığınınitirafı… Her itiraf gibi, onda da haz ve acı birbirine karışmıştır./ Pişmanlık elbisesine bürünmüş da olsa, her itirafta bir parça başkaldırı saklıdır.Şiir, bir arınma çabasıdır. Eksile eksile varlık bulur.İdeal biçimine ulaştıkça bir dua saflığındadır.Tanrıya yakarmadır.”

Bu bilince rağmen kitabın ilk bölümü henüz atılacak okun yönü konusunda bir şüpheyi, dahası bulunduğu mahreci tanımlama noktasında bir kaygıyı beraberinde getirir ki çok geçmeden “Tenbeyaz” bölümüyle şairin kendi içinde bir karara vardığını görüveririz. Bu, “Başkaldırı”dan arınmaya hızlı bir geçiştir aynı zamanda.  Şairin sonraki kitaplarında, alışkın olduğumuz üslubunun hamleleri, sayfalar çevrildikçe sıklaşır: bir melek korosusörf yapıyor internet sayfalarındabaşmelek tabutunu taşıyor atilla’nıngüller ve masalar arasında (Sörf Yapan Melekler)

Tabiat, Karal’ın sonraki kitaplarında yine ırmak metaforundan hareket edersek bu kez insan-ı kâmil olmaya doğru hamle yapan bir şiirsel özneyle kendini gösterir kimi zaman. Varlık, gerçeklikten sıyrılarak müşahede alanının keşifleriyle donanır: Gel içinden geçelim bu incir bahçesininKalbime düşen yıldırımsın öyle yakıcı teninHatırla acı bir suyla emzirilen kâbil’iArzusu çabuk söner gökteki meleklerin (Yarılmış İncire Yemin)

Bu dizelerde bizi şaşırtan şey, ses ve görüntü imgeleriyle canlı bir tabiatla özdeşleşen bir bilincin dinginlik maskesi altındaki derin çağıltısıdır. Ancak bu çağıltı, yalnızca tabiata atfedilen bir resmetme eğilimini barındırmaz. Daha ötede, düşünceye yaslanan, düşünceyle varlığını idame ettirirken, başta belirttiğimiz ‘anlatma’ ile birlikte ortaya çıkar. Bu sebeple Cevdet Karal’ı belirleyen çıkış noktası, anlatma ile eşyayı hakikatin penceresinden yansıtan tabiatın, bir şeyleri, anlatmak için bir araya gelmesidir. Bir diğer deyişle bu şiirler, tıpkı tabiatın özünde olduğu gibi işlevsel bir mecra görevi üstlenirler. Tarihle, inançla ve her şeyden önemlisi insanın “eşref-i mahlûkat” olmasıyla bir arada düşünülebilecek bir öz taşırlar. Bireyselliğin, kimi zaman da duygusal bir ben’ciliğin sıkıştırageldiği modern şiirsel öznenin ardından yatan da tam da budur.

Felsefe geleneği yok denilen Osmanlı’nın 600 yıllık birikimi, Davud-el Kayserî, Fergânî, Ankaravî İsmail Rüsûhî Efendi ve daha nice düşünce simasında özetlenebilirken Mevlana’nın ve İbn Arabî’nin bir’leştiği bir ateş denizinde, tekke ve dergâhlarda sözle anlatma’nın arasında remizli konuşmanın sırları şiirlerle dile gelir. Birçok Mevlevî şairinin aynı zamanda İbn Arabî yorumcusu olması hiç de şaşırtıcı değildir. Ancak özellikle İbn Arabi başta olmakla birlikte bu geleneğe ait şiirlerde dikkati çeken şey, imge ile ‘anlam’ arasındaki ilişkinin sanılandan farklı yollarla takip edilmesi gerektiğidir. Yani kastedilen ile söylenen arasındaki boşlukta biriken ‘anlam’ gündelik yaşantıları ama aynı zamanda bir keşif tecrübesini imgelemektedir. Bu keşif tecrübesi de kendi içinde dallanıp budaklanmakta, her anlama ait imge, daha ırmak dağın içindeyken başka yönlere akıp gitmektedir. Her şey bak nasıl da bir başka şeyin içindeDallar kalbimin rüzgâr dilimin ve tüyler göğün içinde dizeleri de yeni bir anlam ve imge katmanı kazanarak bu bağlamda hem tarihsel bir arka planı, hem şimdiyi hem de geleceğe ait tavrı da belirlemektedir. Merkezinde insanın varlık oluşuna ait bu dizelerde eşya da aslî niteliğine yaklaşır. Gerçeklik, hakikate doğru açılır. Her şey bir başka şeyin içindedir de biz görmüyoruzdur. Aşağıdaki dizelerde olduğu gibi varlığın ötesine geçmek, varlıkla nesnel değil hakikatin gerekleriyle bir bağıntı kurmak gerekir.

1990’lar ve sonrasında bir şiirsel özne tasarımında kendi sınırlarını genişleten Cevdet Karal, şiiriyle ne kadar farklı bir ifade alanına sahip olacağına dair bir cevap daha verir “Durgunsun Diyorlar” şiirinde. Bakanlara değil de daha derinleri görenlere bir cevaptır bu: Ben bir şarkıyım bunu bilmezsin sen/ Pencerenden içeri yalnız bir yarısı giren/ Ne yapsam dışarıda kalıyor diğer yarım/ Ne etsem ( Bunu Bilmezsin Sen) Bu dizelerde modern insanın buna bağlı olarak bir zaafı daha ortaya çıkar: Hakikate aşina olamadığı için eşyaya nüfuz edememek! Varlığın özüne bigâne kalmak! Karal’ın şiirde öngördüğü merkezî imge alanı da buradan itibaren başlar.

Metafizikle arasında kurduğu alanı boşaltarak yalnızca kelimelerle ilerleyen modern şiir anlayışında insan, hakikatle ilişkisini de koparmıştır. Çünkü bu boşluk, modernliğin öngördüğü zaafların başlangıcını oluşturur. Karal da buna işaret ediyor. Kendi şiirinin durduğu yeri belirlerken söyledikleri şu: “Metafiziği hayattan kovan dünya görüşünün yol açtığı yüzeyselliğe karşı şiddetli bir eleştiri. Dikte edilen hayat-şiir ayrımına, derinden bir karşı koyuş. Bu duygu, kendi üslubunu ironik bir yıkıcılıkta da kurabiliyor… Sanat yaratıcısı, kendini, dünyayı ve varlığı algılamanın bir aracı olarak konumlandırması gerekir.”[1]

Bu sözler, Karal’ı bir “dünyaya saldıran şair” olmaktan uzaklaştırarak bir cevap bulma arayışının da öznesine dönüştürür. Çünkü 1990’lı yıllarda örneğini çokça gördüğümüz gibi yalnızca isyanla yola çıkmak, çoğu kez birbirini tekrar ve taklit eden retorik çabası olarak kaldı. Dolayısıyla yukarıda da belirttiğimiz gibi Cevdet Karal’ı farklı kılan verdiği bu cevaplardır. Bu cevaplar nelerdir? Bu soruyu ilerleyen satırlarda bulacağımızı düşünerek zamanla ilgili tasavvurlarına baktığımızda şairin sayılan zamandan ziyade irreele doğru ilerlediğini görürüz: Öyle yavaşladı ki zamanİki dağın zirvesi iki anBiri diğerine bakıyorSenlerdir göz kırpmadan (Masumiyet Defteri)

Kar, Hilkatin İlk Günleri’nin önemli imgelerinden biri. Masumiyeti ifade etmesinin yanında örtücülüğü ve ölümü hatırlatması bakımından da önemli bir değer taşır. Bu kitaptaki şiirler, şairin seyir defterindeki sayfaların arasında daha sakin daha mutmain durur. Kalp, aşkın öznesidir Karal’ın şiirlerinde. Ancak bu özne, modern ardıllardan farklı olarak özneliğini kulluktan başlatır. Öyle ki: göğsüm korgözüm dumanhangi gecene zaman (Nefes)

Eğer Cevdet Karal şiirine bu kitapla bir mihenk noktası belirlenseydi şiirsel coşkunluğu Yunus’tan devralınmış bir sestir diyebilirdik. Kesilip biçilmişimBaşka teni giymişimTabut bile yabancıBelki toprak sırdaşım (Kumaş)

Kulluk, bedenen değil kalbendir. Bu dünya ise kalbe gurbetten başka bir şey değildir. Eğer bir aşırı okumaya girişir de Cevdet Karal’ın kitaplarına bu yöntemle bakacak olursak âlemin oluş haliyle kurduğumuz ilişkide aşkta karmaşanın ilk çıkışını “Horozlu Ayna” kitabıyla görürüz. Oluş, gerçekleşmiş, her şey kendi karmaşasında olması gereken yere doğru ilerlerken dil de bundan payını almıştır. Yolcu, kendi varlığını bütünleyecek arayışını sonlandırmamıştır. Henüz yarı yoldadır. Bu yüzden karmaşık ve parçalı bir bilince sahiptir.

“Hilkatin İlk Günleri” ise adı üzerinde şaşkınlığın, coşkulu bir vecd ritüeline doğru ilerleyişini hissederiz. Kişi, hayret âlemindedir. Âdemin bütün isimleri ezberlemiş olması gibi şair de aşkın bütün hallerini bilmektedir (arif). Sükûnet ve karmaşa, kitabın ana görüntüsüdür. Ancak bu karmaşa var oluşun ilk anına aittir. Yer yer modernlikle örtüşen iç kavgaların da araya girmesiyle Karal, zamanı akronik bir noktada algılar. Bu da şaire geniş bir söylem uzamı kazandırır: Seni görünce, kâinatİlk zerresinden başlayarakYanıyor yanıyor sanıyorum (Seni Görünce)

Şair, “İlahiyat Fakültesi Bahçesindeki Ceset” adlı bölümünden başlayarak son kitabını da içine alan üçüncü merhalesini bu dünya eksenli şiirlerden oluşur. Şiirsel özne, Hallac-ı Mansur gibi zaman zaman keskin bir eleştiriyle modern insana dair gözlemlerini aktarır: bir yerdeyim Allahım bir yerdeyim/ belki benimle yarattığın yerdeyimbir yerdeyimne çitlerle çevrilmiş ne taş duvarlarlasonsuzluk binlerce adım sonraattığım adımlarlabilinmez mesafeler giriyor arama (Yerden Doksan Dokuz Adım Yukarda)

Bir sorudan yahut tefekkürden tasavvurlara açılan perdede şairin sorduğu sorular, önceki kitaplardan biriken bir akışın, bir müşahede tecrübesinin nüvesini taşıyor:  Dokun bak yaşıyorsa ya hâlâDaha ilk saniye, ilk dakikaDokun bakYa soğumamışsaSıcak kalacaksa daimaDokun bak, ya insan içinde taşıyorsaÇok zaman önceydi, çok şey değiştiDediği cesetleri (İlk Konuşma)

Karal’ın son kitabı “Cesedi Nereye Gömelim”de önceki kitapların temel eyleyeni olan “nereye?” sorusuna mekâna ve eşyanın özüne doğru bir yolculukla cevap aranır. Buna bağlı olarak da cevaplar da birer öngörüye dönüşür. Bu kitaptaki “ceset” kavramına yakından baktığımızda biz de şairin öngörülerinden hareket edersek kolayca modern insan cevabına ulaşırız. Ancak yanıltıcı nokta da buradan başlar. Tıpkı modern insanın algılanışında olduğu gibi bu öngörü de insanı eksik tanımlayan bir adlandırma aslında. Bu kitaptaki şiirsel özne Âdem’dir. Önceki kitaptan başlayarak bütün bir insanlığı temsil eden, hilkatin ilk anından itibaren insanoğlunun bütün yükünü omuzlayan ve düşüş ile ardından yükselişi Mutlak’ın tecellisinde müşahede eden Hz. Âdem, hem varlığın hem de özün öznesidir.

Bu öngörü, bize yetmediğinde bir başkasına daha açılmamız gerekiyor ki bu da genel anlamda evrensel insanlıktır. Bu son adlandırmanın tasavvuftaki karşılığı da önemli bir yönüyle “insan-ı kâmil”dir. Bu insan modelinin inişli çıkışlı yolculuğuna (sülûk) eşlik eden beşer olma hali umutsuzlukla birleşir kimi zaman. Karal’ın sık sık vurguladığı bu yönüyle beşer, tasavvufi hikâyelerde karşımıza çıkan kuyu metaforuyla da mücadele etmek zorundadır. Şiirsel coşkunun (rindane tutum) bilgiye (zâhidane tutum) galebe çaldığı bu şiirlerde Cevdet Karal, yönünü rindane tutuma çevirir.

Şairin “ceset” kelimesiyle vurgu yaptığı bir başka imge alanı ise yaşıyormuş gibi yaşayan modern insandır: Kapıyı çalan kimdiKapıyı, az önce, şimdiBiri işte, bir şey sordu ve gittiCesedi nereye gömelimBari siz söyleseniz hanımefendiBiz nerden bilelim, biz nerden bilelimBiz ölüyüz, yoksa değil miyizYatak odalarında ve her yerde (Biz Nerden Bilelim)

Karal, kitabının temel imgelerinin odaklaştığı şiirinde ise soruyu soran özneyi tümüyle açığa çıkararak öngörülerimizin boşunalığına dem vurur: Bugünlerde bir ceset gördünüz mü buralardaBildiğiniz ceset işte, bir yer arıyoruz biz onaYa yüzüme ölü görmüş gibi bakarsa (Her Çarşamba Gök Yaklaşınca)

Bütün soruları soran başkalarının bir ölü olarak baktığı kişidir. Bakışımlılık, insanı tasavvufta ayna modeliyle değerlendiren anlayışın modern bir yansımasıdır. İnsan, bir diğerine aynadır. Ancak modern insanın aynası paslıdır ve çoğu şeyi görmez. Karal, sırtında bir ölüyü taşıyarak dolaşan Nietzscheci öncülünün aksine bu ölüyü kendi bedeninde taşır. Kalp ve idrakin hâlâ canlı kaldığı bu bedende insanlar, dış görünüşe önem verdikçe insanlığın azaldığının farkında değillerdir. Oysa inanç, kişinin kusurunu görmede gece gibi ol düsturunu telkin eder.

Okuyucu, sonunu merak ettiği bir serüvenin içindedir. Hatta bilinciyle, hissiyle içindedir. Çünkü anlatılan kendi serüveni, kendi yolculuğudur. Bütün öngörülerin birer önyargıya dönüştüğünü görmek, Cevdet Karal’ın ilk şiirlerinden itibaren vardığı bir cevaptır. Asıl önemli olan doğru soruyu sormak ve cevabını yoldayken, idrak yolundayken bulabilmektir: Sanki yaşamışım durup dururken içimden geçmemişBen böyle bir rüya görmedimAma rüyaGörmüş gibi hatırladığıma bakılırsa /Ben gizlenmişimKocasının üzgün kürek kemikleri arasına (Karmen)

Cevdet Karal’a ait bu yazının sonuna gelindiğinde onun bir tavra ait şiirinin olduğu ve bu tavırla kendine özellikle dil ve dilin sembolik alanları üzerinden geniş bir alan bulduğunu özellikle belirtmek gerekiyor. Anlatma ile vurgulama arasındaki sınırda şiirselliğin peşini bırakmayan Karal’ın lirik bir edayla şiir okuyucusuyla dolaysız bir ilişki kurmak istediği açıktır. Ancak şurası muhakkak ki kolaycılığa da kaçmıyor. Şiirin anlaşılması için okurun da atmak zorunda olduğu adımlara ihtiyaç olduğunu hissettiriyor. Bu da şiir için önemli bir duruştur.

[1] http://www.haber7.com/kultur/haber/169069-cevdet-karal-siir-dunyasini-anlatti

  • Bu yazı ilk olarak www.edebiyatburada.com adlı sitede yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir