Sosyal Medyadan Bozkıra: Emrah Ece’nin Bozkır Hikâyeleri

Bozkır Hikâyeleri… Hayatınızda önemli bir boşluğu dolduracak olan bu kitabın yazılış serüvenine değinmeden olmaz. Türk mitolojisi ve halk hikâyelerine dair bilgisini paylaşmak için yola çıkmıştı Emrah Ece. Derdi Türk kültürünün sözlü ürünlerini meraklısına ulaştırmaktı. Okuduğu kaynakları harmanlayıp, yeniden yorumlayarak özgün hikâyeler üretiyor, bunu da sosyal medya üzerinden anlatıyordu.

Sonra beklenmedik bir şey oldu. Bu hikâyeleri okuyan bir başkasına anlatıyor, haber veriyor, kulaktan kulağa yayılarak fısıltı gazetesi tüm gücüyle, sosyal medyada kendi efsanesini yaratıyordu. Bu efsane o kadar çok ilgi görmeye, sevilmeye başladı ki sosyal medyanın bu hikâye anlatıcısı, akademik camianın da dikkatini çekmeye başlamıştı. Böylece literatüre “sosyal medyada hikâye anlatıcısı” olarak yeni bir kavramın girmesine öncülük ederek, akademik çalıştaylara konu olup, bildirilerde yer almaya başladı.

Özgün hikâyeleri, yayımladığı mecralarda o kadar çok sevildi ki hiç yayımlamadığı hikâyelerini kitaplaştırması kaçınılmaz oldu. Çok uzun zaman önce yaşamış atalarının ürünlerine dokunmayı, okur çok sevmişti ama bu alanda kolayca okuyabilecekleri kitaplar son derece sınırlıydı. Müdavimi olan okurlarından, bu alandaki boşluğa yeni bir soluk getirmesi isteğiyle geldi kitap talebi. Böylece yazarın arzusunun çok daha üzerinde, okur arzu etti bu kitabı.

Emrah Ece’de bu haklı talebe kayıtsız kalamadı ve hakkını vererek bu eseri Türk Milleti’nin kültür hafızasına hediye etti. Hattâ bunu zaman zaman şu şekilde ifade ettiği de olmuştur: “Bir sürü yeğeni olan bir amcayım artık, bir sürü kardeşi olan bir ağabey… Onların okuduklarını gördükçe emeğimin karşılığını peşin peşin alıyorum. Dilaver Cebeci’nin mısraları geliyor aklıma.

      Benim kalemimden kan değil süt damlıyor

      Geceler boyu böyle geleceği emziriyorum.”

Ötüken Neşriyat’tan çıkan Bozkır Hikâyeleri, mukaddime kısmının ardından kısa ve orta uzunlukta 56 hikâye ile okura sunuldu. Kitap kapağının tasarımı da yine Emrah Ece’nin kendi ürünü. Kitabın arka kapağında yer alan tanıtım yazısını ise korku hikâyelerinin nam-ı diğer Gulyabanisi, Mehmet Berk Yaltırık şöyle yazmış;

 “Hikâyeler tılsımını kolay kolay yitirmezler Zaman ve zemin dönüştükçe var olurlar, farklı ağızlarda ve formlarda yaşarlar. Yazılı edebiyatın ilham kaynağı olan halk anlatılarıyla birlikte varlıklarını sürdürürler. Söylence, mit, efsane, rivayet, masal… Türlü biçimlerde tekrar tekrar vücut bulurlar.  Günümüzün eğlenceleri ve meşgaleleri dahi kolay kolay alt edemez anlatıları.  Bir elektrik kesintisinde kıpırdanırlar yahut hikâye anlatılması gerekmişse âniden dökülüverirler belleğin heybesinden.”

Kitaptaki hikâyelerin ortak özelliği, Türk Dünyası’nın bir mozaiğini oluşturması. Türk coğrafyasının en uzak yerindeki bir anlatının, evimizde sokağımızdaki anlatı kültüründen farklı olmadığını göstermesi. Çocuklarımıza, gençlerimize bizim yakın ya da uzak coğrafyalardaki motiflerimizi tanıtması. Özellikle gençlere bize dair mitolojik ve fantastik figürleri anlatması, kökleri ile bağ kurdurması.

Gövdesi kuruyan ağacın kökleri, uygun toprak ve suyu bulduğunda yeniden boy verir. Yeniden heybetli bir ağaç olmak için, yıllara, rüzgâra, güneşe direnerek büyür. Emrah Ece de gövdesi kuruyan ağaç misâli, unutulmaya yüz tutan söylence, hikâye vb. türlerin yeniden boy vermek için sığındığı toprak gibi. Unutulmaya yüz tutan hikâye anlatıcılığına modern bir yorum getirerek çoban ateşini yaktı. Bize düşen Emrah Ece gibi isimlerin yeşerttiği fidanı heybetli bir ağaca dönüştürmek. Bu hikâyeleri ne kadar çok okursak tutunduğu toprağı, ne kadar çok anlatırsak yeşermesini sağlayan suyu olacağız.

Anakronik zamanları yarınlara aktarmak geçmişimize olan bir sorumluluğumuz. O yüzden hikâyelere toprak ve su olmak için kitabı okuyup, hikâyeleri anlatmak da okur olarak bizim vazifemiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir